9 Aralık 2012 Pazar

Velinimetimiz, Canımız Hocamız ve Basit Bir Kağıt Bardak


Efendi Termos: “Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.”

Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. O gün her zamankinden daha heybetli ve sıcaktı. Sanırım bugün bizleri görev yerlerimize gönderecekti. Zaten şimdiye kadar hiç bu kadar kaynar yaklaşmamıştı bize.

-Üstünlük ancak ve ancak siz bardakların hizmet ettiği  kişilerdedir.

Çok heyecanlıydık. Biz kağıt bardaklar olarak ilk defa doğaya zarar veren plastik bardaklardan ayrı tutulmuştuk. Efendimiz termos bir tıklık nefes aldıktan sonra üzerindeki o şanlı kapak yavaşça açılmaya başladı. O kadar heybetliydi ki içinden çıkan buharlar kısa zamanda tüm odayı kapladı. Biz de hafif hafif nemlenmeye başlamıştık bile. Üzerimde su zerreciklerini görünce bir gün ben de eriyeceğim, yırtılacağım korkusuyla tir tir titredim. Sadece ben değil diğer arkadaşlarım da benimle aynı durumdaydı. Yüce Termos bunu farketmiş olacak ki bizleri bir nebze  olsun rahatlatmak için eğildi ve her birimize sırayla içindeki çayından bir damla akıttı. İçimi aniden bir sıcaklık kapladı. Bu sıcaklık hissi hepimizi çok mutlu etmişti.

-Gideceğiniz yerde bu hissin bin katını belki de daha fazlasını hissedeceksiniz. Sıcak çaylarla dolup dolup boşalacaksınız ama tek kullanımlık olacaksınız. İnsanlar sizin çayınızı içecekler ve sizi atacaklar. İçlerinden öyleleri çıkacak ki çayınızı yarım bırakacak. Yine öyleleri olacak ki sizlere ulu orta işkence yapacaklar. Bu kişiler yarım kalan çaylarınızda sigara söndürecekler.

Bunları duyan tüm arkadaşlarım üzüntüden yuvarlanmaya başladılar. Sadece ben bu söylenenler karşısında dimdik duruyordum. Çünkü biliyordum ki efendi Termos bizi sadece sıkıntı çekmeye göndermez. Kapağını kapattıktan sonra sözlerine devam etti.

-Ama hiçbiriniz yok olmayacaksınız. Geri dönüştürüleceksiniz. Ölümsüzlük siz kağıt bardaklarım içindir. Çayınız her daim sıcak olsun.

Hepimizi tarif edilemez bir mutluluk kapladı. Birbirimizin içine atlayarak, kendimizi ters düz ederek kutlamalar yaptık. Kutlamalardan sonra bir bardak arkadaşımız hariç hepimiz bölük bölük toplandık. Eğitim kurumlarına, iş yerlerine, hastanelere ve insanların çoğunlukta olduğu daha birçok yere gönderilecektik. Bizle birlikte olmayan o tek bardak arkadaşımız da yüce Termos’tan izinsiz içinde çay değil de soğuk su barındırdığı için ceza olarak bir ev hanımının evine gönderilecekti. Arkadaşlardan duyduğum kadarıyla orada mutfak camının önünde duracakmış. Evin çocukları kayısı yedikten sonra tükürüklü ağızlarıyla kayısı çekirdeğine bir iki eziyet edip  hızla o arkadaşın içine atacaklarmış ve orda onu kurumaya terk edeceklermiş. Efendi Termos yardımcısı olsun. Bakalım ben nasıl imtihanlardan geçeceğim.

Ben bölüğümdeki bardaklara göre çok daha şanslıydım. Esma, Fatma, Öznur gibi öğrencilere değil de herkesin hocam dediği güleryüzlü birine hizmet edecektim. Henüz beni kullanma fırsatı bulamamıştı ama hakkında çok iyi şeyler duyuyordum. Adının Dr. Firdevs olduğunu (hocam isminizi boş boş kullanamadım, böyle de biraz garip oldu) birkaç aya kalmaz anne olacağını (o şimdi anne)ve de en önemlisi sigara kullanmadığını öğrenince içim çok beyazladı. Çocukları severim. Büyük ihtimal beni ders anlatırken de yanında götürecek, elinde tutacak ve ben de bu sırada hep o çocukla konuşacaktım. Hayali bile çok hoş.


Yine böyle hülyalara dalmışken bir el beni hızla çekip diğer bardak arkadaşlarımın içinden söktü, aldı. Seri davranıyordu. Ne bana ne de karşısındaki insana bakıyordu. Bu şartlarda ona yanlış bardak aldığını anlatamazdım. Çok büyük bir hata yapılıyordu. Kullanımım dışında başka bir şeye hizmet edersem günahkar olacaktım. Elinden düşmeye çalışsam da başaramadım. Beni 60 krş karşılığında dişlerini göstererek sırıtan bir öğrenciye sattı. Uzun koridorlardan geçtik, merdivenlerden falan çıktık. Bir hayli yorucu bu yolculuk esnasında benim kenarıma bile zarar vermemişti. Şaşırmıştım. Bana ne yapacağını merakla bekliyordum.

Sınıfın kapısı açık olmasına rağmen kapıyı vurdu. Boynunu hafif kısarak biraz da sırıtarak sevimli görünmeye çalışıyordu belli. Bir iki saniye bu can sıkıcı durum sürdükten sonra nihayet içeri girdik. Ezilip büzülüyordu. Sınıfından bir münasebetsiz  (Öznur) “ooo biz de tam çıkıyorduk Fatma” deyince kızcağız daha da zor duruma düştü. Onu öyle çaresiz görmek beni çok üzmüştü. Diğer avcunda sıkı sıkıya tuttuğu sofranın kaynanası olarak bilinen şekerler  bile bu duruma çok üzülmüştü.

Diğerlerine göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra hocasına yöneldi ve beni ona verdi. Hocası hafif bir gülümsemeyle teklifini kabul etti. Bu kız benim gördüğüm insanlardan olamazdı. Belki Yüce Termos’un görevlendirdiği biridir diye düşünmekten kendimi alamadım. 60 krş karşılığında aldığı beni bedavadan hocasına vermişti. İnanılır şey değil.

Kıza bir yandan acıyor bir yandan da başkalarının eline geçip günaha girmediğim için seviniyordum. Sahibim, hocam, her şeyim kaldığı yerden dersini anlatmaya devam etti. Ben ise hocamın elindeydim. O hem hocaydı hem de renkli gözlüydü. Diğerleri renksiz gözleriyle (esma hariç onun gözleri salamura yaprak renginde) oturdukları yerden ayaktaki renkli gözlü hocama ve de tabiki bana bakıyorlardı. Herkesin gözü önünde beni ağzına götürecekti ve bir yudum alacaktı ve ben sonsuzluğa Yüce Termosuma döndürülecektim.

Hayır, tuhaf giden şeyler oldu. Elinde bir türlü rahat edemedim. Elleri küçük olmasına rağmen beni nasıl da parmaklarıyla sarıyordu. Acaba bir şeylere mi sinirleniyordu,  hıncını benden mi çıkarıyordu? Hayır, sanırım o bizi öyle tutuyordu. Bir yandan beni sıktıkça sıkıyor diğer yandan da öğrencilere bir şeyler anlatıyordu. 3 dk geçmesine rağmen hala çayımdan bir yudum almamıştı. Çayım gittikçe soğurken beni sıkı sıkıya tuttuğu için de hocamın eli git gide ısınıyordu. Isımı kendine çekerken beni de kendinden soğutuyordu. İçinde çocuğu olmasına rağmen çok hareketliydi. Bir oraya bir buraya yürürken beni de farkında olmadan çalkalıyor, midemi bulandırıyordu. Çocuğu da ayrı bir hareketliydi.  Ne annesinden ne çocuğundan memnundum. Belki de o an içimi ısıtan tek şey renksiz gözlü öğrencilerin bir şey anlamadan hocalarına olan bön bön bakışlarıydı.

Nihayet elinde bir çay olduğunu hatırladı ve oturdu. İçimdeki şeker kaşığını hoyratça söktü aldı benden. Hiçbir açıklama yapmadan çöpe fırlattı. Masanın kenarında duran şekerler  kendi sonunun da o kaşık gibi olacağından korktu. Ama onun korkmasına gerek yoktu. İnsanlar paketli ürünlere istediğini yapamıyorlardı. Sanırım paket onların kötülük yapmasını engelleyici bir kalkandı.

Tam da ortalık duruldu, biraz dinlenirim derken birden bire kuvvetli bir rüzgar esti. Rüzgarın şiddetinden çayımın damlacıkları hafif bir şekilde havada süzülerek yavaşça toz zerreciklerinin içinde kayboldu. Çok sinirlendim. Sanki sıcakmışım gibi beni üflemesine tahammül edemiyordum. Zerrelerimi ziyan etmesinden de hiç bahsetmiyorum zaten. Bir an önce beni yudumlasa içse bitirse de bu eziyet de sona erse diye bekliyordum.

Nihayet beni biraz havaya kaldırdı ve çayımı üç yudumda içti bitirdi. Sonumun bu kadar hızlı geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Yine bir şeyler anlatırken hızla masaya bıraktı. Hatta ne bırakması adeta beni masaya çaktı. Efendi Termos’tan bir an önce dönüştürüleceğim günün gelmesini istedim. Ne yazık ki çektiğim çileler henüz bitmemişti. Ağzının içinde lafları hafif bükerek “çay da soğumuş” dedi. Ne yaparsa yapsın sineye çekecektim ama bu lafı kaldıramadım işte. Soğudum. Buz kesildim. Dersi bitince beni masanın üzerinde bıraktı ve sessizce çekti gitti.

Ne yapıp edip bir şekilde geri dönüşüm kutusuna gitmem gerekiyordu. Öğrenciler hala sınıftaydı. Şöyle bir göz attım onlara. Acaba hangisi bu yükümlülüğü yerine getirecekti. Salamura yaprak rengi gözlü kız hariç hiçbirinde o göz yoktu. Evet, haklıydım. Kız geldi, beni eline aldı, bedenimi ikiye katladı. Onunla da yetinmedi beni sıktıkça sıktı. Yeter artık. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun? Sonra da onunla da yetinmeyip beş büklüm beni çöpün içine attı. Bir dişlemediğin kalmıştı zaten beni.  Üçü birden dışarı çıkıyordu ki aralarında ufak bir tartışma yaşandı. Bana yaptığı kötü muamelelerden dolayı önce hocaya sonra da Esma’ya kızıyorlar heralde.

Esma: Git, al dedim sana.
Fatma: Ya hep ben yapıyorum, her şeyi ben alıyorum. Hep benim omuzlarımda.
Öznur: (yayvan bir ses tonuyla) Bin gidiyirim. Dirs bışlımıştır. Dılıbımda yıgırt vır. Dirstin sınrı bin mıkırnı yıpırım. Mıy mıy mıy mıy….
Esma: (Yüksek sesle) Tamam geç kalma sakın. Ben gider alırım. Utanmıyosun dimi elimde bu kadar yükle beni sınıfa göndermeye.
Fatma: Almazsam almam Allah allah.
Esma: Yurtta aşağıda çay içerken iyi olur, saf kız ya.
Fatma: Tamam be ne pis huyun varmış. Giiiddiiiiyooorruumm.
Esma: Çemkirmeee banaaaa

Fatma,  sınıfa girdi, masanın kenarında duran şekerleri çantasına attı, sonra hiçbir şey olmamış gibi sınıfı terk etti.
Hocam size diyecek bir şey bulamıyorum. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner. Ben hala dönüştürülemedim. Dünyadayım. İntikamım kötü olacak.
Unutmayın, intikam sıcak içilen, damağın üst kısmını komple yakan bir çaydır.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Küçük İnsanlar Küçük Hayaller

Dün bilgisayar mühendisi bir arkadaşımla akıllı telefonlar üzerine konuştuk. Nokia n73 kullanan biri olarak söyleyecek pek sözüm yoktu, ancak s3 mü iphone 5 mi türünden en sorulmayacak soruları sorabiliyordum. Aradığım özellikleri sordu. Maillerime bakayım, haberler falan gelsin, Facebook, Twitter olsun deyince "O zaman farketmez, ortalama bir şey al işte." dedi. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Aslına bakılırsa bütün bunları n73'üm de yapıyordu ama dünyada Nokia kullanan bir ben kaldığım için değiştirmem gerekiyordu artık. Yani öyle zor bir durumdayım ki, şarj aletim bozulsa mesela, ince uçlu şarj aleti isteyebileceğim kimse yok. Bu soru alkıllara "Kalın uçlu şarj aleti mi kaldı yaa..." sorusunu getirse de, alışkanlık işte. Neyse.


iphone
Ben yine de bilindik bir şey alayım dedim, iphone 5 iyi mesela; en bilindiği. Sonra ona 3 kişilik en büyük hayalimizin Teknosa'ya gidip "3 iphone 5, 3 tane de Mac alabilir miyiz acaba? Evet garanti süresini de uzattırmak istiyoruz." demek olduğunu söyledim. En büyük hayalimizin basitliği karşısında ezilmiştim. Yani hayalimizin sınırı 5 bin tl kadardı.-Fiyatları tam bilmiyorum, maksimum bu kadardır herhalde.- Oysa arkadaşım 15 dakika önce dünyayı gezme hayalinden bahsetmişti.

Risk ve Heyecan Dolu Dakikaların Resmi

Neyse ki büyük hayalleri olmayan başka insanlar da var dedim kendime. Mesela yine bir arkadaşımın en büyük hayali polis görünce hiç bir şey olmadığı halde kaçmaya başlamakmış. Polislerin tepkisini çok merak ediyormuş. Durduk yere koşmaya başlayan biri karşısında polis ne yapar ben de merak ediyorum ama olur ya, kuralları vardır bunların. Mesela kaçan şüpheliyi durdurmak için ateş etmek gibi. İşte o zaman bir hiç uğruna... Neyse. Lunaparktaki o tuhaf  "eğlence" makinelerine bile binemeyen biri olarak göze alamayacağım risklerden. Zaten hayatımda aldığım en büyük risk bazen yeşilin yanmasını beklemeden yol boşsa karşıdan karşıya geçmek. (Ama yol boşsa.)

Bir Düşünce Suçlusu Göz Altına Alınırken
Bir küçük, basit hayalimiz de düşünce suçlusu olmak. Karizmaya bakar mısınız? Ben düşünce suçu işledim, davam uğruna hapisteyim falan. Düşünmesi bile güzel. Bir de polisler göz altına alırken kameralara verilen birkaç cümlelik karizmatik mesajlar.  O, insanlara "Siz de yaşıyor musunuz be, yaşamak dediğin benimki gibi olacak; böyle korkusuz, böyle gözü kara, böyle mert, böyle adanmış..." bakışı. Tamam bu olamayabilir ama en azından düşüncemizden dolayı hocalar bize takamaz mıydı? Bir vizede sıfırı basamazlar mıydı? Sınıfta tartışmalara girip, bizi sınıftan atamazlar mıydı? Bu ne özgürlük! Yok azizim, akademide iş yok. Bu hayal de gerçekleşmeyecek.

27 Kasım 2012 Salı

Ah O Eşyaların Dili Olsa



Merhabalar efendim, hemen hemen hepimiz yediğimiz, giydiğimiz, kullandığımız bir şeyin bir özelliğinden rahatsızlık duyar, ne yazık ki onların da ruha sahip olduğunu unutarak  çeşitli ortamlarda sıkıntılarımızı dillendirmekten  çekinmeyiz.

“Ya şurası şöyle oldu baksana, sinir oldum” gibisinden şikayetçi olan insanlara “sanki o nesne, işte o yiyecek, ne biliyim kullandığın o malzeme sana bayılıyordu” düşüncesinden yola çıkarak giyilen,kullanılan, yenilen malzemelere sorduk. Nasıl? İnsanlara bayılıyor musunuz? Aldığımız cevaplarsa bir hayli iilginçti.

*Çağdaş market rafında kendi halinde diğer çeşitleriyle itiş kakış duran cornflakes:
Onu diğer arkadaşlarından hemen ayırt edebilirim. Ayakları… Küçük ayakları, giydiği tuhaf ayakkabılarla da küçülttükçe küçülttüğü ayakları. Diğer ürünlere göre biraz daha aşağı raflarda olduğum için haliyle önce ayaklar dikkatimi çekiyor. Bana yaklaşmaya görsün hemen kendimi muzlu ballı bebe bisküvilerinin reyonuna atmak istiyorum. Kimden mi bahsediyorum? Fatma, Esma, Öznur’un Esma’sından. Ne zaman o ayağını görsem diğer çeşitlerim alay ediyorlar “Geliyor yine seninki” diye. Alır beni eline nasıl sallar nasıl anlatamam. İçim dışıma çıkar. Her zerremde hissederim sallamasını. Gerçekten Esma’yı hiç sevmiyorum. Bazen öyle oluyorum ki paketimi yırtıp ortalığa saçasım geliyor kendimi. Belki market sahibinden utanır da bir daha beni eline almaya cesaret edemez diye. Öznuuur, onunla aramız iyi. Beni kuru kuru yemesinden başka bir sıkıntım yok kendisiyle. Fatma, inanılmaz mükemmel bir insan ama bazen o da hata yapabiliyor ama dediğim gibi bazen. Bir kere hiç unutmam sırf yanımdaki çeşidimde ışın kaşığı var diye onu almıştı. Gerçekten çok merak ediyorum acaba o ışın kaşığıyla starwars evreninde kendine ne gibi bir yer edinmek istiyordu? Yazık çok yazık…

*Fuaye alanındaki masa ve sandalye:
Merhaba, ben fuaye alanındaki masayım. Tüm arkadaşlarım (kütüphanedeki masa ve sandalyeler )adına da ben konuşacağım. Nerden başlasam incitmeden derdimi nasıl ifade etsem bilemediğim için kimse kusura bakmasın inciteceğim de kıracağım da. Demin cornflakes arkadaşı da dinledim. Yüzeyim cız etti. Elalemde ne dertler var dedim. Şükürler olsun ki ben ve arkadaşlarım hiçbir şekilde intihara kalkışmadık. Ortalığa saçılası geliyormuş. Aman Allahım evlerden ırak. Benim derdim tüm mühendislerle. Gelirler sabahtan akşama kadar yayılırlar bir güzel üstüme. Ne kalkmak bilirler ne de doğru düzgün çalışırlar. Ama onların içinde öyle biri var ki nedir ne değildir belli değil. Kütüphanedeki bir hanımefendi sandalyenin dediğine göre isminin her dilde çevirisi varmış. O ağır bilgisayarını yanından hiç eksik etmezmiş.  November, noyabr, noviembre, նոյեմբեր… Tahmin etmişsinizdir belki, Kasım. Bırakın ders çalışmasını onun yanımdan geçmesi ihtimali bile beni ürkütüyor. Nefret ettirdi kendisinden de arkadaşlarından da. O grubuyla birlikte bizleri biraz daha rahat bırakabilirler. Ne biliyim en azından 18.30’dan sonra gitsinler. Anlamıyorum ki gözlerine nasıl bir perde çekilmiş bunların. Hiç görmezler mi hiç bakmazlar mı diğer öğrencilere. Bakın mesela edebiyatçılara ne kadar mükemmel insanlar. Onlar da öğrenci. Yurttaki odalarına çekilirlermiş kısır yiyip beyitler okurlarmış birbirlerine. Az efendi olun Kasım Bey ve diğerleri…

*Üstten açmalı Tobb Etü defteri
Tobb Etü tanıtım günlerinden beri onunlayım. Son iki sayfam kaldı. Anlayacağınız son sayfaları yaşıyorum. Yaklaşık bir senedir beni kullanır kendisi. Üzerimde not tutacak yerim de kalmadı zaten. Daha fazla direnemeyeceğini düşünüyorum. Çok isterdim hakkında iyi şeyler söyleyebilmeyi ama hayır o kadar zarar verici bir insandı ki yazmadığı zamanlarda bile beni elinde taşır, beni öyle kıvırır öyle bir bükerdi sayfalarım, içimdeki harflerim… Hayır yani arkadaşlarına bakıyorum. Onlar Öznur kadar zulmetmiyorlar defterlerine. Esma’yı zaten çok seviyorum o hep iphone’unu kullanır not tutmak için. Fatma da fena kız değil en azından bana bir zararı yok ama kendi defterinin sürekli lastiğiyle oynuyomuş, çekip çekip bırakıyomuş. Yazık zavallımın ilk başta çok canı yanıyomuş ama sonraları alıştım diyor. Benimki alışılacak dert değil. Elini diklemesine sayfama oturtur bir güzelce sonra mıyır mıyır başlar yazmaya. Kalemin zoruna gitmesin ama öyle yazı olmaz. Neyse ömrümü tamamladığım için mutluydum. Bir arkadaşına söylerken duydum. Ben bittikten sonra kaldırıp bir köşeye atacak diye bekliyordum ama sayfalarımı koparıp bölüm bölüm ayırıp zımbalıyormuş cani. İçimdeki harflerim adedince nefret ediyorum Öznur senden. Benim de imtihanım buymuş demek ki.

*Mor hırka
Artık çok yıprandım ve koktum. Evet, koktum. Beni aldığı günden bak bu yana 4 sene olmuş. Annesi sadece bir kere yıkayabildi beni o da kavga kıyamet. Ne zaman farklı bir parfüm alsa “bu mor hırkama çok yakışır” diye getirip üzerime boca ediyor. Diğer kıyafet arkadaşlarım yapma seni çok seviyor ondan böyle şeyler yapıyor deseler de sevmesin bu kadar, onun sevgisi beni bunaltıyor. Allah aşkına kim bir nesneye aşık olabilir, Fatma. Yazları belki bir iplik nefes alırım diyorum ama yok çıkarır beni giyer o sıcakta sonra atar dolabının üstüne. Sadece birinin manyaklığıyla uğraşmıyorum ki ben arkadaşları da var. Kız ne zaman beni giyse can bonomo oldum diye sevinse love me back falan dese hemen tehditler tehditler. Kime? Bana. Daha geçen gün Esma beni kesmekle, Öznur da çöpe atmakla tehdit etti. Ne güzel defter arkadaşım senin imtihanın iki gün sonra bitecek ya ben ne yapayım? Soğuklar da kendini yavaştan yavaşa hissettirmeye başladı bile. Bazen diyorum ki dışarda beni giyme montunu giyin, bak titriyorsun. Titriyorsam soğuktan değil senin üzerine titriyorum diyor. Birgün onu kapşonumla boğacam.

*Pringles
Eveeet, arkadaşlar hepinizi dinledim. Haklı olduğunuz noktalar olduğu gibi sizin de haksız olduğunuz yerler yok değil. Bütün problemlerinizin kaynağı ne söyliyim mi insanlarla gereğinden fazla samimi olmanız. Çok yüz vermişsiniz. Mesafeyi hiç koruyamamışsınız. Açıkçası benim kızlardan yana hiçbir şikayetim yok mesela Kasım’ı bile çok severim. Belki önümden defalarca geçerler de bir kere olsun kafalarını kaldırıp bakmazlar. Çok efendi kızlar. Sadece bir kere Öznur bana çok etkileyici bakmıştı. O zaman da yanımdaki kola arkadaşla birlikte indirimdeydim. Bunu farkeden Esma hemen atağa geçip lays almıştı. Fatma ise Bim’de de pringles var demeyle yetinmişti. Hiçbir şey olmamış gibi alışverişlerine devam etmişlerdi. Kasım’ın şimdiye kadar hiç öyle bir teşebbüsü olmadı. Yazık garibim. Diğer cips arkadaşlarıma sordum acaba sizi almak istiyor mu, fiyatlarınıza falan bakıyor mu diye. Geçerken bile bakmazmış hiç. Annesi ona patates kızartırmış onun yerine canım ya.

Evet, bir sorduk bin işittik. Pringles hariç hepiniz nefret dolusunuz. Ne oldu yani o kadar anlattınız, şikayet ettiniz hayır, merak ediyorum. Ne geçti elinize? 

O günden sonra;

 *Esma bir daha cornflakes yemedi. Onun yerine mis gibi mısırımı alır kaynatır, yerim dedi. Olayın mantığını anlamadı gitti kendine bir mor hırka aldı.

*Öznur hala kuru kuru cornflakes yemeye devam etti. Yine hoyratça defter kullanıyor. Ama üstten açmalı tobb etü defteri gibisini bulamadı. Çok daha kötülerine çok daha fazla paralar vererek eğitim hayatına devam etti. Yakında mor renk ve etkileri hakkında bir çalışma yapacak.

*Fatma ışın kaşığına daha bir bağlandı. Hala karanlıkta saatlerce başında oturarak ışık çıkarmasını bekliyor. Defterinin lastiğini koluna bağladı. Önceleri sadece bileklik olarak kullanmak istiyordu daha sonra onun tılsımlı olduğuna inandı. Ona özel anlamlar yüklemeye başlayınca arkadaşı Esma tarafından hoyratça kesildi. Mor hırkasını hala çok seviyor.

*Kasım ağır bilgisayarını bıraktı. Tablet aldı kendine. Bir iki pdf kitap okuduktan sonra hemen hikaye yazmaya başladı ve edebiyat dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Artık, kısırları birlikte yiyorlar. Patates kızartmasının da bir ruhu olabileceğini düşündü ve birden tiksindi. O günden sonra hep haşlanmış patates yedi.


11 Ekim 2012 Perşembe

Sene 2009



Sene 2009 (Birleşik kitabevini, 339 halk otobüsünü, servis güzergâhlarını bilmediğimiz günler)

Öznur ve ben, 19 yaşımızın verdiği havailikle birinci sınıfta olmanın verdiği safça (normalden ziyade bir saflık, salaklık sınırına daha yakın) düşüncelerle Ankara’nın o insanı uyuşturan güneşinin altında Fatma’ya bakıyoruz. Edebiyat dersi için kitap almalıyız ama Kızılay’a gidip gelmek işkencelerin en büyüğü. Birinci sınıfız ya özgüven sıfır cesaret edip servis saatlerini soramıyoruz. Otobüsle gitmeyi aklımızın ucundan geçiremeyiz. Fatma yanımızda ya onun uğursuzluğuyla her zaman yarım saatte bir geçen otobüsler Söğütözü’ne uğramaz. Metroya yürüsek bu güneşin altında elimizde bir sürü kitapla çok zor…
Fatma’nın gözleri parlar işte o an Öznur’la bende de müthiş bir aydınlanma meydana gelir. Sonuçta Fatma 21 yaşının verdiği aklıselimlikle bizi çekip çeviren, zekice esprileriyle güldüren-düşündüren her daim önerileriyle, tavsiyeleriyle, nasihatleriyle ilham kaynağımız, velinimetimiz kısacası iyi ki yanımızda, iyi ki bizi seçti J
F.Ç: Kitapları A.Ş.T.İ(Ankara şehirlerarası terminal işletmesi)’den alalım, ben görüyorum hep insanlar kitap alıyor. (Fatma “ben görüyorum hep insanlar…” kalıbını babasından genetik yollarla almıştır.)
Ö.A: Aaa çok iyi fikir.
E.U: (ses yok- henüz özgüveni bir embriyonunki kadar)
Neyse düştük yollara içimizdeki tarifsiz mutlulukla yol çabucak geçti. Aşti’deki çığırtkanları duymadan ilerlemeye çalışıyoruz. Neredeyse bizi ikna edip Kırıkkale’ye göndereceklerdi. Kitap tezgâhlarına yaklaşıyoruz. Öznur kitap listemizi çıkarıp soruyor:
Araba Sevdası, İntibah, Küçük Şeyler, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Karabibik vs bir düzine kitap sayıyor.
Satıcı: Olmaz mı abla var tabii kaç tane lazım size?
Ö.A: Üçer tane alacağız.
F.Ç: Tanesi ne kadar bunların?
Satıcı: Abla o elindeki 2 buçuk lira diğerleri 1 lira
F.Ç: Hımm tamam bu kalsın diğerlerini alalım.
E.U: (Heyecanla yemek tarifi kitaplarına bakmaktadır. Uzun sürmez, Öznur’un dürtmeleriyle edebiyat kitaplarına döner.)
Elimizde kitaplarla Söğütözü’nün yolunu tuttuk. Üçümüzde dehşet şekilde mutluyuz.  Hem Kızılay’a gidip yorulmadık hem de çok kârlı bir alışveriş yaptık. Birbirimize ne iyi bir iş yaptığımızı anlatarak yürüyoruz.
Ö.A: Ne güzel yaa çok ucuz kitaplar, korsan da değil.
E.U: Ya korsansa bandrol (denetim pulu) yok.
Ö.A: Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin bilmem kaçıncı maddesinin bilmem kaçıncı fıkrasına göre bazı hallerde bandrol kullanılması eser veya hak sahiplerinin isteğine bağlıdır. Bu kitaplarda da bandrol kullanılmasına gerek yok. Bunlar korsan değil.
F.Ç:  Ohaaa nasıl biliyorsun bunları.
Neyse döndük evimize bir güzel de okuduk kitapları. Saman kâğıda basılı, cildi kötü olsa da çok karlı bir alışverişti, halimizden çok memnunduk. Kitapların nitelik olarak kalitesizliği kapaklarından belliydi. Bizi üzen tek nokta buydu. İleride hoca olunca modern edebiyat dersleri verirken bu kitapları kullanamazdık. Firdevs hocanın kitaplarını düşündük sonuçta hepsi kaliteliydi. Hoca olunca yenilerini alırız diye düşündük.


Derste sunum yapmamız gerekiyordu. Fatma’nın sunumu ilk sunumlardandı. Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyleri’yle ilgili bir sunum yapacaktı. Kitabı okudu, hazırlandı. Her şey yolundaydı. Fatma kitaptaki hikâyelerle ilgili sırasıyla değerlendirmelerde bulundu. Kitaptaki yedi öykü bitmişti. Sunum bitti diye düşünüyorduk. Hoca son değerlendirmeleri yapıyordu  ama Fatma sunumu bitirmemişti.
F.Ç: Hocam devam edeyim mi? Mesnevi’den Seçmeler kaldı.
F.C.Y: (şaşırarak) Şaka yapıyorsun değil mi Fatma?
F.Ç: (anlatmaya hazır, şaşkın) Evet hocam ya saçmalamışlar buraya Mesnevi’den Seçmeler diye bir bölüm de eklemişler tabii anladım kitapla alakası olmadığını. J
Anlamamıştı işte nasıl anlasındı? Dersten sonra üçümüz oturup parıltı yayıncılığa şikâyet maili attık ama gönderemedik, üzerindeki adres yanlıştı.
Bir anımız veya hatıramız da böyle geçmişti…




7 Ekim 2012 Pazar

Çaresiz Anlar, Sınav, Yalnızlık ve İngilizce: ÜDS


Efendim, bildiğiniz gibi bugün Ösym’nin müdavimi olduğumuz sınavlarında biri vardı yine: ÜDS. Açılımını şu ana kadar hiç merak etmemekle birlikte başvuru yaparken

“Baba bankamatikten yatırıyorsun, TC numaramı gir, ÜDS’yi seç.” dediğimde babamın,
“Açılımı ne bu sınavın?” 
demesiyle öğrenmek zorunda kaldım.  Her ne kadar açılımına gerek olmadığını babama anlatmaya çalışsam da babam bu tür şeylere önem verirdi. İnternetten bakıp 
“Üniversitelerarası Kurul Yabancı Dil Sınavı”ymış dedim. 
Babam başta bi işkillendi, geçiştirmek için uydurduğumu düşündü ama internetten baktığımı öğrenince ikna oldu. İsmi biraz tuhaf olduğundan da  bu sınavdan “Bizim kızın girecek olduğu İngilizce sınavı” olarak bahsetti.

Her neyse efendim, sınavdan iki hafta önce çalışmaya başlayacağımı düşünüp kitabı masaya çıkarmamın üzerinden baya zaman geçince “Ya geçmiş senelerin sorularına bakayım en azından.” dedim.  Toplamda 5(beş) sınavın çıktısını alırken de içimden bir his bunu asla çözemeyeceğimi söylüyordu. Nitekim öyle de oldu. Dün akşam, en son 4 sene önce hazırlıkta gördüğüm gramer konularına bakayım demiştim. Sonra uykum geldi, “Neyse yaa, sabah erkenden kalkıp bakarım.” dedim.  Sabah ise “Sınav sabahı ders mi çalışılırmış?” diyerek uyudum.

Saat 7.15
Alarmım çaldı, uyandım. 15 dakikada hazırlansam sonra da sandviç falan yapsam –aç aç kafam çalışmaz sınavda, okulun yanında da kahvaltı yapacak yer yoktur-  dedim.

Saat 7.45
Sandviç yaptım, kuru kuru yenmez diye bir de çay salladım. Fatma bunu görünce şaşırdı mı sevindi mi anlamadım. Uyku sersemiydi herhalde. Fatma’ya hadi çıkalım dedim.

Saat 7.55
Otobüs durağındaydık. 339 hemen geldi. Şimdi sınav gözetmenleri bile gelmeden 8.15’te orda olacaktık ve 9.30’a kadar bekleyecektik. Ama olsun, işimizi garantiye almıştık.

Saat 8.10
İki durak kala bütün tedbirliliğimizle “Oh çok iyi erkenden varıcaz.” diyorduk. Fatma sınava giriş belgemle kimliğimi bana vermek için çantasını açtı ve korkunç gerçekle karşılaştık: Onları almayı unutmuştuk! Ben masanın üzerine koyduğum bu iki hayati belgeyi Fatma’nın alıp çantaya koyduğunu düşünürken, Fatma da benim aldığımı düşünmüştü. Ve masanın üzerinde kalmıştı.

Saat 8.15
Fatma otobüsten indi, ben ise okula gitmeye devam ettim. Fatma evrakları yetiştirene kadar ben de güvenliği oyalayacaktım. Evet, bu düşünce çok saçmaydı o yüzden hiçbir şey yapmadım. Endişe ile Fatma’yı bekledim.

Saat 8.30
Fatma henüz gelmemişti.

Saat 8. 33
Saate bakalı sadece 3 dakika olmuştu. –Üfff bir de saatle gelmiştim sınava, neyse.-

Saat 8. 40
Saat 9’a gelene kadar saate bakmama kararı almıştım.

Saat 8. 45
Fatma karşımdaydı! Sarıldım, nasıl geldin bu kadar çabuk dedim. Taksiye binmiş, taksiciye çok acil yetişmemiz gerekiyor demiş. Taksici de tıpkı filmlerdeki gibi bir sahne yaşadığı için çok mutlu olmuş. Basmış gaza. Ben de Sivaslıyım demiş.-Bu konuya nasıl geldiklerini hiç bilmiyorum.-

Saat 8. 55
Fatma’nın getirdiği keki yedim, o hengamede kek alıp gelmiş. -Canım benim yaa…-

Saat 9.00
Girişte bir tane polis beni aradı. O kadar inceleyince ben de kendimden şüphelendim, kendimden emin olmak için diğer polise de üzerimi arattım. Olur ya gizli gizli bir kopya girişiminde bulunurum. Bir şey çıkmayınca içim rahatladı. Kendime güvenmeyi öğrendim. Sandığım kadar kötü birisi değilmişim dedim.

Saat 9.05
Sınav salonundaki görevli önce kimliğimdeki, sonra başvuru belgemdeki fotoğrafıma ve en son da bana baktı. Üçü arasında herhangi bir benzerlik bulamadı. Beni bir müddet bekletti. Tekrar kendimden şüphelenmeye başladım. Sonra yine inceledi. Bana sırıtarak
“Çok değişmişsin.” dedi. Başkasının yerine sınava girmeye çalıştığımı ima ediyordu sanırım. Ama ben laf sokmayı anlamayarak:
“Ay di miiii, kısa saçlı halim J Hiç yakışmıyor bana… J”  dedim. O an bu saçma açıklamamla kendimi salak durumuna düşürdüğüm –daha kötüsü belki de gerçekten öyle olduğum- için kendimden tiksindim.

Saat 9.15-12.00
Bu süre zarfında sorulardan daha çok kafamı meşgul eden iki konu vardı:
İlki bir tane kamera sınavı kayıt altına alıyordu. Niye alıyordu? Fazla dikkat çekmemek için görevlilere bunu sormadım.  Rahat rahat esneyemiyordum bile, ama çok uykuluydum. Tam esneyeceğim sırada kamerayla göz göze geliyorduk. Şu an ne kadar çirkin çıktığımı düşünüp başımı eğiyordum.

İkincisi ise sürekli şüpheli davranışlarda bulunuyordum. Sanki ben Öznur değilmişim de onun yerine sınava giriyormuşum gibi ürkektim. Kimliğimi ters çevirmiştim, böylelikle sürekli gelip geçen görevli, fotoğrafımı görmeyecekti. Sonra bunun şüpheli bir davranış olduğunu düşünüp tekrar ön yüzünü çevirdim. Sonra yere düşürdüm, iyice dikkat çektim. Hep gergindim. Sonra korkulacak bir şey olmadığına kendimi ikna ettim. Ben Öznur’dum bunu biliyordum.  Sınavın sonlarına doğru içim rahatlamıştı.

Saat 12. 05
Sınavdan çıktım. Çok iyi geçmişti, 90 bekliyordum. Geçen defa da beklemiştim, 68 almıştım. Olsun. Bu iyi geçti. Salonun kapısındaki yazı: “Bu sınav salonundaki Ösym’ye ait sınavlar kamera ile kayıt altına alınmaktadır.” Bu açıklama hala “Niye?” sorumun cevabı değildi.

Saat 12.30
Dolmuşa bindim, Armada’ya geldim. Üzerimde cüzdan, telefon, hiçbir şey yoktu. Kağıt param vardı sadece. Bütün yalnızlığım ve savunmasızlığımla markete girdim. Kasiyer elimdeki Ösym paketini görünce “Bugün sınav mı vardı?” dedi. Sinirlendim. Ben neler çekmiştim o sınava girene kadar, kadının haberi bile yoktu. Sonra da “Niye olsun ki?” diyerek kendimi sakinleştirdim.

Saat 13.00
Yurttaydım, telefonuma ve cüzdanıma ve de en önemlisi arkadaşlarıma kavuşmuştum.” Ösym insanları yalnızlaştırıyor bu umarsız dünyada… Martı seslerini bile duyamıyoruz rıhtımlarından İstanbul’un” dedim uzaklara bakarak. -Umarsız, martı, rıhtım ve İstanbul kelimelerine dikkat.- Sonra da saçmalamayı kesip günlük yaşantıma geri döndüm.

1 Ekim 2012 Pazartesi

339 Sıhhiye Otobüsü ve Muavin Tipolojisi

Özet
Bu araştırmada 339 numaralı belediye otobüsünden yola çıkılarak muavin tipleri incelenmektedir. Öncelikle bu incelemede yolcu bakış açısı esas alınarak 3 ana başlık altında oluşturulmuştur. Her üç başlık fiziksel ve psikolojik boyutuyla ele alınmıştır.

Abstract
In this research, departing from 339 number's of municipal bus, typology of blue helper is taken up. First of all, in this research, while the travellers' point of view is based on, the subject is taken up under the three main titles. Every three main titles have physical and psychological properties. They are all taken to the hand.

      Anahtar kelimeler: 339, belediye, muavin
      Key words: 339, municipary, blue helper
      Bu çalışmada öğrenciden alınan ücrete göre paso olmadığı halde öğrenci ücreti alan muavinler, paso olmadığından ağzının içinde söylenerek öğrenci ücreti almayı kabul eden muavinler ve paso olmadığından tam ücret alan muavinler olmak üzere 3 ana başlık altında sınıflandırılmıştır. 

1.Paso olmadığı halde öğrenci ücreti alan muavinler

        Bu muavin tiplerine 8.35- 8.40'da Söğütözü- Sıhhiye güzergahında, 18.20'de ise Sıhhiye köprüsünde rastlanır. Sabah saatlerinde görülen muavinlerin genel özellikleri 70 kg'nin altında, esmer(beyaz insandan 3 ton daha koyu) olmalarıdır. 18.20 otobüsünde görülen muavin ise diğerlerinden farklı olarak biraz daha göbeklidir.(düşük bel pantolon giyen ince belli çocuğun iki kat göbekli hali) her ne kadar farklılıklar olsa da esmerliklerinden ödün vermezler.
         Yukarıda verilen özellikleri barındıran muavinlere öğrenciler özellikle de pasosu olmadığı halde öğrenci ücreti ödeyen öğrenciler çok saygı duyarlar. "Abi şurdan bir öğrenci alır mısın? " denildiği zaman yukarıda belirtilen muavinler paso sormazlar, kafalarını kaldırıp da yolcuyla muhattap olmazlar. Sessizdirler, cereyandan etkilenirler, usulca yaklaşıp hiçbir şey söylemeye gerek duymadan camı kapatırlar ve metal kordonlu saat takarlar.


2.Paso olmadığından ağzının içinde söylenerek öğrenci ücreti almayı kabul eden muavinler

       8.40'dan sonra Söğütözü- Sıhhiye güzergahında rastlanır. Tam olarak saatini belirlemek zordur. Genelde geç kalındığında saate bakmaksızın bu otobüslere binilir. Bu muavinler daha önce belirtilen 1. Tipolojiden taban tabana zıt özellikler gösterirler. Geneli 85 kg ve üstü olmakla birlikte beyaz (omo beyazı) tenlidirler. Göbekleri vardır. Açık mavi veya açık pembe renk gömlek giyerler. Asla kısa kollu gömlek giymezler. Onun yerine uzun kollu gömlek giyip kollarını kıvırırlar. En etkileyici özellikleri ise iş bitirici olmalarıdır. Geç kalındığında otobüsün arkasından Afrika yerli kabile dansı gibi kolunuzu bacağınızı oynatarak koşmaya gerek yoktur. Onlar her şekilde otobüse yetişmeye çalışan bir vatandaşı farkederler. Soluk soluğa yanına varıldığında üzerinizden espiri yapmayı ihmal etmezler fakat nefes nefeselikten bir şey duyulmaz. Yalnızca onların ağzının yana kaymasından farkedilir bu muzip yanları.  "Abi şurdan bir öğrenci alır mısın?" denildiğinde bu tip muavinler hemen paso sorarlar. Pasom yok, daha çıkmadı şeklindeki bir bahaneye sıcak bakmazlar. Ağızlarının içinde söylenirler. Göz göze gelmeden otobüsün arka tarafına bakarak hızla muavinin önünden geçildiği takdirde tam ücret ödemeden günü kurtarabilirsiniz.


3.Paso olmadığından tam ücret alan muavinler

       8.05-8.20 sularında Söğütözü- Sıhhiye güzergahında rastlanır. Yukarıda bahsedilen muavin tiplerinden en tehlikeli olanı bunlardır. Diğerlerine nazaran daha yaşlıdırlar. (+40) hiçbir zaman yolcuyla göz teması kurmazlar. Göz torbacıklarının altından bakarlar. "Abi şurdan bir öğrenci alır mısın?" denildiğinde 2.tip gibi paso sorarlar. Bahane ne olursa olsun asla kabul etmezler. "Pason yoksa tam ücret vereceksin" derler. O saatten sonra yapılacak bir şey yoktur. Muavinin üstünlüğü ve de hatta hakimiyeti söz konusudur. Usulca parayı verip yer varsa oturmak gereklidir bu durumda.  Ayakta kalındığında ve boş yer olduğu halde oturulmadığı durumda yolcuya yaptırım uygulamaktan çekinmezler. Yolcuya düşen görev ise itaat etmektir.

        Sonuç olarak, kimseye beddua etmek istemiyorum ama muavinler bir paso yüzünden günlük rızkı 10tl olan öğrencinin kalbini kırdıkça koltukaltlarında cinayet işlemişçesine meydana gelen ıslaklık ve otobüs camlarında insan kafasının yağı eksik olmayacak.


                                                                

30 Ağustos 2012 Perşembe

Burslu bir öğrenci : Aldığı belli verdiği belli


                                                               

Yaşam Mottosu: “Küçük insanlar tartışır büyük insanlar yapar.”
En sevdiği rakam: 7
Aylık geliri: 260 TL
En sevdiği kurum: Ziraat Bankası
Uğurlu taşı: Bulgur taşı
Her ayın 7’sinde: kaplan
Her ayın 17’sinde: kedi 
                                              
-          Hastalığa yakalandım.
-          Ne hastalığı ya? Ne oldu? Geçmiş olsun.
-          Boşver, anlamazsın
-          Niye anlamıyım canım hastalık, hastalıktır.
-          Bu senin bildiğin hastalıklardan değil
-          Bilmediğim hastalıklardan?
-          Evet, bu zengin hastalığı
-          Zengin hastalığı mı?
-          Evet,  zengin hastalığı. Daha önce böyle bir hastalığa yakalandığını düşünmüyorum, yakalanabilme ihtimalin de yok zaten hiç o fakir beynini  yorma.
-          Nasıl bir şey ola ki? Hayır yani sonuçta bizim de kendimize göre harcamalarımız var, Allah’a şükür.
-          Böyle uzaklaşmak istiyorlar ya, hayatın yükü onlara ağır geliyor, her şeyi bir kenera bırakıp kaçıyorlar.
-          Eee ne olmuş?
-          Ben de öyleyim işte. Kaçıp kaçıp gidiyorum, uzaklaşıyorum bir müddet. Cüzdanımı, telefonumu her şeyi evde bırakıyorum. Onların ağırlığından uzaklaşmış oluyorum.
-          İyi de nereye gidiyosun ki?
-          Öyle kafama eser giderim ben, biraz çılgın biraz umursamazım işte, iki ramazan pidesi alır gelirim eve. Yanımda ise sadece birkaç  bozuk para.


3 Ağustos 2012 Cuma

Kuleyle Konuşma Maceralarımız-1

Kuleyle konuşmak ne demektir? Önce bu sorudan başlayalım. Normalde doğrudan irtibatta olmadığımız ve bize hizmet sağlayan kişilerle doğrudan iletişime geçtiğimiz o eşsiz durumların adı "kuleyle konuşmak"tır. -bizim literatürümüzde-

İlk kuleyle konuşan kişi olduğum için bu yazıyı ben kaleme alıyorum. -kaleme almak: çok büyük bi iş yapıyormuşum gibi hissettim, yazıyorum deseydim böyle olmayacaktı.- Bir gün, değerli bir hocamız bizi "Arap Konferansı"na davet etti. Daha önce "10. Dil, Deyiş ve Yazın Sempozyumu" na yapılan davet gibi, buna da yine koşa koşa gittik. Nedense "bu tür" işlerde hep biz çağırırlar, sağolsunlar. Adını bile tam anlayamadığımız birçok "bu tür" faaliyete katılmışlığımız var.

Arap Konferansı okulun konferans salonunda oldu. Her yerde bir sürü Arap vardı, ben Arapları severim. Yani millet olarak bir sorunum yok kendileriyle. Ama o karlı, buz gibi Ankara havasında dışarda sevinç içinde koşturup, birbirlerine kar topu atıp sürekli fotoğraf çektirmeleri sinirlerimi bozmuştu. Arkadaşımın -Fatma- cümlesi beni korkuya düşürdü:

-Şimdi münasebetsiz Arabın biri eğlence olsun diye bize kar topu falan atmasın...

Kar Oynayan Araplar
Bunu düşünmekte haklıydı, çevremizde bir sürü insan sevinçle kar topu oynuyordu. Biz ise sinir ola ola, soğuktan donmuş bir şekilde bir an önce konferans salonuna yetişmeye çalışıyorduk. Allah'tan kimse bize bulaşmadı, bulaşsalardı bu gerçekten hiç eğlenceli olmazdı.

Konferansa gelelim. Konferansın resmi dili Arapçaymış. Biz de o dönem Arapça alıyoruz ama "Ene asifun cidden ale-t'tahiri" (Geç kaldığım için özür dilerim.) demekten başka pek bir şey bilmiyoruz. (Arapça dersi 8.30'daydı da...) Ama bir arkadaşım -Esma- Arapça espri yapabilecek kadar işi ilerletmişti. "İsmii Esmaa" diyordu, Araplar basıyordu kahkahayı. Esma bildiğiniz gibi "isimler" demek ve  "İsmim isimler" cümlesi Araplara bu yüzden komik geliyordu. Konferans başlarken çeviri yapılacağını duyup rahatladık. Kulaklıklarımızı aldık, yerlerimize oturduk.

Açıkçası konular benim çok ilgimi çekmemişti. En son Arap coğrafyasında yayınlanan Türk dizilerinden de bahsedilince kulaklığın kumandasını incelemeye başladım. Kumandada seçenekler vardı, İngilizce, Arapça ve Türkçe. Zaten Türkçe dinliyoruz. Arapçaya bastım ses gelmedi tabii, neyi çevirecekler zaten Arapça konuşuyorlar. Sonra dedim ki:
-Olum kafanı çalıştır, zaten konferansı dinlediğin yok. İngilizce çeviriye bas da bari listening'in gelişsin. Yanımdaki iki arkadaşıma da bu fikri söyledim. İstiflerini bozmadılar, galiba uyuyorlardı.

Bu dahiyane fikrimi hayata geçirmek için İngilizce tuşuna bastığımda önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra çevirmen İngilizce'ye çevirmeye başladı. Bir iki cümle çevirdi ve sustu. Ben de çevirmenlerin bulunduğu kabine baktım. O sırada kulaklıktan bir ses duydum:
-Do you listen to me?!
Ne yapacağımı şaşırdım. Hiç birşey yapmadım, hemen önüme döndüm. Adam tekrarladı:
-Do you listen to me?
Ben kısık sesle ve korkuyla "yeeeess" dedim ama adam tabii ki bunu duymadı. Hemen dil ayarını değiştirip Türkçe yaptım.
Yanımdaki arkadaşımı dürttüm. "Esma, bu adam bir şeyler diyor, Fatma bir şey dedi bu adam." dedim. Esma "Çeviri yapmıştır sen anlamamışsındır."dedi. "Do you listen to me?" dedi sonra da çevirmeyi bıraktı." dedim. Fatma:
-Olum sen kuleyle konuşmuşsun bildiğin dedi.
Evet kuleyle konuşmuştum. Konferans bitiminde ise kulaklıkları bırakıp hızlıca oradan uzaklaştık.
Kule


2 Ağustos 2012 Perşembe

Uluslararası Hukukla İlgili Birkaç Önemli Şey


Uluslararası Hukuk dersleri hayatıma yeni anlamlar kattı. Dersi öğrenmek için ilk girişimim çift anadala yeni başladığım zamanlarda,  o anki hevesle olmuştu. “Nasıl olsa zorunlu, alayım işte şimdi.” diyerek hiçbir şey bilmeden etmeden kendimi Tuğrul Hoca’nın karşısında buldum. Evet, amfinin en önünde oturan kızlardandım. Bir farkla: Not tutmayı bir türlü beceremiyordum. Zaten sonra kendiliğimden arkalara geçmeye başladım. Ve zaten bu dönem tekrar almak zorunda kaldım. -Bunda Hüseyin Pazarcı'nın kitabıyla ile sınava bir hafta kala tanışmamın ve bir haftada hiçbir şey olmaz diyerek kitaba dokunma gereği bile hissetmememin de etkisi olabilir.
Efsane Dersin Efsane Kitabı (Bir an önce tanışın diye söylüyorum.)

Gelelim dersin durumuna… Uluslararası hukuk başlı başına kuralları falan tam belli olmamış, icra organı bile olmayan bir sistem. -Uluslararası kelimesini yazmak bile zor rarara diye gidiyor yani- Bu icra organı meselesinin üstünde durmam lazım. İcra organı dediğimiz şey, birisi mahkemenin kararına uymadığında onun zorla da olsa bu karara uymasını sağlayan organ. Tuğrul Hoca icra organı yok diye çok üzülüyor. Devletler buna yanaşmıyormuş. Ben en kısa sürede Tuğrul Hocam için bir icra organı açayım da mutlu olsun. O üzülünce ben de üzülüyorum, bu meseleye çok içerleniyorum.
Tuğrul Hoca
Bir diğer içler acısı durum da devletlerin cezai sorumluluklarının olmayışı. Koskoca devlet yaa, ne kadar sorumsuz… Sebebi de devletin alınıp hapse atılması mümkün değilmiş. Çok komik bir gerekçe değil mi sizce de? Hapis deyince küçük düşündüklerinden hapse atamıyorlar devletleri. Oysa devletin sınırlarına tel örgü çekseler, ülkeye giriş çıkışları yasaklasalar falan… Bal gibi de olur. Hem de bunu söyleyen hukukçular, açık ceza evlerinden haberleri yok mu bunların?
Ülkelerin cezai sorumluluğu -Temsili Resim- 

                                                                       
Bir de ders esnasında Türkiye ile ilgili öğrendiğim bazı şeyler de var ki “Yok artık!” diyeceksiniz. Mesela Birleşmiş Milletler fakir ülkeler için –Yardım gören ülkeleri kusura bakmasın, fakir derken… yani biraz şey olan, hani nakitleri falan yoktur, ödenmesi gereken taksitleri vardır o ay öyle olmuştur-  bir fon oluşturmuş. Bu fon için para sağlayacak olan ülkeler belirlenmiş falan.. Türkiye de hemen para almak için fona başvurmuş. Birleşmiş Milletler de kızmış: “Yaa bi dur allasen, zaten ortalık karışık şimdi senle uğraşmayalım.” demiş. Ama Türkiye ısrar edince adamlar dayanamamışlar:

-Söylemeyelim söylemeyelim diyoruz, illa söyletiyorsunuz adamı. Bi bakın di mi başvurmadan önce, hemen para var diye gelmeyin. Yahu siz bu fonun para sağlayıcı ülkeleri arasındasınız. Asıl sizin bize para vermeniz gerektiği halde hala para istiyorsunuz. Milletin dini imanı para olmuş arkadaş, cık cık cık…

demişler. Ben bunu duyunca ülkem adına çok üzüldüm, yani böyle yüzümüze vurmak zorunda mıydılar?  Yeri gelince “Gelişmekte olan ülke, ha gayret biraz daha kassanız gelişirsiniz valla” demeyi biliyorlar da yeri geldiğinde “Gaaaayet de gelişmişsiniz, fonun sağlayıcı ülkesi bile olursunuz, aslanım benim.” diyorlar.
Bir olay daha var ki İsrail’le aynı kaderi paylaşıyoruz. Mavi Marmara olayında İsrail de Türkiye de kendisini savunurken bunun suç olup olmadı konusunda “Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi” ne atıfta bulunmuşlar. Ama kaderin cilvesine bakın ki bu anlaşmayı imzalamayan iki devlet, Türkiye ve İsrail’miş. İşte böyle de bir ülkeyiz.
Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi (Valla görsellerden aratınca ilk çıkan resim buydu.)

Türkiye’nin uluslararası hukuku pek takmadığını görünce uluslararası hukuk dersini öğrenmek için bir ara hayali ülke kurma girişimimiz de olmuştu. Belki size “Nazal N Cumhuriyeti” adlı bu ülkemizden bahsederim. 

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Kendime Yeni Bir Ben Lazım*

Uckisilik blogun üçüncüsü ya da uc olanlardan biri olarak herkesi selamlıyorum!

Yazmak, kendini ifşa etmek hem de böyle sanal bir ortamda, biraz tuhaf yaşım bu duruma pek müsade etmese de tam bir eski kafalıyım. Yazma eyleminin kalemle kağıt olmadan olmayacağına inanırım. Tüm gelenekselliğimle bir haftadır blog da neymiş diye ortalıkta dolandım ama sesimi kimseye duyuramadım. Üstüne üstlük Öznur’la Fatma bir ton laf ettiler. Neymiş efendim beni blogdan atıp yerime Can’ı -belki gaza gelir de yazarım diye- alacaklarmış bununla yetinmeyip resmimi yayınlayıp artık onlardan olmadığımı duyurcaklarmış falan da filan da.. Bir de bugün için bana mühlet verdiler gece yarısına kadar yazdım yazdım yoksa artık onlardan olamayacaktım (ahahahah ne sanıyorlarsa kendilerini hıh! ama neyse ya öz arkadaşlarım sonuçta bir bildikleri vardır :)
Öznur -bizim grubun lideri- her şeyi bizim için düşünmüş Fatma da gereksiz ayrıntılarda ona yardımcı olmuş, tabii ben de onlara katılmazsam olmaz. İçlerinden en huylusu -huysuzun Sivas* şivesinde yaşayan kullanımı- ben olduğum için benim suyuma gidiyorlar ama az azar yemedim o Öznur’dan neyse madem blogda benimle alay edilecekmiş bana da cevap hakkı doğdu artık umuma açık istediğim gib laf sokabilirim (fazla amiyane oldu uluorta söylemiyeydim iyiydi, utandım yaa) Blogdan korkmayayım diye Öznur epey konuştu, sağolsun!

*Başlığın yazdıklarımla hiçbir alakası yok ama hep böyle havalı bir başlık atmak istemişimdir.

*Fatma’nın memleketi olması hasebiyle Sivas’ın hayatımızda çok büyük önemi var ilerleyen günlerde onları da paylaşıcağım, unutmamamız lazım!

Not: İtalik yazdım ki ne kadar huylu biri olduğum belli olsun. Böyle içimi döktüm bir mutlandım, güzelmiş bu blog işi ben her gün yazarım ki (Fatma gibi genelledim.)
Bu vesileyle tüm İslam alemine hayırlı ramazanlar diliyorum. Herkese bereketli sahurlar!
Kalemlere zeval olmasın!

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Başlamadan Biten Bir Kariyer Öyküsü


Hoca olsam edebiyat dersinde öğrencilere şöyle bir soru sorabilirdim:
“Senin için ‘sözüm redifli’ bir kaside yazacağım.” cümlesindeki mantık hatasını bulunuz. (40 p)
Öğrencilerin muhtemel cevabı şunlar olurdu:
Sözüm redifli kasidede şair kendi şiirini över. Mesela Nef’i böyle yapmıştır. Bu durumda “senin için” ifadesi mantıkla çelişir. Eğer benim için yazıyorsan güneş, kerem, gül ya da ne bileyim  -mı değül redifli bir kaside yazmalısın.
Kaside Sunan Şairler

Ve bu cevaba vereceğim not : 0 (Sıfır) Hem de cevabın üstüne boş küme işareti yaparak. Ya da insafsız hocalardan olmayayım, sonuçta öğrenci mantığını kurmuş kendince ve de açıklamış. Ama daha önemli bir mantık hatasını gözden kaçırmış : 15 (On Beş). -Çok bonkör bir hocayım.-

Gelelim mantık hatasına: Yaa yıl olmuş 2012, sen hala kaside yazıyorsun. Kaside yazan mı kaldı? Demezler mi adama, sen nerede ve hangi devirde yaşıyorsun diye?
Hadi diyelim ben günlük hayatımda kasidelerle, gazellerle eğlenen bir klasik edebiyat aşığıyım. Niye etrafımdaki insanlara kaside yazıyorum, ben o gelenekten mi geliyorum? Hangimiz Şehname okuyarak büyüdük? Mario oynamadık mı zamanında?

Diyelim ki ben tüm koşulları sağladım, Şehnamemi de okudum. Geleneğe de hâkimim. Üç dili de ustalıkla kullanıp aruz vezni ile kaside yazıyorum ve çevremdekilere böyle jestler yapıyorum. Sen kim oluyorsun, kendisine kaside yazılmayı hak eden? Padişah mısın, vezir misin? Kaldı ki 90’lı yıllarda çıkan, hala ezberimizde olan bir şarkıda demiyor mu Sibel Can:
 “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, bezirgan değil
Bu kadar güvenme hiç kendine kimse şah değil, padişah değil…” diye.
Hiç mi ders çıkarmıyoruz toplum olarak dinlediklerimizden? Ben size eleştirel bakışı, anakronizmi falan hiç öğretemedim mi? Yazık! Benim burada bulunmamın hiçbir anlamı yok artık. Hepinizi dersten bırakıyorum, ben de istifa ediyorum.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Tobb Etü Olmasaydı...


                                       (Dikkat! Bu bir felaket senaryosudur.)
·   *Kimse TOBB’u bu kadar sahiplenmezdi. Üniversitenin yakınındaki arazilerin alındığı ya da alınacağı dedikodularına kimse pirim vermezdi. En azından Tüyap  kitap fuarına giderken sahilde başıboş bir arazide “Bu arsa TOBB’a  aittir.” Tabelasını görünce arkadaşlar sanki babalarının malıymış gibi çığlık çığlığa sevinmezlerdi.


*   *TOBB logosuna kimse bu kadar sempati duymazdı. TOBB ETÜ’nün tarzını kimse benimsemezdi. Bir zamanlar Mesa Hastanesi'nin yanından geçip de cam mimarisini beğenerek bu binaya yakışan kimlik “Tobb Etü Hastanesi”, ‘şöyle ambulanslara falan da Tobb Etü logosunu da koydun mu tamamdır’ tarzında hayallere kimse kapılmazdı. (Gerçekten de daha sonra Mesa Hastanesi’ni Tobb Etü satın aldı ve Tobb Etü Hastanesi oldu.)
Armada AVM’ye gidildiğinde okulda göremediğim adamları burada görüyorum abi ya.
   B: Tobb Etü’nün ikinci kampüsü bura” şeklinde muhabbetleri kimse yapamazdı.
     * Aşti’den memleketine giderken otobüs Tobb Etü’nün önünden geçtiğinde  üniversiteyi görünce  yanındaki teyzeye amcaya hemen üniversiteyi anlatma derdine kimse girişmezdi.

·   * 3 dönem üniversitenin devam etmesinden kaynaklanan “11 ayın sultanı Tobb Etü” espirisini kimse yapamazdı.
*   Deri koltuklar, Nar, Sultan, Merdiven altı, Kort gibi buluşma yerleri olmazdı.
    *Öyle aylak aylak çimlerde oturmayalım diye Tahsin hoca (eski rektörümüz) Allah’ın her saati çimleri sulatmazdı.
*  Başkanımız Rifat Hisarcıklıoğlu’nun da bize benimsettiği görüşlerden biri olan icat çıkarma ne biliyim şirket kurma gibi şeylere kimse prim vermezdi. Örnek: “A: Turşu basmak gerek ya marketten aldıklarım hiç iyi çıkmadı. B: O zaman şöyle yapalım, ben finanse edebilirim, önce küçükten başlayıp sermayeyi kazanıp ordan yürür gideriz. A: O şekilde değil ya yemelik, kendime kadar turşu. B: Ben de şirket kuracaksın sanmıştım.” Şeklinde şirket kurmayı bakkaldan iki ekmek alıp gelmek kadar kolay bir şey gibi kimse anlatamazdı.       İtiraf edelim teoride aldığımız bilgiyi uygulayamazdık.


     *  “Okula klima takıldı” demek yerine “iklimlendirme çalışmaları nihayet bitti” diyemezdi kimse.
     * Yurdumuz olmazdı. Adres verirken önce Tobb Etü öğrenci yurdu deyip de daha sonra Tobb Etü Öğrenci Konukevi şeklinde kendini düzeltme ihtiyacı duymazdı. (5 yıldızlı otel konforunda olduğu için)
     * Yurt müdiremiz “sevgili çocuklarım” şeklinde başlayan mail atamazdı.
Kıymet bilelim arkadaşlar, ne kadar şanslıysak artık :) Ama hiçbir şey olmasa bile “Kökler ve Kanatlar” illaki olurdu. “Kökler ve Kanatlar” için bakınız : http://www.youtube.com/watch?v=XecAvePDOhk

24 Temmuz 2012 Salı

Atılgan'ın Sıkılganı: Aylak Adam



“C.” : Yusuf Atılgan’ın sıkılganı, aylak mizaçlı, bir ismin bile kendisine çok görüldüğü, boş gezenin boş kalfası işte. Düşünün bir kere böyle bir adamı romanın başkahramanı yapmış sevgili Yusuf Atılgan.
 “C.” Nasıl bir insansın sen! Hiç işi olmaz mı bir adamın, aylaklık diz boyu. Yapabildiği en iyi iş serseri serseri sevdiklerinin peşinden koşmak.  Babasından kalan paralarla kendince uğraşlar çıkarıyor işte ne biliyim restoranlara, kahvehanelere falan gidiyor bir iki bir şeyler içiyor, düşünüyor, okuyor, sinemaya gidiyor,  yine düşünüyor, aşık oluyor… Ne kadar tekdüze bir hayatı varsa artık “Keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu.” Diyor. Bence uydurduğu en güzel iş  de sokak adlarını toplamasıydı. “İki Öksüzler Sokağı adını okuduğum zaman kendi kendimi bir işe atadım. Şehrin sokak adlarını toplayacak onlar üzerinde uzun uzun düşünecektim.”
“C.” nin başından iki aşk macerası geçer de şöyle bir profesyonel aşık da olamaz hani. Gerçi o aşkı sevdiklerinin peşinden koşarak ona ulaşamayarak yaşıyor. Sevdiğine teğet geçtiği bir bölümde adamın aklı fikri önündekinin kulak kirinde de olursa ister istemez o aşk bir sorgulanır hani. “Başını sola çevirseydi onu görecekti; B’nin yüzü ondan yanaydı. Ama onun aklı fikri önündeki adamın kulağının ardındaki kirdeydi. Bu kirin biçimi onu müthiş ilgilendiriyordu. Sonunda Matisse’nin bir desenine benzetti de içi rahatladı.”
Sözünü ettiğimiz adam kulak kirini Matisse’nin bir desenine benzeten bir adam. Ama ne olursa olsun okur yazar kimliğine laf ettirmem. Kötü yazarların yasak bölgesine bile müdahale ediyor. Nedir kötü yazarların yasak bölgesi? İşte romanlardaki karakterlerin camdan olması.  Örnek: Adam sabah kalkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. “C.” işte bunlara inanamıyor. Çok afedersiniz hiç mi çişi gelmedi bunların diyor. Biz de inanamıyoruz ama ne yapalım sürekli öyle şeyler de yazılmıyor ki. Artık bu duruma “C.” Ne kadar içerlendiyse ilk hikâyesi: “Bir büyük şehrin gürültüsünde insan, kimseye sezdirmeden istediği zaman yellenebilir. O yellenemezdi” diye başlıyor. Ama bu cümlede adamın bütün hayatının gizli olduğunu kim fark edecekti ki. Bu yazıyı okuyanlar sizler hiç telaşlanmayın efendim sizler farkındasınız. Bir de hem romanı hem de bu yazıyı okumuş kimseler var ki ne mutlu onlara…
Velhasıl kelam içimizdeki “aylak adamı okumuş kişi” yi  öldürmeyelim.  Naçizane önerim yaşatmaya çalışanlara da destek olalım. “Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır, cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp, kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama ben dişlerim sağlamken ısıracağım…” Gözlerimiz sağlamken okuyalım okutalım J 

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Merhaba!

Blogda paylaşacağım ilk yayın için heyecanlıyım. Aslında değilim. İlk iki cümlem bile birbiriyle çelişirken neyi nasıl yazabilirim ki? Blog açma fikri bugün öğlen geldi aklımıza. Konu da bir arkadaşımızı (isim vermek gibi olmasın ama Esma) türlü nesnelere benzetirken bunun resimlerle desteklenmiş güzel bir formatta yazıya dökülebileceğini düşündük. Ve blog bunun için iyi fikirdi. Hangi blog sitesi (blog sitesi de ne demekse) olsun diye düşündük. Google'a "Blog aç" yazıp aratınca blogspot geldi. Ben de "Google'ın ürünüymüş, Google'ınsa iyidir, kalitelidir." diyerek son derece bilinçli olan tercihimi yapmış bulundum. Sonra isim aradık. Aradık deyince bu eylemin birden fazla kişi tarafından yapıldığını anlayabilirsiniz, nitekim doğru da anlamış olursunuz. Benimle birlikte bu eyleme eşlik eden kişi de kadim dostum -bu ifadeyi kullanmaya hep özenmiştim, mazur görün.- sadık yardımcım Fatma. Çünkü Esma'nın henüz kendisiyle dalga geçiyor gibi olacağımız bir yazıyı paylaşmak için, yani sırf bunun için blog açmaya kalktığımızdan haberi yok. Nerde kalmıştık, evet isim aradık. Ben düz adam olduğum için ve de kendi gmailimle açtığım için oznurakcali olmasını düşündüm. Sonra üçümüzün kullanacağını varsayarak vazgeçtim. Umarım varsayımım doğru olur. Sonra bir sürü isim bulduk, örnek: üç silahşörler, saftrikler, tante rosa, imdat gazi, içimizdeki irlandalı vs. vs. Neden bu isimleri bulduğumu zu belki daha sonra anlatırız. Bu isimlerin hepsi daha önce kullanılmış olduğundan önümüze çıkan ilk engelde vazgeçtik ve "Blog açmak zorunda değiliz sonuçta..." diyerek kendimizi savunduk.

Biraz önce yemek yiyince kafamız çalışmaya başladı. Bunu şurdan anladım; birbirimiz üzerinden, komiklik adına birbirimizi harcayan espriler yapmaya başlamıştık. Konuşmalarımız mantık düzleminden iyice uzaklaşıyordu. Ve kendime dedim: İşte "icat çıkarma"nın tam zamnı. Blog açma işlemine yeniden başladım ve gayet sıradan bir adresle "üç kişilik" -uckisilik.blogspot.com- ismini bulabildim. Ama iyi tarafından bakalım: Türkçe karakter olmadığı için uç kişilik diye de okunabilir. Başlığımız da "Paylaşmak İçin!" oldu. Bula bula bunu mu buldun,ya ne için olacağıdı? diye kendime söylendim biraz ama geçti.

Şimdi ise mutluyum. İlk yazımı yazıyorum. Diğer iki kişiye sürpriz olacak. Yalnız Esma'ya hemen söylersem onun hakkındaki yazımı sonsuza kadar iptal etmek zorunda kalabilirim ve blog amacına ulaşmamış  olur. Yine kendimle çelişerek yazıma son veriyorum. En son aklıma gelse de "MERHABA" diyorum.