1 Eylül 2013 Pazar

Genel Kültür

Üniversiteyi bitireli 5 ay olmuştu.  İş başvurlarında bulunmuştum ama sonuç alamamıştım. Eve dönmeye karar verdim. İlk başta yıllardır ayrı olduğum ailemle birlikte tekrar yaşama fırsatı bulacağım için çok sevinmiştim.  Hepsi zaten birkaç ay sonra da olsa iş bulacağımı varsaydıkları için buna üzülmeyip eve geldiğime sevinmişlerdi. Haklı gerekçeleri de vardı.  Üniversite tercihlerimi yaparken geleceğin mesleklerinden olarak bilinen “biyomedikal mühendisliği” ni yazmıştım, yetmemişti genetik mühendisliğinden çift anadal yapmıştım. Herkes benim iş bulmada duble şansımın olduğunu düşünüyordu; oysa ben duble işsizdim.  O zamanlar buna bir tek ben üzülüyordum, diğer herkes 3 bin TL maaşlı işleri beğenmediğim için eve geldiğimi düşünüyordu.
İlk bir hafta misafir gibiydim, annem masayı toplarken yardım etmemi bile istemiyor “Sen otur kızım ben yaparım.” diyordu. “Olur mu anne, ben de götüreyim bir şey…”
Bir ayın sonunda ailem, üniversite zamanlarımdaki ayrılığı yok saymışlar; sanki yıllardır onlarla orada yaşıyormuşum gibi bana alışmışlardı. Artık ev işleri yapıyor, kardeşimi hastaneye götürüyor, konu komşunun ilaç reçetelerine bakıyordum.  Tek reddettiğim şey iğne yapmaktı. Tıpla ilgili bir şey okuduğum için annem “Gülnihal Teyzen geldi bak, iğnesi varmış. Hadi gitmesin kadıncağız ta sağlık ocağına kadar…” diyordu. Birkaç defa sertçe reddedince artık bu gibi tekliflerden vazgeçmişlerdi.
Ben ise evdeki hayatıma alışmanın yanında hala işsiz olduğum için kaygılanıyordum. Arada bir annemin ve babamın “Kızım döndüler mi bir yerden?” sorularına “Daha dönmediler ama birkaç yerden çok ümitliyim, onları bekliyorum.” diye cevaplar veriyor ama süre uzadıkça da dönmeyeceklerini anlıyordum.
Gelmemin üzerinden 5 ay geçmişti. Artık bizimkilerin beni iş bulamadığımı düşünmeye başladıklarını görüyordum; çünkü her konuşmanın sonu benim ne zaman iş bulacağıma varıyordu. Bir gün zaten stresli olan ben babama sert bir çıkış yaptım: “Ya sorup durmayın şunu artık, ben biliyor muyum ne zaman döneceklerini? Sizin gibi bekliyorum ben de. İşsiz kalacak değilim ya, iki bölüm bitirdim. Üstüme geleceğinize biraz sabretmeyi bilin!”
Baban bunun üzerine “İki bölüm bitirdim diyorsun diyorsun, hiçbir yerden dönen yok. Ben sana endüstri yaz dedim. Bak Selim Amca’nın kızı Vestel’de işe başlamış.  6 aydır burdasın, ses çıkarmadık.” dedi. Bunlar sadece dedikleriydi, bir de demedikleri vardı. Gitme vaktimin geldiğini anlamıştım.
O günden sonra iyi kötü demeden her türlü işe başvurmaya başladım. Koşullarına bakmıyordum bile. Tek derdim evden gitmekti. Geçici olarak çalışıp, sonra işimi değiştiririm diyordum. Yeter ki evde oturmayayım.
Başvurduğum pozisyonlar arasında “ilaç tanıtım elemanlığı” gibi yerler de vardı. Bunların birkaçından cevap geldi. Ankara’ya dönüş zamanı gelmişti. Aileme gideceğimi söyledim. Şartları arasında “lise mezunu olma”nın bulunduğu yani bırakın çift anadalı, üniversiteye gitmemi bile gerektirmeyecek bir iş bulmam tabii ki onları mutlu etmemişti. Geçici olarak bu işi yapacağımı söyleyip onları da ikna ettim.  Kimseye işimden bahsetmiyorlardı, “Ankara’ya iş görüşmelerine gidecek.” diyorlardı.
Ankara’da nerde kalacaktım? Asgari ücretim ev kirama ve geçimime yetmeyecekti. Aklıma Aslı geldi. Seneye mezun olacaktı ve 2 arkadaşıyla birlikte bir evde kalıyordu. En azından kirası uygun olan bir ev ya da yanında kalabileceğim bir arkadaş bulana kadar onda kalabileceğimi düşündüm. Aradım, bir hafta falan kalıp kalamayacağımı sordum. O da ev arkadaşlarına sordu, sorun değil demişler. Hemen ertesi gün, yani Cuma günü yola çıktım.
Ankara’yı özlemiştim, Bahçeli’yi, Tunalı’yı Kızılay’ı…. Hafta sonu Aslı ve onların arkadaşlarıyla, benim Ankara’da bulunan arkadaşlarımla, onunla bununla gezdik. Sonra pazartesi geldi, işe başladım. Bir taraftan işe alışmaya çalışıyor bir taraftan da kendime göre bir iş bakıyordum. Ama her defasında olumsuz cevap almak ve her firmanın iş tecrübesi istemesi beni çıldırtıyordu.
Aslı ve arkadaşları önce “komik kızmış yaa…” olan düşünceleri “ne zaman gidecekmiş yaa…”ya dönüşmüştü. Bunu hissedebiliyordum. Başta salonda gülmekten kırılıp geçtikleri esprileri artık soğuk bir gülümsemeyle karşılıyorlar, hemen odalarına çekiliyorlardı. Ben de salondaki tek kanepe üzerinde olan berbat yaşantıma devam ediyordum.
Aslı da arkadaşlarına mahcup oluyordu, iki aydır salonlarında kalan kişiden o da rahatsızdı ama her konuştuğumuzda asgari ücretle yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve hala bir iş bulamadığımı ona anlattığım için bir şey diyemiyordu. Onlara da kızacak durumum yoktu, annem babam bile 6 ay sonra mırın kırın etmişlerdi.
Çıkmazda olduğumu görüyordum. Ailem de yine sürekli arayıp kendime göre iş bulup bulamadığımı soruyordu. Üzülüyordum ama bu defa iş bulacağım ümidi yoktu.
Bir gün her şeyi açıkladım: “Baba biyomedikal de genetik de geçeğin mesleği değilmiş, benki daha uzak bir geleceğin. 2013’ün değil, 2113’ün. Ben iş falan bulamıyorum, eğer 5 yıllık tecrübem olsa belki bir şansım olurdu ama mezun olur olmaz nasıl tecrübem olabilir ki… Artık burda da kalmıyorum, Aslı da arkadaşları da rahatsız. Ne yapıcam ben?!”
Babam, canım babam üzüldü. Bana liseyi bitirdiğimde daha hiç üniversiteye başlamadan yaptığı teklifi yineledi “Kızım gel bizim marketin başına geç, bak bizi bunca sene geçindirdi. Ben zaten senenin sonunda emekli oluyorum. İşletirsin, ilerde evlenince bakarsın şartlar değişir bırakırsın. Belki başka bir şey yaparsın.” Babam oldukça realistti. Eve döndüm. 2 senedir marketi süpermarket yapmaya çalışıyorum.
Dün Aslı aradı, eve ilk döndüğümde market işletme fikrimin şaka olduğunu düşünmüştü. Biraz konuştuk, ne yaptığımı sordu. “Süpermarket işletiyorum işte, aynı.”  dedim. Şaşırdı, güldü. “E niye okudun o kadar zor iki bölümü üniversitede?” dedi.  “Hiç, genel kültür.” dedim. “Hem burada konu komşuya iğne falan yapıyorum, bazen tansiyon ölçüyorum; faydam dokunuyor."

“Genel kültür…” dedi. Güldü. Ben de güldüm.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Çikolatadan Aldığım İntikam

Bir temmuz sıcağında (bugün) odamda oturuyorum. Saçımın içi terlemeye başlamış, pencereyi açıyorum. Tıpkı evde olduğu gibi pencereden sıcak hava geliyor. Ankara'nın da çivisi çıkmış diye geçiriyorum içimden. Sonra odamda klima olduğunu fark ediyorum. Evimizde olmadığından bu "zengin" alışkanlığı oturmamış. Evde pencere açarız, sıcak gelir pencereden. Sonra vantilatör açarız, o da aynı havayı döndürür; içerisi daha bir sıcak olur. Yapacak başka bir şey yoktur, uyumak için serin olsun diye gece 2'ye kadar bekleriz; sonra uyuruz.
Ama ben şimdi uyumayacağım, saat daha 7. İçerisi güneşin de vurmasıyla iyice sıcak oldu. Açmadım klimayı. Ona içten içe kızıyordum. Bazı eşyalara karşı bu şekilde gerilimli duygular içine girebiliyorum. İşim vardı hem, şimdi kim kalkıp da klima açacak? Bahsettiğim iş, Google'a "Racism in US 2013" gibi şeyler yazıp güncel hiçbir rapor bulamama türünden bir işti. Sinirlendim.
Deniz Temalı Çikolatalar
Açken mütemadiyen dolaba doğru gidildiğinden, bilgisayarı bıraktığımda ilk dolaba gittim. Dolabı açtım, yemek yok. -Olsa da yiyemezdim, saat 7.- Dolabın üstünde duran "deniz ürünleri" temalı çikolatalara gözüm takıldı. Türk işi olmadığı belliydi, Esma ve Fatma Belçika'dan getirmişlerdi. Açtım kutuyu, saydım 4 tane kalmış. Elimle deniz atına bastırdım. İyice yumuşamış, neredeyse erimişti. Gittim elimi yıkadım.
Sonra içimde eriyen çikolatalara karşı -hepsi- da bir nefretin olduğunu fark ettim, ama bu gereksiz değil; gayet yerinde ve haklı sebepleri olan bir nefretti. Sebebi de şu:

Ben hazırlıktayken Ali Fuat Hoca'nın, yani dekanımızın, ara sıra yanına giderdim. Bunun bazen bir gerekçesi olur, bazen ise olmazdı; öylesine giderdim. Hocamız da onca işin gücün arasında bile bizimle biraz sohbet ederdi, ben de mutlu olurdum. Yine bir gün yanına gittim, sekreteri "Almanya'da, çarşamba gelir." dedi. Neredeyse bir hafta bekledim, sonunda çarşamba günü gelmişti. Dersten çıkar çıkmaz yanına gittim. Odasında her zaman olduğu gibi birileri vardı, ama az sonra da ben olacaktım. Her zamanki gibi kafamda ne diyeceğimi, nasıl diyeceğimi hazırladım. İçeriye girdim, bunların hepsini unuttum.
Hoca, sağ olsun, çok iyi biriydi; koskoca dekan bizim gibi basit öğrencilerle bile üstelik sorunumuz için değil öylesine gittiğimiz halde konuşurdu. İlgilenirdi. Okulda neyi kime soracağımızı tam bilmediğimiz o günlerde bize cep numarasını vermesini istismar edip, gerekli gereksiz her şeyi sorardık. Hatta utanarak söylüyorum, ben okulun verdiği dizüstü bilgisayarı açacaktım, şifre sordu. Ben ise şifreyi bilmiyorum. Naptım? Tabii ki hemen Ali Fuat Hoca'yı arayıp: "Hocam şifre kaç?" dedim.  Hocamız gerçekten büyük adammış; ne kızdı, ne azarladı, ne telefonu yüzüme kapattı. "12345"i dene diye cevap verdi, güldü. Denedim, oldu. Sağ olun hocam dedim. Yani işte böyle öğrencilerle bile uğraşıyordu canım hocam.
O gün de güler yüzü ve iyiliği üstündeydi. Benimle biraz konuştu, büyük projelerden bahsetti. Ben her cümlesinde hayranlığımı biraz daha arttırarak dinledim onu. Sonra Almanya'da ne yaptığından da bahsetti ve Alman çikolatası ikram etti.İşte o an gerilim dolu dakikalar başladı. Ben böyle büyük adamların yanında bir şey yiyip içemezdim,çünkü illa ki başıma bir şey gelirdi.Daha önce Milletvekili İle Buluşmamız başlıklı yazıda Fatma'yla birlikte olayı nasıl kotardığımızı anlatmıştım. Yani ne kadar ısrar edilirse edilsin o şey yenmeyecek!
Hoca ikram etti, teşekkür ederim hocam, almayayım dedim. Neden almıyorsun, lütfen al diye tekrar söyledi. Hemen gerekçe bulmalıydım. "Diyet, diyet yapıyorum hocam. Çikolata yiyemem." diye anında yalan uydurdum.Hoca güldü. Bu gençler, dedi. Gençleri çok severdi hocamız. Ben durur muyum ben de güldüm. Ama vazgeçmedi, bir tane al yine de, bir taneden bir şey olmaz, telafi edersin dedi. Çikolataya baktım. Yiyecek-içecek konusunda yersiz bir gerginliğimin olduğunu düşündüm. Çikolata yerken başıma bir şey gelmezdi, mesela dondurma olsa akardı, çay olsa dökülürdü ama çikolata güzel, çikolata zararsız.
Ehehee tamam hocam, teşekkür ederim diyerek aldım çikolatayı.

Çikolata yuvarlak ve bitter çikolataydı. Ama tamamını tek seferde ağzıma atamayacağım büyüklükteydi. Isıracaktım. Tam ağzıma götürmeye yelteneceğim, hoca büyük elçiden bahsediyor. Tam bu defa bir ısırık alırım diyeceğim, hoca bütün dünyada uygulanacak Toefl benzeri Türkçe yeterlilik sınavından bahsediyor, Dış İşleri Bakanlığı'nın da projeyle ilgileneceğini düşündüğünü söylüyor. Ben ise bu büyük şeyler karşısında basit bir çikolatayı mı ısıracağım? Ayrıca odada dikkatin başkası üzerine toplanması ümidim de yok, çünkü tek ben varım ve bana anlatıyor bu önemli şeyleri. Ben de elimde çikolatayla dinliyorum.
Isıramayacağımı ya da yiyemeyeceğimi düşünününce başta bunu sorun etmedim, az sonra odadan çıkınca yerim dedi. Ama çikolata bu, elimde durduğu gibi durmuyor. Odadaki sıcaklığın etkisiyle zaten biraz yumuşamış olan çikolata, elimde yavaştan erimeye başlıyor. İşte o an bende tehlike çanları çalıyor. O an yedim yedim, yoksa eriyecek elimde! Ama konumuz büyük elçi, büyük projeler, büyük işler.
Yiyemiyorum, bir taraftan da içten içe sinirleniyorum. Hani çok sevdiğim, değecek bir şey olsa tamam. Ama ben bitter çikolatayı sevmem bile! diye söyleniyorum. Bir an önce çıksam dışarı diye aklımdan geçiriyorum. Olmuyor, hoca bizi geçiştirmez hiçbir zaman. Dinler, anlatır. Muhabbet uzuyor, çikolata eriyor. İçimden "İnşallah elimdeki çikolata dikkatini çekmez." diye geçiriyorum. Çikolata iyice  eriyor.

5-10 dk sonra çıkıyorum odadan. Hoca elimde artık iyice sıvı haline gelmiş, hatta dondurma gibi akmaya başlamış olan çikolatayı fark etmiştir kesin diye düşünüyorum. Üzerine espri yapıp "Bak kendimle de dalga geçiyorum." havalarına girerek rezilliğimi kapatmaya mı çalışsam, yoksa hiçbir şey olmamış, sanki o çikolata hiç yokmuş gibi mi davransam diyorum. İkinciyi seçiyorum, çünkü durumun espriyle kurtarılır yanı bile yok. Bir an anlayışlı hocamız, canım hocamız "Neden yemedin çikolatayı, bak eridi; yenisini vereyim." diyecek diye ödüm kopuyor. Demiyor, beni daha fazla zor durumda bırakmıyor.
Dışarı çıkıyorum. Sekreter tuhaf tuhaf bakıyor. Artık daha fazla rezil olacak değilim, parmaklarımı yalaya yalaya lavaboya doğru yol alıyorum. "Yavşak çikolata" şeklindeki sert küfürümü savuruyorum ona, ellerim mırç mırç çikolata.

Şimdi ise odamda, ellerimi yıkadıktan sonra "Bakalım ne kadar yumuşamış?" diye tekrar gidiyorum deniz atının yanına. Epey bi yumuşamış, sonra deniz kabuğuna dokunuyorum, sonra deniz yıldızına. Hepsi mırç mırç. Kızıyorum, "Yavşak çikolatalar" diyorum. "Ben size ne yapacağımı biliyorum." diyorum. Hazır elim kirlenmişken onları iyice ezip Nutella yapıyorum. Ekmeğe sürüp yemeyi bekliyorum. O Alman çikolatasından intikamımı alıyorum.


28 Haziran 2013 Cuma

Bir Sosisin Düşündürdükleri

Düşünme Motivasyonu Olarak Sosisli Patates
Bugün patatesleri ve sosisleri küçük küçük doğrayıp kızartmak suretiyle basit bir yemek yaptım. Ben olsaydım böyle yapardım çünkü, yanına da mayonezli yoğurt koyup yerdim, nitekim öyle yaptım. Yaparken de hep, Esma olsaydı bunu yufkanın içine kor, fırına verir börek yapardı; Esma olsa bunu makarnanın üstüne koyup, üzerine kaşar rendeleyip fırına verirdi (Bu iyi fikir aslında); Esma olsa bunu patatesin içine koyup kumpir benzeri bir şey yapardı. Yani kesinlikle bu şekilde yedirmezdi, dedim. Mutfaktakiler bana tuhaf tuhaf baktı.

Kendimi durduramadım, devam ettim: "Ben beklediğim için biraz sinir olurdum, sonunda odama gider sözlüğe falan girerdim. Fatma ise Esma'nın yanında uyuz uyuz, sıkılmadan bunalmadan beklerdi. Onun bu tahammülüne daha bir sinir olurdum, uyuz diye söylenirdim. Esma'nın çok aşamadan geçirdiği yemeği düşünürdüm. Vakit kazanmaya çalışırdım ama kazandığım vakitleri hoyratça harcardım. Bir de sinirlenirdim falan ama her şey hazır olunca o harika yemekten en çok ben yerdim. Anlamıyor musunuz? Evet, hiç düşünmeden fütursuzca yerdim ama eline sağlık da derdim yani. Karnım biraz doymaya başlayınca onlara Foucault'dan, Ritzer'den, Habermas'tan bahsederdim. Yetmezdi Weber'den dem vururdum. Dinlemezlerdi. Tam demir kafesten McDonaldlaşmaya geçeceğim sırada, konunun o en ateşli yerinde Fatma alakasız bir cümle söyledi. Sıkıntıdan patlamış olan Esma ise hemen ona cevap verirdi ve artık Ritzer değil, Fatma'nın yeni aldığı basit bir toka konuşma konumuz olurdu. Ben Fatma'dan nefret ederdim, Esma'dan da. Fatma'ya keşke senin yerinde at olsaydı, fil olsaydı diye sitem ederdim. Esma'yı koridorda bile görsem ittirirdim. Ne var biraz kültürlenseniz derdim. Esma dinlemezdi bile, iphone'undan Facebook'a yüklenmiş bebek fotoğraflarına bakardı. Resimli yemek tarifleri sitelerinde gezinirdi bir süre. Fatma ise televizyonda daha önce hiç izlemediği bir dizinin sanki yıllardır takipçisi gibi o diziye dalmış olurdu. Sonra sofradan kalkardık. Fatma ağzında çay tadı olduğunu söylerdi, hiç bir şey olmamış gibi birlikte çay içerdik. Çayın neden bir türlü tadının olmadığı üzerine derin bir felsefi sogulamaya girerdik. En sonunda ise suyun kötü olmasına ve ateşli ocak yerine elektrikli ocak kullanmamıza bağlardık. Ocak demişken ocağın altını kapattık mı diye düşünürdük. Biz düşünürken Esma kalkar kapatırdı. Biz ise düşünmeye devam ederdik. Mutluyduk, anlıyor musunuz, mutluyduk." dedim.

Mutfaktakiler bu kez bana "Ah yazııııkk" dercesine baktılar. Ben de onlara "Neyim var acınacak yaa..." dercesine baktım. Sonra onlar bana "Garibim durumun vahametinin farkında bile değil" gibisinden bir bakış attılar. Ben de onlara "Ne diyorsunuz, anlamıyorum???" gibi bir bakış attım. Onlar da bana "Üfff senle mi uğraşıcaz beee" bakışı attılar. Ben de sonunda "Gözlerimizle mi konuşup durucaz yaa, ne diyorsanız adam gibi deyin, anlamıyorum." dedim. Onlar da bana "Pardon?" dediler. Sonra fark ettim, arkamdaki televizyona bakmaya çalışıyorlarmış, o son üfff hareketi "Niye mal gibi bize bakıp duruyorsun, çekilsene televizyonun önünden demekmiş. Sessizce terk ettim orayı. Son bir defa onlara "Bak gidiyorum ama..." dercesine baktım, onlar bana bakmadılar.

Yani demem o ki, Esma'yı ve Fatma'yı özlemişim.

21 Mart 2013 Perşembe

Sene 2009 (2)

Sene 2009... Hızlı zamanlarımız... (Tobb Etü konukevinin yapılacağını, Adıyaman Çiğköftecisi'nin numarasını ve  Çağdaş Market'in  yerinde olan Tivmaş'ın servis saatlerini bilmediğimiz günler.)

Esma ve ben 19 yaşımızın verdiği havailikle, henüz birinci sınıf olmamızın rahatlığı ve mezun olunca ne olacak endişesini zerre taşımadığımız o güzel günlerimizde çay demleyip mütevazi öğrenci evimizin balkonunda içerken kapı çalınıyor. Gelen bütün sarılığıyla Fatma. (Nedense Fatma sarışın değil de sarı hep gözümde, sarışının farklı bir havası olur çünkü.) Elinde Tivmaş poşetleri, çay keyfi ve gofret aldım diyerek bizi sevindiriyor. Yine marketin servisiyle gelmeyi başaramamış ama çok da ağır değil poşetler diye kendini teselli ediyor. -Bu talihsizliği daha sonraları okul servislerini de bir türlü kullanamaması olarak karşımıza çıkacak.-

-Neden balkonda içiyoruz yaa, biraz rüzgarlı, salona geçelim.
-Salon basık, ben darlanırım.
-Bence de balkonda içelim ferah ferah.
 (Elbette ilk cümle bana ikinci ve üçüncü cümleler Esma ve Fatma'ya ait. Onlar "darlanırlar." :)

Birinci sınıf olmanın ve yeni edebiyat derslerinin hevesiyle Nurdan Gürbilek'ten Berna Moran'dan Murat Belge'den bahsedip sonra da "Çok enteliz biz yaa..." havalarına girip edebiyatçı olmanın tadını çıkarıyorduk. Makale isimleri üzerine yaptığımız espriler muhtemelen diğer insanları tiksindiriyordu. Yine de biz Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sında geçen "Az kalsın o anda resmim çiziliyordu!" cümlesini konu hakkında bir yazısının başlığı olarak seçen Nurdan Gürbilek'ten etkilenip sonraki bir-iki ay boyunca her şaşırılacak olaya "Az kalsın o anda resmim çiziliyordu!" diye tepki vermekten çekinmiyorduk.
Bu muhabbetin sonuna gelip, çayları -ve tabii ki gofretleri de- bitirdikten sonra Esma kendi evine gitti. Biz de şimdilerde  yaşamamızın hiç mümkün olmadığı boş boş saatlerce konuşup kahkaha atma şeklindeki rutinimizi saat 00.30'a kadar sürdürdük:

-Geç oldu yaa, ders sekiz buçukta. Hadi yatalım.
-Yuh! Saat 12 buçuk mu?
-Ya ben de anlamadım Esma gittiğinde sekiz falandı, nasıl  geçti hemen?
-Geçen hafta da geç kalmıştık, erken kalkalım.
-Tamam 7.30 iyi mi?
-8.10'da çıkalım ama en geç.
-İyi geceler.
-Sana da.

Fatma kafasını yastığa koyar koymaz uyuyan bir insan olmasına rağmen ben uyumakta zorluk çeken biriydim. Yine uykusuz geçecek bir gün, 12'de yatsam 1-1.30 gibi uyurdum ne güzel diye düşünerek odama gittim. Bir saat sonra falan uykuya dalmıştım. Biraz zaman sonra kapıdan gelen tıkırtılarla uyandım. Neden hemen uyanıyorum diye yine kendime söylenirken işin ciddiyetinin farkına varıp "Lan, bu ne tıkırtısı gecenin 5'inde?" diye işkillenmeye başladım. Sesleri dinledim, dış kapıdan geliyordu. Tahminime göre biri dış kapımızı açmıştı ancak yatmadan önce kapıyı mutlaka sürgülediğimiz için birkaç santim açılan o zincirinden dolayı açan kişi içeri giremiyordu. Gelen sesler de zincirin sesleriydi, açan her kimse zinciri çıkarmaya çalışıyordu.
Ben korkmaya başladım tabii. Diğer ev arkadaşımız ailesinin yanındaydı ve bu gün dönmeyecekti. Karar değiştirse bile haber verirdi, ya da zili çalardı ne bileyim.
Kafamda Canlandırdığım Durum
Kesin hırsızdı bu diye düşünmeye başladım. Hırsız gelse ne yapacağımı bilmiyordum. Hemen düşünmem lazımdı.
Hırsız girse hiçbir şey yapamazdık, en fazla çığlık atardık. Onda da apartmandaki komşularımız uyanıp gelene kadar iş işten geçerdi. -Gelseler ne yapacaklar ayrıca, adam belki de silahlı.- Polisi falan aramak çok saçma, adam kapıyı açmıştı zaten; zinciri çıkardı mı içerdeydi. Belki de birkaç dakika sonra!
Mantıklı düşün Öznur dedim, adam neden geliyor, çalmak için. Zaten çok yanlış bir seçim yapmış, öğrenci evine girmiş. O da anlar zaten. Bilgisayarımı ve içinde cüzdanımın bulunduğu çantamı odamın dışına hemen odamın kapısının yanına bıraktım. Alsın gitsin de sessizce, bana bulaşmasın diye düşünüyorum. Bu arada hala zincir sesleri geliyor. O tarafa doğru gitmeye cesaret edemedim, hiç ses yapmadan odama döndüm.

....

-Nasıl ben duymadım Öznur yaaa?
-Nasıl bir uykun varsa artık, evimiz soyulsa ruhun duymayacak.
-Hayır ben şunu merak ediyorum, bilgisayarı ve çantayı odandan çıkarıp hırsız alsın diye koridora bıraktıktan sonra o korkuyla naptın sonra?
-Yattım, uyudum.
-Yuh! Uyudun mu bir de hiçbir şey olmamış gibi, hırsız sonuçta, kapıda hırsız var; nasıl uyursun?
-Napayım çok uykum vardı, zaten geç dalıyorum uykuya, sabah da erken kalkacaktık.
-Sana inanmıyorum yaa, kapıda hırsız var, sen uyuyabiliyorsun. Ne yapacaktın içeri girip eşyalarını alıp odana falan da girseydi?
-Uyumasam da uyuyor taklidi yapardım zaten, değişen bir şey olmayacaktı. Gerçekten uyudum ben de.

....

Gerçekte Olan Durum
-Ayşen sen de haber ver geleceğini yaa... Değişen bir şey olmadı, ben yine uykumu aldım ama biraz da korktum yani.
-Hala uyku diyor yaa, Ayşen boşver onu sen de, niye zili çalmadın?
- Rahatsız etmek istemedim, uyuyorsunuzdur diye; saat 5'e geliyordu.
-Niye haber vermedin? Sürgüyü çekmezdik yatmadan önce.
-Ben 7 gibi gelirim diye düşünüyordum, hızlı geldi otobüs. Öyle olunca işte... Bir de benim elim o zincirin açıldığı kadar olan yerden sığar çekerim sürgüyü dedim, zile basmadım.
-Ne kadar sürede açtın? Ben dinliyordum aslında açabilecek mi diye, uyumuşum işte sonra.
-15 dakikada falan açıldı.


Bir "anımız veya hatıramız" da böyle geçmişti.



18 Mart 2013 Pazartesi

Akçakoca'ya G.İ.T'tik


Tarih 17.03.2013. Pazar. Son yirmi yılın en soğuk günü. Biz bir avuç edebiyatçı (bölümün yüzde 70'i) mühendislerle, (başka bölümler de varmış sonradan öğrendim) Gezi İnceleme Topluluğu'yla (G.İ.T) Akçakoca'ya gidiyoruz.
Amaç: Recep’in ve Tarık’ın doğup büyüdüğü yerleri görmek,  bu doğrultuda onları daha iyi anlayabilmek.

Okuldan Nevruz diye izin alındı.
Planlanan hareket saati: 06.15
07.02 de 3.30 saatlik yolcuğumuz başladı. 
Dua seslerinden önce alkışlar yükseldi. Oyun havaları otobüsü rampalardan daha bir yükseklere zıplattı. Cızırtılı şarkılar kafamızın üstündeki ızgaralardan çıktı, içimize işledi. Muavin arkadaş sıcak soğuk içeceklerle birlikte herkese streç film diye adlandırdığımız bir naylona sarılı somun verdi. Napcaz bunu diye bakınırken ‘ye’ dedi. Çok büyüktü.  Biz korktuk,  iade ettik. O fazladan iki sandviç inşallah ihtiyacı olan birinin midesindedir.

Yol kenarlarında çok kar vardı. Her taraf yeşil beyazdı. Manzara büyüleyiciydi. Bu büyülü manzaranın tadını belki sadece Esma çıkarabildi "baksana ne güzel, yollar yoğurtlu ıspanak gibi" dedi. Hayatı sorguladım.

Çok eğlendik, çok güldük. Çoğu kez bir insan neye bu kadar gülebilir ki dedik güldük. Konuyu anlamaya çalıştık güldük ama hep Onlar bizden daha çok güldüler. "Fehmi" dediler güldüler “lan olum yok lan” dediler güldüler. "Kaza olursa kim ölsün" dediler, güldüler. Çoğu kez de bir şey demeden güldüler.

Yol boyunca sitem dolu laflar işittik. “Hadi ya oturmaya mı geldiniz?” diyenler oldu. Her üniversiteli gencin hayatında hiç olmazsa bir kere yapması gereken Harlem shake dansına adam topladılar.  Şemsiyelerle kaşkollarla ritimli bir şekilde bazen birbirlerine bazen de tavana vurarak dans ettiler.  Şoför abi bu dansı sevmedi. Yabancı ismine ise hiç dili dönmedi. Otobüse zarar veren dans olarak bildi bu dansı.

En çok mikrofona ilgi gösterdik. Sesin yankı yapmasını herkes çok sevdi. Ben de sevdim. Fıstıkçı Şahap ünsüzlerini sert sert mikrofona yakın söyleyerek müzikler yaptı bir arkadaş.

*Meraklısı için not: Sapıtıp tıp tıtıp tıtıp tıp sözlerini avcunuzun içine söyleyerek bu müziği siz de evlerinizde yapabilirsiniz.

Açık büfe kahvaltı hepimize iyi geldi. Kimse yokken birden kahvaltı sırası oldu. Sıranın arkasındakileri "bitecek" düşüncesi doyurdu. Herkesin tabakları doldu. Kahvaltı bitti. Tabaklar yine doluydu.

Deniz varmış Akçakoca'da. Bazen kamera yokmuş gibi ufuklara bakarak, bazen de anlamsız bir şekilde denizin önünde birbirimize sarılarak pozlar verdik.

Deniz esti. İçimiz üşüdü. Mağaraya gittik. Sular vardı.  Karanlıktı. Şekilli şekilli taşlardı. Biz de facelik fotolar çekindik.  Herkesin bir sürü profil fotoğrafı oldu. Özellikle de bir arkadaşın. Tepeye çıktı, fotoğraf çekindi. Deniz ucunda titanik kolu yaptı,  fotoğraf çekindi. Kuyulara girdi, fotoğraf çekindi. Çıkmadığı taş,  girmediği deniz kalmadı. Herkesin yüreğini ağzına getirdi.

Yüreğimizi ağzımızda unuttuk geziye devam ettik. Hep gezdik, hep yedik. Samet otobüsteki kişileri saydı. Kuruyemiş bile yedik. Kuruyemiş lüks karışımdı. Kimse fındık fıstık seçmekle uğraşmadı. Samet bizi saydı. Otobüsten indik, bir yerlere gittik.  Otobüse bindik. Samet yine saydı. Samet hep saydı. Her saydığında bir fazla çıktık. Allah’ın bereketidir dediler,  güldük geçtik.

Akşam oldu, gezi bitti. Herkes yoruldu artık dingin müzik zamanıydı. Şoför koridorun ışığını kapattı. Bir an karanlık ve sakinlik kapladı her yeri. Uzun sürmedi, duramadılar, hareketlenmeler başladı. Önce ortalık ışıklandı sonra isteğe göre bireysel müzikler yapıldı. Arka taraf tercihini oyun havalarından yana kullanırken orta taraf daha efendi müzikler söyledi. Biz ön taraf  şoförü dinledik. "Bugün günlerden pazar ve ben seni çok özledim Ankara" iğrençliğiyle gezimizi sonlandırdık.





"

5 Mart 2013 Salı

Mendil



Ankara en çok bu sabah 3'te salkım söğüt
İçindeki karanlık birdi aynası kararanlarınkiyle
Mendille karşıladı kalbine dokunanları
Bu yalnızlığın işaretleri kafi değil, biraz daha Allahım
Bugün de güzel yaşayalım bugün de sessiz, dağınık, kalabalık
Saçak saçak essin Ankaranın karanlığı otobüs duraklarında
Çeksin kem nazarını üstünden güneşin, ayın, estetiğin
Kuşların çığlığıyla uyansın konu sakinleri
Bilmesin eksikliğini kara beneklerin, mühürlerin, örtünün hiç
Yad ederken en çok bekleneni
Ve bir daha söylesin ateşten kelimelerini olduğu gibi
Feda olsun diyemediklerini, diliyle ezerken başını
Görmezken, hissetmezken var olmak su-i zandan 
İçindeki karayla eritsin Ankara
En çok beklediğinin hiç gitmediğini

29 Ocak 2013 Salı

Öğrenince Aydınlanılan 10 Hayati Bilgi

Hepimizin hayatında "Vayyy bu böyle miymiş, nasıl yaaa?!!!" dediğimiz hayati bilgiler vardır. Her ne kadar hayati desem de bunların birçoğu gereksiz bilgilerdir. Sözlüklerden, forumlardan sizler için derledim, insanların  en çok "öğrenince aydınlandığı" şeyler nelermiş, bakalım:

1. Ziraat Bankası'nın Ambleminin Gizemi: Hepimizin bildiği Ziraat Bankası öyle bir amblem tasarlamış ki, derinliklerine indikçe farklı şeyler keşfedilebiliyor. Siz de bir zamanlar amblemin basit bir başaktan ibaret olduğunu düşündünüz değil mi? Yanıldınız! Orada Z ve B harfleri gizli. Ve hatta üstünde de T ve C harfleri var. İtiraf etmem gerekirse, en ücra ilçelerde bile bulunan, belki de en sık karşılaşılan bu bankanın amblemindeki Z ve B harflerini 21 yaşımda anladım, yani Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşta ben hala T, C, Z ve B harflerini keşfetmekeydim.
T C Z ve B Harfleri

2. Güneşten Büyük Yıldızların Olduğu: İlkokulda gökyüzü, güneş, ay, dünya gibi gök cisimleri çok ilginç gelmiştir. Ama güneşin hepimizde ayrı bir yeri vardır, öyle ki dünya onun etrafında döner, o merkezdedir falan. Ama bir gün öğretmenimiz gelir ve o acı gerçeği söyler: "Güneş de bir yıldızdır ve ondan daha büyük yıldızlar da vardır." Yapma insafsız hoca, koskoca güneşi basit bir yıldıza indirgediğin yetmiyormuş gibi bir de onda daha büyük yıldızların olduğunu söyleyebiliyorsun. Bari alıştıra alıştıra söyleseydin. Mesela, o günden sonra astronot olmaktan vazgeçen çocuklar oldu.

3. Köyün Anlamı: Bu kelimenin anlamı "kalkınmada öncelikli yerler" imiş. Anlamının olup olmadığını geçtim, aslında bir kelime bile olmaması ve sadece bir kısaltma olması çok ilginç. Bilginin doğruluğundan emin değilim, hoca bütün sınıfı keklemediyse doğrudur.

4. Bizi Leyleklerin Getirmediği Gerçeği: Bunu bir şekilde öğreniyoruz ve leyleklere duyduğumuz saygı  ya da minnet bir anda son buluyor.

5. Formula 1 Logosundaki Gerçek 1: Formula 1'in logosundaki kırmızı yerlerin 1 olduğunu düşünen benim gibi milyonlarca insan belki bu gerçekten habersiz ama asıl 1 F harfi ile o kırmızı işaretin arasındaki beyaz yerde. Daha açıklayıcı olması için F harfi ile çakma kırmızı 1 arasındaki beyaz rengin şekline bakın:
Gerçek 1


6. Avea'nın Adı: Sadece Turkcell'in olduğu zamanlarda yasayan, Telsim kullananların marjinal olduğu yılları gören nesil bilir ama yeni nesil Avea'nın A ve A demek olduğunu bilmiyor. Zamanında Aycell ve Aria vardı, hatta "Aria'dan extra extra kart, sana bana ona buna herkese şart." diye bir reklam müziği bile vardı.İşte bu  Aycell ve Aria'nın birleşmesinden oluşan bu operatör isim bulmakta hiç zorlanmadı ve markasına A ve A dedi.

7. Tweety'nin Erkek Olması: Bu sıkça bahsedilen bir gerçek ama hayır, inanmıyorum. Bence değil, yani olamaz! (Çocukluk sendromum)
Bu tip nası erkek olabilir, olsa da biraz sanki .. neyse.


8. NTV'nin Tam Adı: Bu yaşımda öğrendiğim o havalı NTV'nin kısaltılmamış adının Nergis TV olduğunu öğrendiğim an hayatım karardı. Gözümden düştü NTV, izleyemez oldum. Ayrıca NTV Spor'daki (hala orda mı bilmiyorum) Burcu Esmersoy'un aslında Kamile Burcu Esmersoy olması durumun vehametini iyice attırdı.

9. Ali Kırca ve Levent Kırca'nın Kardeş Olması: Sadece soy isim benzerliği olarak düşündüğümüz bu benzerlik aslında onların kardeş olmalarından kaynaklanıyormuş. Hayır, düşününce biraz benziyorlar da birbirine ama nedense kardeş olabilecekleri hiç aklıma gelmemişti.

10. Prusya ile Almanya'nın Aynı Ülke Olması:  Tarih kitaplarında Avrupa'da İspanya, Fransa, Hollanda gibi bilindik ülkeler etkinken şimdilerde oldukça sözü geçen Almanya'nın hiç bahsinin geçmemesini bir türlü açıklayamıyordum. Ezik bir ülkeymiş zamanında demek ki deyip geçiştiriyordum. Açıklayamadığım bir diğer nokta da Prusya'nın "ne ayak" olduğu, madem o kadar güçlü niye şimdi yok olduğu falandı. Bunu da -Rusya ile isim benzerliğinden dolayı sanırım- "Rusya'ya katılmıştır sonraları" diye açıklıyordum. Sonra uluslararası ilişkiler okumaya başlayınca aydınlandım. Meğer Almanya eskiden Prusya imiş. Bismarck prenslikler arasında birlik sağlayınca Alman İmparatorluğu olmuş. Sonrasını zaten biliyoruz. (Edebiyat okurken de Berna Moran'ın erkek olduğunu öğrenmiştim, yıkılmıştım.)

13 Ocak 2013 Pazar

BU İŞTE BİR TUHAFLIK VAR


Tobb Etü-Bahçeli servisi esrarengiz bir şekilde yolcularıyla birlikte kaybolur.

Korku, ölüm, fragman tarzı şeyler, felaket, şiddet, çığğlıııkkk
Dın dın dırı rırın-dırı rın dırı rırı-rın dın rırı rırın (http://www.youtube.com/watch?v=Vylp4uMX1Os)

Fatma:  Biz her yere yürüyerek gidiyorduk çok efendiydik aslında.
Öznur: Zaten 5 yıldır bu okuldayız servis saatlerini de duraklarını da bilmeyiz. Herkes nasıl biniyor da gidiyor hayret bir şey!
Fatma: Hep Esma'nın yüzünden
Esma: Üff bi susun! Anlamadığım şey, herkes  servisle gidip geliyor da siz niye bu kadar korkuyosunuz?
Fatma: Bi git Allah aşkına al kaybolduk işte, anlamadığı şeymiş. Anladın da ne oldu sanki

Kavga, saç baş, tırnak, kırışmış saç teli, iğne

Öznur:  Tamam, durun az sakin olun. Mantıklı düşünmeliyiz. Bu işte bir tuhaflık var, hemde büyük bir tuhaflık…

Tuhaflık, Fatma'nın gülümserken zorla yanağında oluşturmaya çalıştığı gamze çukurundaydı.

Fatma: Şok şok şok birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde...
OLDUKÇA YÜKSEK VE YIPRATICI BİR SES:  offff fotmo git başumdaan hafff paff uğraşamayacağum senle!
Öznur: Belleğimin kuytularından Uğur çıktı ve ağzının payını verdi. :)
Fatma: Uğur yaa hey Allah'ım bilincimizin derinliklerinde nasıl bir yer ettiyse kıkırkıkırkıkır J
Esma: Yeter ya ne pis geyiğiniz varmış.  Kaybolduk ya kay-bol-duk(heceleyince daha bir ciddi olduğunu düşünerek) diğerlerinin hayatta olup olmadığını bile bilmiyoruz.
Öznur: (Uzaklara bakarak) Evet, diğerlerini bulup birlikte yaşam mücadelesi vermeliyiz.
Fatma: Hava da kararmaya başladı. Esma acilen yiyecek bir şeyler yapman gerek. Yoksaaa...

Kişiyi fakir hissettiren müzik (http://www.youtube.com/watch?v=nfyOEFalMoc)

Tuhaflık, o hengamede Öznur'un bu müziği ağzıyla çıkaracam diye sesleri eğip büküp sonra kulaklarına değecek kadar yayvan hale getirişindeydi.

Fatma: Anaaa çantamda tonbalıklı sandviç ve ayran vardı. O bizi belki bir kaç saat idare eder.
Öznur: Yuhh sen bizden gizli gizli sandviçlere para mı veriyorsun?

Tuhaflık, Can'ın mezuniyetinde bedava dağıtılan sandviç ve ayranı Esma'nın mezun oluyormuşçasına heyecanlanıp sevinçten yiyemeyişindeydi.

Esma: Yenmez o beee, en azından önünden bir çorba yapmamız lazım.
Öznur:  Esma, aferin. Kız sana çantamda yıllanmış sandviçim ve ayranım var diyor sen de tek başına yenip yenemeyeceğini mi sorguluyorsun?
Fatma: Tamam Öznur ya ortam zaten gergin. Ben çıkar bir kaç bitki toplarım şimdi. Çaaaat, hıh şurdan bir çubuk kesiyim ki gülmeyin kızım mağara resimlerinde de var ya toplayıcılık için iyi olur. (Çubuğun ötesini berisini düzeltip yan tarafa artistçe bir tükürük savurarak)Yanına salata yaparsak yeter bence. (Ayağa kalkar) Öznur'u sana, seni de Allah'a emanet ediyorum Esma. Fazla geçikmem hemen gelirim.
Öznur: Iyyy sizden nefret ediyorum.

Tuhaflık, Fatma'nın hemen doğal yaşam moduna girip hatta baya da bir alışıp kamuflaj olacam diye kendini toza toprağa bulayışındaydı.

2 saat sonra…

ADLARINI ÖĞRENMEYE BİR TÜRLÜ FIRSAT BULAMADIĞIMIZ DEV SAÇLARINI KAFALARININ BİR TARAFINDA İSTİFLEYEN UZUN BOYLU TOBB ETÜ KIZLARI: Seniye hanım bunları da buraya yığıyoruz eğer sizin için uygunsa
SENİYE HANIM: Daha fazla ot yığmalıyız. Belki bizi bu şekilde farkedebilirler değil mi Öznur Başkan?

Fatma: (Bir hayli şaşırarak)Yok artık Esma. Yuh sana Öznur. Yalnız bırakmaya hiç gelmiyorsunuz kızım. Siz ne ara lider oldunuz da uzun boylu, güzel kızlara hükmeder oldunuz hı söyleyin bana? Tamam hadi diyelim ki lidersiniz. Kendinize daha iyi bir liderlik ismi seçemediniz mi ? Öznur Başkan ve Seniye Hanım ney ya :)
ÖZNUR BAŞKAN: Üzülme Fatoş, senin de yapabileceğin bir şey yok. Bazı insanlara Allah liderlik vasfını doğuştan verir. Sonuçta bu mücadelemiz bir ekip çalışması olmalıydı. Yöneten yönetilen ilişkisi yani.

Tuhaflık, Fatma'nın kendi yazısında bile başrolü oynayamayışındaydı. Ezik yaaa

ADLARINI ÖĞRENMEYE BİR TÜRLÜ FIRSAT BULAMADIĞIMIZ DEV SAÇLARINI KAFALARININ BİR TARAFINDA İSTİFLEYEN UZUN BOYLU TOBB ETÜ KIZLARI: Efendim, kendini Emre Erginim ben diye tanıtan bu beyefendi iki saattir bizlere milattan sonra 2013 yılından geldiğini tekrarlayıp duruyor. Ne demek istediğini anlamadık. Size getirmeyi uygun bulduk.
ÖZNUR BAŞKAN: Merhaba öğrenci, biz zaten 2013'teyiz neyin kafası bu
SENİYE HANIM: Tatlım (o tür kızlara uyan tek seslenme efekti) biz öyle birini tanımıyoruz ki konuş yabancı kimsin sen?
Fatma: Kızım şaka mı yapıyorsunuz? Emre Erginim ben demiş ya işte. Kızlar siz de neyini anlamadınız Allah aşkına?

Tuhaflık, Emre Ergin’in ıssız bir adaya düşüldüğünde mutlaka yanında bulunması gereken 3 kitapla birlikte kayboluşundaydı.

EMRE ERGİN: (bağırarak) Kelimeleri tutuyor ve ardarda sıralıyordun. elçiydi onlar. senin parçalarını taşıyorlardı, sen dediğin şey de bir üretimdi, yine de durmuyordu hiçbir şey. her şey sen daha onları tanımlayamadan değişiyorlar ve tanımlanması yıllar sürecek saniyelerle doluyordu etrafın.
ÖZNUR BAŞKAN: -bütün bunlar da ne demek oluyor?
EMRE ERGİN: -ben aklınım senin. kendini anlatmanın binbir türlü yolu var sanıyorsun. (http://kagitsizlik.blogspot.com/)
SENİYE HANIM: üff tamam bu kadar yeter! Ne dediği anlaşılmıyor bile. Oğuz Ataylar hariç diğer kitaplarını  hemen yok edin.
ÖZNUR BAŞKAN: Kızlar kitapların sayfalarını düzgün bir şekilde yırtıp Fatma’nın kestiği çubuklara takın. İlgi çekici olur. Bir an önce kurtulalım şurdan. Hadi biraz daha çaba.
                Tuhaflık, Esma’nın Oğuz Atay kitaplarını fırın kağıdı yapmaya kıyamayacak kadar çok sevişindeydi.
EMRE ERGİN: Bak Fatma. Hepiniz yanılıyorsunuz. Siz aslında kaybolmadınız. Bunların hepsi kurmaca. Gidin, dönün yurdunuza mı evinize mi, artık nerde kalıyorsanız. Rezil ediyorsunuz kendinizi.
Fatma: Tamam hıhı döneriz. Olmadı öyle yapalım. Bizim niye aklımıza gelmediyse? Tamam, bi sus. Others mısın nesin ya garip garip. (oturduğu yerden toprağı eşeleyerek) Zaten beni lider yapmadılar.
EMRE ERGİN: Bilmiyorum ki bana inanman için ne yapmalıyım?
Fatma: Herhangi bir şey yapmana gerek yok nasılsa inanmayacağım. Dur yaa. Yemin et o zaman. Hadi etsene yemin.
EMRE ERGİN: Tarık’ın en çok sevdiği nesne olan Borcamın ve Adıyaman Çiğköftecisi Ömer Bulak’ın üzerine yemin ederim ki bunların hepsi senin uydurman. İnsanların ödevleri var vizeleri var. Bizleri getirdiğin yetmiyormuş gibi uzun kızları da getirmişsin. Hepimiz yorulduk. Bari bırak da ben gidiyim.

Tuhaflık, doğum günü hediyesi olarak Tarık’a alınan borcamın innovasyon ödülü alışındaydı.

Annem: Kalksana hadi. Tatile geldi ya yatacak şimdi öğlene kadar. Saat 8 oldu. Ekmek almaya gitmemek için ölü taklidi yapıyor bak hele şuna. Tamam kalkma, koskoca kadın ben gidiyim ekmek almaya. Utanma da kalmamış.

Tuhaflık, annemin “akşam yatmak bilmezler sabah kalkmak bilmezler” diyen nesilden oluşundaydı.

Ben: (Üzerimden atılan yün yorganın ağırlığından kurtularak) anne rüyamda milattan sonra 2013 zaman diliminde sıkışmıştık. Ama kafam çok ağrıyo. Kafamın üstüne yatmışım demek ki kafam komple uyuşmuş be. O değil de rüyamı anlatsam nerden baksan 4 sayfa sürer ha. Gerçi rüyam sahih değil heralde. Niye biliyor musun anne? Adıyaman çiğköftecisinin adı Ömer Bulak değil, Ömer Aybak’tı.
Annem: İyi, git de ekmek al.

Tuhaflık, annemin anlatılanlardan zerre kadar etkilenmeyişindeydi.

Ama en büyük tuhaflık, “Bu resmin olmadığı yerler şubemiz değildir.” diyen çiğköfte reklamıydı.


5 Ocak 2013 Cumartesi

Türk'ün Sasyal Medya ile İmtihanı

Sosyal medyanın hayatımızda önemli bir yer kaplaması, hatta internette yaşayan bir kitlenin bile olması millet olarak sosyal medya işine alıştığımızın bir göstergesi. Tabii her şey o kadar kolay, teknolojik, amacı doğrultusunda olmuyor. İki sosyal paylaşım sitesinde de oldukça önemli bir yere sahip olan milletimizin kullanıcı profiline şöyle bir baktım ve analiz etmeye çalıştım.

Öncelikle gelelim Twitter’a. Twitter’daki yurdum kullanıcılarını iki kategoriye ayırıyorum: Melih Gökçek ve diğerleri. Evet, evet; bu kadar basit bir sınıflandırma. Bu arada sayın başkanım vallahi size herhangi bir hakaret, ima, gönderme vs. yok. Ben Twitter’ı etkin bir şekilde kullanmanıza karşı değilim bilakis destekliyorum da. Hem sizi ve Ankara’yı ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz. Belediyenizin hizmetleri çok güzel. Ben en çok 339 nolu Ego otobüsünüzü beğeniyorum şahsen. (Ama kartlı olanını değil, paralı olanını.) Güzel Ankaramızda ışığın ve suyun dansının ulaşmadığı yer kalmadı gibi. O Gençlik Parkı, o Dikmen Vadisi… Elinizden gelse deniz getireceksiniz. Neyse başkanım, artık dava açmazsınız herhalde. Saygılar...

Bu kısa açıklamadan sonra gelelim diğer sosyal paylaşım sitesi olan Facebook’a. Facebook’da daha çeşitli bir sınıflandırma söz konusu. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Sevimsiz Uzak Akraba: Genellikle +40 yaşında olup, sizin bir şekilde gözlendiğinizi hissettiren kimselerdir. Teknolojiyle geç tanıştıklarından buraların da kurallarını bilmezler. Duvarınıza: ÖZNUR KIZIM NASILSIN? DERSLERİN İYİ Mİ? ANNEN-BABAN NASILLAR? HEPSİNE SELAM SÖYLE. BAŞARILARININ DEVAMINI DİLİYORUM.” tarzında yazılar yazabilirler. Bunu fotoğrafınızın altına yorum olarak da yazabilirler. Silseniz ayıp olur, silmeseniz tuhaf. Ne bileyim, zor iş. Arada bir katlanacaksınız artık. -Bari caps lock’u kapatın ama yaaa!-

Facebook Ergeni: Facebook’ta 12-18 yaş arası grubun tüm üyeleri olmasa da birçoğu bu gruba girer. Bu kişiler ya kuzendir, ya arkadaşın kardeşidir, ya bilmem ne hanımların kızları/oğullarıdır ama bir şekilde arkadaş listenize girmeyi başarmışlardır. Genellikle “SuSKnLuqM aSaLeTiMdEnDr.” “KoPtuq yea” tarzında paylaşımlarıyla psikolojinizi bozacak bu tiplerin gönderileri için bir süre sonra “Bu kişinin gönderilerini ana sayfamda gizle.” seçeneğine tıklamak zorunda kalacaksınız. Genç nüfusa sahip olmamızın dezavantajı, bir bitmediler gittiler.

Facebook Kırosu: Çok elit bir çevreden gelmeyen herkesin arkadaş listesinde birkaç tane olan Facebook kırosu, hayattan bezdirir. Doğan Slx (ama modifiye) önünde çektirilmiş fotoğraflar, ilginç bir saç şekliyle kendilerini hemen belli eden bu tiplerin “Biz adam olana değer veririz.” tarzındaki paylaşımları da ana sayfadan gizlenmeye mahkumdur.

Dindar Orta Yaşlı: Facebook’u başkaları için faydalı gördükleri amaçlarla kullanmak isteyen orta yaşlı ve biraz dindar olan kimseler de üyesi oldukları “Gönül Sofrası, Rahmet Pınarı” “Mevlana’dan Altın Öğütler” “Her Güne Bir Dua” türünden grupların üzerinden özlü sözler yazan fotoğraflarını paylaşırlar. Bir de her cuma “Cumanız mübarek olsun.” fotoğrafı paylaşırlar. Bu kişilerden de herkesin listesinde belki uzak akraba olarak, belki anne-babanın arkadaşı olarak birkaç kişi vardır.

Facebook Ulusalcısı: Üniversitede bile hala görebildiğimiz bu tipler, Facebook’ta da peşimizi bırakmazlar. Mottoları “Ülkeyi satıyorlar pis Amerikan uşakları!” olan bu grup “Atatürk olmasaydı baban kimdi bilemezdin.” temalı şiiri de ayda bir paylaşırlar. Ülkemizin bor kaynaklarından dem vurup “Tayyip” ile başlayan hakaret içerikli cümleler kurarlar. Haklarında söyleyecek fazla sözüm yok, zaten aşinasınız; yine diyorum ki: Bir bitmediniz gittiniz!

Duyarlı Gen Kız: Bu hanım kızımız yufka yürekli, naif, olaylara duyarlıdır. 20’li yaşlardadır. Aman kapınızın önüne bir tas su koyun, köpekler susuz kalmasın, lütfen evsiz görünce şu numarayı arayın, sakız atmayın kuşlar ekmek sanıyor, doğayı koruyun, yeşili sevin türünde paylaşımları vardır. Yani tamam güzel şeyler bunlar ama… neyse. Bunlara laf etmiyorum, devam et duyarlı genç kız. Ama lütfen profil resmin onlara kedi, köpek, çiçek, böcek, duyarlı olmaya çağıran afiş falan koyma, içim kıyıldı.

Sevimsiz Oyun Düşkünü: Bu türde din, dil, ırk, cinsiyet, yaş fark etmeksizin her kesimden insan var ve hepsi birbirinden sinir bozucu. Onlara sözüm; yapmayın, etmeyin. Milletin asabını bozmayın. Bilmem kim sana Farmville’den istek gönderdi’lere “Yoksay” demekten ben bıktım; siz oynamaktan da istek göndermekten de bıkmadınız. Sevmiyorum sizi. Gidin. Bir de her uygulamaya üye oluyorsunuz, o uygulamalar duvarımıza “iphone kazanmak ister misin? Ben oynadım, kazandım. Sen de oyna!” tarzında şeyler yazıyor sizin adınıza. Ben şahsen doğrudan “Arkadaşlıktan çıkar.” tuşuna basıyorum, herkese de tavsiye ederim.

Gizemli Facebook Arkadaşı: Bu tür kişiler herkesin listesinde mevcut olup, nerden tanıdığınızı, nasıl arkadaş olduğunuzu bir türlü hatırlamazsınız. Son derece ortalama insanlardır. İsimleri de çok ortalama, her yerde karşınıza çıkabilecek isimler olduğundan “Tanışmışımdır bir yerde, silsem şimdi ayıp olur.” dersiniz ve silemezsiniz. Merve Yılmaz’dır mesela adı 2 ortak arkadaş vardır, onlar da tanımazlar; bazen o ortak arkadaşları da tanımazsınız. Kendine ait bilgilerinde “Ankara’da yaşıyor.”dan başka bilgi bulunmadığından tahmin de yürütemezsiniz. Selam olsun sana gizemli Facebook arkadaşı. Bir gün seni silip rahat edeceğiz.

Kurum-Kuruluşlar: Her kurum ve kuruluş kendine ait bir sayfa ya da bir grup oluşturabilir ama bazıları var ki doğrudan hesap açmayı tercih ediyor. Ben şahsen oldukça mesafeliyim bunlara, hesabı kimin kullandığını bilmiyorum mesela. Facebook’taki bilgilerimi ele geçirecek korkusu/paranoyaklığı değil zaten nereli olduğum hangi üniversiteye falan gittiğim yazıyor ama tuhaf geliyor bana.
Mesela “Öznur Söğütözü Büfe ile arkadaş oldu.” tuhaf değil mi? –Ama tabii bunun arkasındaki girişimci abiyi biliyoruz.- Bir de yazışıyorsunuz mesela:

-Selam abi, nasılsınız?
-Selam Öznur, iyiyim sağ ol siz nasılsınız?
-Biz de iyiyiz abi, yaa ekmek var mı diye soracaktık…
 Söğütözü yazıyor…
-Var var, gelin. Ekmekten başka bir şey de almıyorsunuz :D
-Evet abi yaa, ama bi gün alıcaz :)
 ….
-Fatma Face’ten sordum, varmış ekmek, git al.
-Üfff, niye hep ben gidiyorum yaaa?
-Bi defa da mızmızlanma, gitmişken çikolata da al da birer tane; abiye ayıp oluyo hep ekmek alıyoruz cidden. Sigara falan da kullanmıyoruz ki, büfeden ne alınır? Sakız da al, sakız.
-Üff yaaa… Git-miy-cemmm…
-Esma’ya söylerim mızmızlandığını, seni darlar bak.
-Tamam tamam gidiyorum.

 Facebook Komiği: Sayfasına arada bir girilip bakılan, 20’li yaşlardaki komiktir. Espriler paylaşır (Bazen iğrenç, bazen güzel.) Karikatür sayfalarına üyedir. Dünya yansa bunun umrunda değildir. (Bu kısmı sinir bozar.) Arkadaşları ile birbirini "gömmek" pahasına espriler yaparlar. Duvarlarındaki muhabbetler gülümsenerek okunur, geçilir. Fazla yüz vermeye gelmez, sizin üzerinizden de espri yapmaya kalkar.

Bitirirken “Gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir ilgisi yoktur.” deyip kurtarmalı mıyım acaba durumu?(Artık arkadaş listemi gizlemeliyim sanırım.)Tamamı kendi arkadaşlarımla ilgili değil, vallahi, genel gözlemler bunlar. Sevgili Facebook arkadaşlarım, sizleri çok seviyorum. Hepiniz benim bebeklerimsizniz.