30 Ağustos 2012 Perşembe

Burslu bir öğrenci : Aldığı belli verdiği belli


                                                               

Yaşam Mottosu: “Küçük insanlar tartışır büyük insanlar yapar.”
En sevdiği rakam: 7
Aylık geliri: 260 TL
En sevdiği kurum: Ziraat Bankası
Uğurlu taşı: Bulgur taşı
Her ayın 7’sinde: kaplan
Her ayın 17’sinde: kedi 
                                              
-          Hastalığa yakalandım.
-          Ne hastalığı ya? Ne oldu? Geçmiş olsun.
-          Boşver, anlamazsın
-          Niye anlamıyım canım hastalık, hastalıktır.
-          Bu senin bildiğin hastalıklardan değil
-          Bilmediğim hastalıklardan?
-          Evet, bu zengin hastalığı
-          Zengin hastalığı mı?
-          Evet,  zengin hastalığı. Daha önce böyle bir hastalığa yakalandığını düşünmüyorum, yakalanabilme ihtimalin de yok zaten hiç o fakir beynini  yorma.
-          Nasıl bir şey ola ki? Hayır yani sonuçta bizim de kendimize göre harcamalarımız var, Allah’a şükür.
-          Böyle uzaklaşmak istiyorlar ya, hayatın yükü onlara ağır geliyor, her şeyi bir kenera bırakıp kaçıyorlar.
-          Eee ne olmuş?
-          Ben de öyleyim işte. Kaçıp kaçıp gidiyorum, uzaklaşıyorum bir müddet. Cüzdanımı, telefonumu her şeyi evde bırakıyorum. Onların ağırlığından uzaklaşmış oluyorum.
-          İyi de nereye gidiyosun ki?
-          Öyle kafama eser giderim ben, biraz çılgın biraz umursamazım işte, iki ramazan pidesi alır gelirim eve. Yanımda ise sadece birkaç  bozuk para.


3 Ağustos 2012 Cuma

Kuleyle Konuşma Maceralarımız-1

Kuleyle konuşmak ne demektir? Önce bu sorudan başlayalım. Normalde doğrudan irtibatta olmadığımız ve bize hizmet sağlayan kişilerle doğrudan iletişime geçtiğimiz o eşsiz durumların adı "kuleyle konuşmak"tır. -bizim literatürümüzde-

İlk kuleyle konuşan kişi olduğum için bu yazıyı ben kaleme alıyorum. -kaleme almak: çok büyük bi iş yapıyormuşum gibi hissettim, yazıyorum deseydim böyle olmayacaktı.- Bir gün, değerli bir hocamız bizi "Arap Konferansı"na davet etti. Daha önce "10. Dil, Deyiş ve Yazın Sempozyumu" na yapılan davet gibi, buna da yine koşa koşa gittik. Nedense "bu tür" işlerde hep biz çağırırlar, sağolsunlar. Adını bile tam anlayamadığımız birçok "bu tür" faaliyete katılmışlığımız var.

Arap Konferansı okulun konferans salonunda oldu. Her yerde bir sürü Arap vardı, ben Arapları severim. Yani millet olarak bir sorunum yok kendileriyle. Ama o karlı, buz gibi Ankara havasında dışarda sevinç içinde koşturup, birbirlerine kar topu atıp sürekli fotoğraf çektirmeleri sinirlerimi bozmuştu. Arkadaşımın -Fatma- cümlesi beni korkuya düşürdü:

-Şimdi münasebetsiz Arabın biri eğlence olsun diye bize kar topu falan atmasın...

Kar Oynayan Araplar
Bunu düşünmekte haklıydı, çevremizde bir sürü insan sevinçle kar topu oynuyordu. Biz ise sinir ola ola, soğuktan donmuş bir şekilde bir an önce konferans salonuna yetişmeye çalışıyorduk. Allah'tan kimse bize bulaşmadı, bulaşsalardı bu gerçekten hiç eğlenceli olmazdı.

Konferansa gelelim. Konferansın resmi dili Arapçaymış. Biz de o dönem Arapça alıyoruz ama "Ene asifun cidden ale-t'tahiri" (Geç kaldığım için özür dilerim.) demekten başka pek bir şey bilmiyoruz. (Arapça dersi 8.30'daydı da...) Ama bir arkadaşım -Esma- Arapça espri yapabilecek kadar işi ilerletmişti. "İsmii Esmaa" diyordu, Araplar basıyordu kahkahayı. Esma bildiğiniz gibi "isimler" demek ve  "İsmim isimler" cümlesi Araplara bu yüzden komik geliyordu. Konferans başlarken çeviri yapılacağını duyup rahatladık. Kulaklıklarımızı aldık, yerlerimize oturduk.

Açıkçası konular benim çok ilgimi çekmemişti. En son Arap coğrafyasında yayınlanan Türk dizilerinden de bahsedilince kulaklığın kumandasını incelemeye başladım. Kumandada seçenekler vardı, İngilizce, Arapça ve Türkçe. Zaten Türkçe dinliyoruz. Arapçaya bastım ses gelmedi tabii, neyi çevirecekler zaten Arapça konuşuyorlar. Sonra dedim ki:
-Olum kafanı çalıştır, zaten konferansı dinlediğin yok. İngilizce çeviriye bas da bari listening'in gelişsin. Yanımdaki iki arkadaşıma da bu fikri söyledim. İstiflerini bozmadılar, galiba uyuyorlardı.

Bu dahiyane fikrimi hayata geçirmek için İngilizce tuşuna bastığımda önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra çevirmen İngilizce'ye çevirmeye başladı. Bir iki cümle çevirdi ve sustu. Ben de çevirmenlerin bulunduğu kabine baktım. O sırada kulaklıktan bir ses duydum:
-Do you listen to me?!
Ne yapacağımı şaşırdım. Hiç birşey yapmadım, hemen önüme döndüm. Adam tekrarladı:
-Do you listen to me?
Ben kısık sesle ve korkuyla "yeeeess" dedim ama adam tabii ki bunu duymadı. Hemen dil ayarını değiştirip Türkçe yaptım.
Yanımdaki arkadaşımı dürttüm. "Esma, bu adam bir şeyler diyor, Fatma bir şey dedi bu adam." dedim. Esma "Çeviri yapmıştır sen anlamamışsındır."dedi. "Do you listen to me?" dedi sonra da çevirmeyi bıraktı." dedim. Fatma:
-Olum sen kuleyle konuşmuşsun bildiğin dedi.
Evet kuleyle konuşmuştum. Konferans bitiminde ise kulaklıkları bırakıp hızlıca oradan uzaklaştık.
Kule


2 Ağustos 2012 Perşembe

Uluslararası Hukukla İlgili Birkaç Önemli Şey


Uluslararası Hukuk dersleri hayatıma yeni anlamlar kattı. Dersi öğrenmek için ilk girişimim çift anadala yeni başladığım zamanlarda,  o anki hevesle olmuştu. “Nasıl olsa zorunlu, alayım işte şimdi.” diyerek hiçbir şey bilmeden etmeden kendimi Tuğrul Hoca’nın karşısında buldum. Evet, amfinin en önünde oturan kızlardandım. Bir farkla: Not tutmayı bir türlü beceremiyordum. Zaten sonra kendiliğimden arkalara geçmeye başladım. Ve zaten bu dönem tekrar almak zorunda kaldım. -Bunda Hüseyin Pazarcı'nın kitabıyla ile sınava bir hafta kala tanışmamın ve bir haftada hiçbir şey olmaz diyerek kitaba dokunma gereği bile hissetmememin de etkisi olabilir.
Efsane Dersin Efsane Kitabı (Bir an önce tanışın diye söylüyorum.)

Gelelim dersin durumuna… Uluslararası hukuk başlı başına kuralları falan tam belli olmamış, icra organı bile olmayan bir sistem. -Uluslararası kelimesini yazmak bile zor rarara diye gidiyor yani- Bu icra organı meselesinin üstünde durmam lazım. İcra organı dediğimiz şey, birisi mahkemenin kararına uymadığında onun zorla da olsa bu karara uymasını sağlayan organ. Tuğrul Hoca icra organı yok diye çok üzülüyor. Devletler buna yanaşmıyormuş. Ben en kısa sürede Tuğrul Hocam için bir icra organı açayım da mutlu olsun. O üzülünce ben de üzülüyorum, bu meseleye çok içerleniyorum.
Tuğrul Hoca
Bir diğer içler acısı durum da devletlerin cezai sorumluluklarının olmayışı. Koskoca devlet yaa, ne kadar sorumsuz… Sebebi de devletin alınıp hapse atılması mümkün değilmiş. Çok komik bir gerekçe değil mi sizce de? Hapis deyince küçük düşündüklerinden hapse atamıyorlar devletleri. Oysa devletin sınırlarına tel örgü çekseler, ülkeye giriş çıkışları yasaklasalar falan… Bal gibi de olur. Hem de bunu söyleyen hukukçular, açık ceza evlerinden haberleri yok mu bunların?
Ülkelerin cezai sorumluluğu -Temsili Resim- 

                                                                       
Bir de ders esnasında Türkiye ile ilgili öğrendiğim bazı şeyler de var ki “Yok artık!” diyeceksiniz. Mesela Birleşmiş Milletler fakir ülkeler için –Yardım gören ülkeleri kusura bakmasın, fakir derken… yani biraz şey olan, hani nakitleri falan yoktur, ödenmesi gereken taksitleri vardır o ay öyle olmuştur-  bir fon oluşturmuş. Bu fon için para sağlayacak olan ülkeler belirlenmiş falan.. Türkiye de hemen para almak için fona başvurmuş. Birleşmiş Milletler de kızmış: “Yaa bi dur allasen, zaten ortalık karışık şimdi senle uğraşmayalım.” demiş. Ama Türkiye ısrar edince adamlar dayanamamışlar:

-Söylemeyelim söylemeyelim diyoruz, illa söyletiyorsunuz adamı. Bi bakın di mi başvurmadan önce, hemen para var diye gelmeyin. Yahu siz bu fonun para sağlayıcı ülkeleri arasındasınız. Asıl sizin bize para vermeniz gerektiği halde hala para istiyorsunuz. Milletin dini imanı para olmuş arkadaş, cık cık cık…

demişler. Ben bunu duyunca ülkem adına çok üzüldüm, yani böyle yüzümüze vurmak zorunda mıydılar?  Yeri gelince “Gelişmekte olan ülke, ha gayret biraz daha kassanız gelişirsiniz valla” demeyi biliyorlar da yeri geldiğinde “Gaaaayet de gelişmişsiniz, fonun sağlayıcı ülkesi bile olursunuz, aslanım benim.” diyorlar.
Bir olay daha var ki İsrail’le aynı kaderi paylaşıyoruz. Mavi Marmara olayında İsrail de Türkiye de kendisini savunurken bunun suç olup olmadı konusunda “Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi” ne atıfta bulunmuşlar. Ama kaderin cilvesine bakın ki bu anlaşmayı imzalamayan iki devlet, Türkiye ve İsrail’miş. İşte böyle de bir ülkeyiz.
Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi (Valla görsellerden aratınca ilk çıkan resim buydu.)

Türkiye’nin uluslararası hukuku pek takmadığını görünce uluslararası hukuk dersini öğrenmek için bir ara hayali ülke kurma girişimimiz de olmuştu. Belki size “Nazal N Cumhuriyeti” adlı bu ülkemizden bahsederim.