Efendi Termos: “Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.”
Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. O gün her zamankinden
daha heybetli ve sıcaktı. Sanırım bugün bizleri görev yerlerimize gönderecekti.
Zaten şimdiye kadar hiç bu kadar kaynar yaklaşmamıştı bize.
-Üstünlük ancak ve ancak siz bardakların hizmet ettiği kişilerdedir.
Çok heyecanlıydık. Biz kağıt bardaklar olarak ilk defa
doğaya zarar veren plastik bardaklardan ayrı tutulmuştuk. Efendimiz termos bir
tıklık nefes aldıktan sonra üzerindeki o şanlı kapak yavaşça açılmaya başladı.
O kadar heybetliydi ki içinden çıkan buharlar kısa zamanda tüm odayı kapladı.
Biz de hafif hafif nemlenmeye başlamıştık bile. Üzerimde su zerreciklerini
görünce bir gün ben de eriyeceğim, yırtılacağım korkusuyla tir tir titredim.
Sadece ben değil diğer arkadaşlarım da benimle aynı durumdaydı. Yüce Termos
bunu farketmiş olacak ki bizleri bir nebze olsun rahatlatmak için eğildi ve her birimize
sırayla içindeki çayından bir damla akıttı. İçimi aniden bir sıcaklık kapladı.
Bu sıcaklık hissi hepimizi çok mutlu etmişti.
-Gideceğiniz yerde bu hissin bin katını belki de daha
fazlasını hissedeceksiniz. Sıcak çaylarla dolup dolup boşalacaksınız ama tek
kullanımlık olacaksınız. İnsanlar sizin çayınızı içecekler ve sizi atacaklar.
İçlerinden öyleleri çıkacak ki çayınızı yarım bırakacak. Yine öyleleri olacak
ki sizlere ulu orta işkence yapacaklar. Bu kişiler yarım kalan çaylarınızda
sigara söndürecekler.
Bunları duyan tüm arkadaşlarım üzüntüden yuvarlanmaya
başladılar. Sadece ben bu söylenenler karşısında dimdik duruyordum. Çünkü
biliyordum ki efendi Termos bizi sadece sıkıntı çekmeye göndermez. Kapağını
kapattıktan sonra sözlerine devam etti.
-Ama hiçbiriniz yok olmayacaksınız. Geri
dönüştürüleceksiniz. Ölümsüzlük siz kağıt bardaklarım içindir. Çayınız her daim
sıcak olsun.
Hepimizi tarif edilemez bir mutluluk kapladı. Birbirimizin
içine atlayarak, kendimizi ters düz ederek kutlamalar yaptık. Kutlamalardan
sonra bir bardak arkadaşımız hariç hepimiz bölük bölük toplandık. Eğitim
kurumlarına, iş yerlerine, hastanelere ve insanların çoğunlukta olduğu daha
birçok yere gönderilecektik. Bizle birlikte olmayan o tek bardak arkadaşımız da
yüce Termos’tan izinsiz içinde çay değil de soğuk su barındırdığı için ceza
olarak bir ev hanımının evine gönderilecekti. Arkadaşlardan duyduğum kadarıyla
orada mutfak camının önünde duracakmış. Evin çocukları kayısı yedikten sonra tükürüklü
ağızlarıyla kayısı çekirdeğine bir iki eziyet edip hızla o arkadaşın içine atacaklarmış ve orda
onu kurumaya terk edeceklermiş. Efendi Termos yardımcısı olsun. Bakalım ben
nasıl imtihanlardan geçeceğim.
Ben bölüğümdeki bardaklara göre çok daha şanslıydım. Esma,
Fatma, Öznur gibi öğrencilere değil de herkesin hocam dediği güleryüzlü birine
hizmet edecektim. Henüz beni kullanma fırsatı bulamamıştı ama hakkında çok iyi
şeyler duyuyordum. Adının Dr. Firdevs olduğunu (hocam isminizi boş boş
kullanamadım, böyle de biraz garip oldu) birkaç aya kalmaz anne olacağını (o
şimdi anne)ve de en önemlisi sigara kullanmadığını öğrenince içim çok beyazladı.
Çocukları severim. Büyük ihtimal beni ders anlatırken de yanında götürecek,
elinde tutacak ve ben de bu sırada hep o çocukla konuşacaktım. Hayali bile çok
hoş.
Yine böyle hülyalara dalmışken bir el beni hızla çekip diğer bardak arkadaşlarımın içinden söktü, aldı. Seri davranıyordu. Ne bana ne de karşısındaki insana bakıyordu. Bu şartlarda ona yanlış bardak aldığını anlatamazdım. Çok büyük bir hata yapılıyordu. Kullanımım dışında başka bir şeye hizmet edersem günahkar olacaktım. Elinden düşmeye çalışsam da başaramadım. Beni 60 krş karşılığında dişlerini göstererek sırıtan bir öğrenciye sattı. Uzun koridorlardan geçtik, merdivenlerden falan çıktık. Bir hayli yorucu bu yolculuk esnasında benim kenarıma bile zarar vermemişti. Şaşırmıştım. Bana ne yapacağını merakla bekliyordum.
Yine böyle hülyalara dalmışken bir el beni hızla çekip diğer bardak arkadaşlarımın içinden söktü, aldı. Seri davranıyordu. Ne bana ne de karşısındaki insana bakıyordu. Bu şartlarda ona yanlış bardak aldığını anlatamazdım. Çok büyük bir hata yapılıyordu. Kullanımım dışında başka bir şeye hizmet edersem günahkar olacaktım. Elinden düşmeye çalışsam da başaramadım. Beni 60 krş karşılığında dişlerini göstererek sırıtan bir öğrenciye sattı. Uzun koridorlardan geçtik, merdivenlerden falan çıktık. Bir hayli yorucu bu yolculuk esnasında benim kenarıma bile zarar vermemişti. Şaşırmıştım. Bana ne yapacağını merakla bekliyordum.
Sınıfın kapısı açık olmasına rağmen kapıyı vurdu. Boynunu
hafif kısarak biraz da sırıtarak sevimli görünmeye çalışıyordu belli. Bir iki
saniye bu can sıkıcı durum sürdükten sonra nihayet içeri girdik. Ezilip
büzülüyordu. Sınıfından bir münasebetsiz (Öznur) “ooo biz de tam çıkıyorduk Fatma”
deyince kızcağız daha da zor duruma düştü. Onu öyle çaresiz görmek beni çok
üzmüştü. Diğer avcunda sıkı sıkıya tuttuğu sofranın kaynanası olarak bilinen
şekerler bile bu duruma çok üzülmüştü.
Diğerlerine göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra hocasına
yöneldi ve beni ona verdi. Hocası hafif bir gülümsemeyle teklifini kabul etti.
Bu kız benim gördüğüm insanlardan olamazdı. Belki Yüce Termos’un
görevlendirdiği biridir diye düşünmekten kendimi alamadım. 60 krş karşılığında
aldığı beni bedavadan hocasına vermişti. İnanılır şey değil.
Kıza bir yandan acıyor bir yandan da başkalarının eline
geçip günaha girmediğim için seviniyordum. Sahibim, hocam, her şeyim kaldığı
yerden dersini anlatmaya devam etti. Ben ise hocamın elindeydim. O hem hocaydı
hem de renkli gözlüydü. Diğerleri renksiz gözleriyle (esma hariç onun gözleri
salamura yaprak renginde) oturdukları yerden ayaktaki renkli gözlü hocama ve de
tabiki bana bakıyorlardı. Herkesin gözü önünde beni ağzına götürecekti ve bir
yudum alacaktı ve ben sonsuzluğa Yüce Termosuma döndürülecektim.
Hayır, tuhaf giden şeyler oldu. Elinde bir türlü rahat
edemedim. Elleri küçük olmasına rağmen beni nasıl da parmaklarıyla sarıyordu.
Acaba bir şeylere mi sinirleniyordu, hıncını
benden mi çıkarıyordu? Hayır, sanırım o bizi öyle tutuyordu. Bir yandan beni
sıktıkça sıkıyor diğer yandan da öğrencilere bir şeyler anlatıyordu. 3 dk
geçmesine rağmen hala çayımdan bir yudum almamıştı. Çayım gittikçe soğurken
beni sıkı sıkıya tuttuğu için de hocamın eli git gide ısınıyordu. Isımı kendine
çekerken beni de kendinden soğutuyordu. İçinde çocuğu olmasına rağmen çok
hareketliydi. Bir oraya bir buraya yürürken beni de farkında olmadan
çalkalıyor, midemi bulandırıyordu. Çocuğu da ayrı bir hareketliydi. Ne annesinden ne çocuğundan memnundum. Belki
de o an içimi ısıtan tek şey renksiz gözlü öğrencilerin bir şey anlamadan
hocalarına olan bön bön bakışlarıydı.
Nihayet elinde bir çay olduğunu hatırladı ve oturdu.
İçimdeki şeker kaşığını hoyratça söktü aldı benden. Hiçbir açıklama yapmadan
çöpe fırlattı. Masanın kenarında duran şekerler
kendi sonunun da o kaşık gibi olacağından korktu. Ama onun korkmasına
gerek yoktu. İnsanlar paketli ürünlere istediğini yapamıyorlardı. Sanırım paket
onların kötülük yapmasını engelleyici bir kalkandı.
Tam da ortalık duruldu, biraz dinlenirim derken birden
bire kuvvetli bir rüzgar esti. Rüzgarın şiddetinden çayımın damlacıkları hafif
bir şekilde havada süzülerek yavaşça toz zerreciklerinin içinde kayboldu. Çok
sinirlendim. Sanki sıcakmışım gibi beni üflemesine tahammül edemiyordum.
Zerrelerimi ziyan etmesinden de hiç bahsetmiyorum zaten. Bir an önce beni
yudumlasa içse bitirse de bu eziyet de sona erse diye bekliyordum.
Nihayet beni biraz havaya kaldırdı ve çayımı üç yudumda içti
bitirdi. Sonumun bu kadar hızlı geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Yine bir
şeyler anlatırken hızla masaya bıraktı. Hatta ne bırakması adeta beni masaya
çaktı. Efendi Termos’tan bir an önce dönüştürüleceğim günün gelmesini istedim.
Ne yazık ki çektiğim çileler henüz bitmemişti. Ağzının içinde lafları hafif
bükerek “çay da soğumuş” dedi. Ne yaparsa yapsın sineye çekecektim ama bu lafı
kaldıramadım işte. Soğudum. Buz kesildim. Dersi bitince beni masanın üzerinde
bıraktı ve sessizce çekti gitti.
Ne yapıp edip bir şekilde geri dönüşüm kutusuna gitmem
gerekiyordu. Öğrenciler hala sınıftaydı. Şöyle bir göz attım onlara. Acaba
hangisi bu yükümlülüğü yerine getirecekti. Salamura yaprak rengi gözlü kız
hariç hiçbirinde o göz yoktu. Evet, haklıydım. Kız geldi, beni eline aldı,
bedenimi ikiye katladı. Onunla da yetinmedi beni sıktıkça sıktı. Yeter artık.
Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun? Sonra da onunla da yetinmeyip beş büklüm beni
çöpün içine attı. Bir dişlemediğin kalmıştı zaten beni. Üçü birden dışarı çıkıyordu ki aralarında ufak
bir tartışma yaşandı. Bana yaptığı kötü muamelelerden dolayı önce hocaya sonra
da Esma’ya kızıyorlar heralde.
Esma: Git, al dedim sana.
Fatma: Ya hep ben yapıyorum, her şeyi ben alıyorum. Hep
benim omuzlarımda.
Öznur: (yayvan bir ses tonuyla) Bin gidiyirim. Dirs
bışlımıştır. Dılıbımda yıgırt vır. Dirstin sınrı bin mıkırnı yıpırım. Mıy mıy
mıy mıy….
Esma: (Yüksek sesle) Tamam geç kalma sakın. Ben gider
alırım. Utanmıyosun dimi elimde bu kadar yükle beni sınıfa göndermeye.
Fatma: Almazsam almam Allah allah.
Esma: Yurtta aşağıda çay içerken iyi olur, saf kız ya.
Fatma: Tamam be ne pis huyun varmış. Giiiddiiiiyooorruumm.
Esma: Çemkirmeee banaaaa
Fatma, sınıfa girdi,
masanın kenarında duran şekerleri çantasına attı, sonra hiçbir şey olmamış gibi
sınıfı terk etti.
Hocam size diyecek bir şey bulamıyorum. Keser döner sap
döner gün gelir hesap döner. Ben hala dönüştürülemedim. Dünyadayım. İntikamım
kötü olacak.
Unutmayın, intikam sıcak içilen, damağın üst kısmını komple
yakan bir çaydır.
















