İşte tam da böyle bir bilinçle, elimize biraz para da geçince Fatoş'la ev kurma telaşına düştük. Biraz paradan kastım, üç beş aydır çalıştıklarımızdan biriktirdiklerimiz. Esma tabii rahattı, zaten evlilik hazırlığı yapıyordu ve güzel, kaliteli eşyalarıyla mutlu yuvasında yaşayacaktı.
O zamanlar Fatoş'un da benim de evlilik planlarımız olmadığından ve hatta hayatımızda biri olmadığından bir ev kurmaya karar verdik. Aslında bu aşama uzun sürdü: Ya o sırada birimiz çok iyi biriyle tanışıp bir süre sonra da evlilik planı yaparsa? Ya da bir şeyler olur da yurtdışına ya da şehir dışına taşınmak zorunda kalırsa?
Ben dedim ki "Ya Fatoş saçmalama, en yakın arkadaşı evlenen insan ya da iyi bir iş bulup gitmiş bir insan bekar evimiz ne olacak diye mi düşünür?" Ben böyle de deyince Fatoş iyice işkillendi: "Sen kesin evlenip gidersin ben de bu kadar eşyayla tek başıma kira öderim."
Bunun üzerine ev arkadaşlığı sözleşmemize evden ilk giden aleyhine bir madde eklendi:
Md. 58: Evden Ayrılmaya İlişkin Düzenlemeler
a) Eğer evde yaşayanlardan biri herhangi bir sebeple evden kalıcı olarak giderse, ayrıldığı ay itibarıyla içinde bulunulan yılın son ayına kadar kiranın yarısını ödemeye devam etmekle yükümlüdür.
b) Evden ilk ayrılan kişi ortak eşyalar üzerinde hak iddia edemez. Ancak ev kurulmadan önce kendisine ait olduğu halde eve yerleşilmesinden itibaren ortak kullanıma girmiş eşyaları üzerinde hak sahibidir. (Bu kapsama giren bir tek benim ekmek kızartma makinem var.)
c) Evden ayrılan kişi ayda en az bir defa kalan kişiyi 24 saatten az olmamak koşuluyla ziyaret etmekle yükümlüdür.
d) İşbu maddede geçen kurallardan birinin veya birkaçının ihlali, uzun süreli küslük sebebidir.
Böylelikle ikimiz de birbirimizi sağlama alıp ev kurma işine giriştik.
Fatoş bütün ev kurma sürecinde "Öznur biz Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağındayız daha" diyerek psikolojimi bozsa da genel olarak uyumlu bir süreç geçirdik.
Önce ev baktık, hayalimizdeki semtlerden yavaş yavaş uzaklaştıktan sonra hayalimizdeki evlerden de uzaklaştık. Sonunda Kolej'de metroya yürüme mesafesi diye eski ama katta olduğundan güvenli bir ev tutuk. Yürüme mesafesi dediysek öyle evin önünden metro geçmiyor, en az 15 dakika. Ama Fatoş'la üzerimizde aşırı bir iyimserlik var, ne güzel bize de spor olur deyip sırıtıyoruz.
Arabamız olmadığından eşya seçmek için uzak yerlere bir de mesaiden dolayı mecburen haftasonu gitmek gerekiyor ki bu aslında onca eşyayı seçip almak için çok kısıtlı bir zaman. Bazı şeylere de internetten bakıyoruz. Sonra benim aklıma dahiyane bir fikir geldi:
-Fatoş neden evin bütün eşyalarını internetten almıyoruz?
+Koltukları, beyazeşyaları bile mi?
-Neden olmasın, ölçüleri yazıyor zaten.
+Oha süper fikir.
Tabii heyecanla oturduğumuz yerden ürünlere bakmanın tadını çıkarıyoruz. Bu sırada da hem beğendiğimiz hem de iyi bir şey almanın bütçemizi ziyadesiyle aştığını fark ediyoruz. Ailelerimiz gerekli maddi desteği sağlayacaklarını söylemişlerdi ama biz ergen gibi gurur yapıp yetişkin insanlar olduğumuzu kanıtlamak için onlardan para kabul etmeyeceğimizi söylemiştik. Onların "hediye" tekliflerini de "Hediye olarak borcam getirin sadece" diyerek geri çevirmiştik. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Mecburen çok da kaliteli olmayan ama eli yüzü düzgün duran eşyalar aldık. Bu aşamada Fatoş çok üzüldü: "Öznur biz neden eşyalara bakarken ucuzdan pahalıya sıralayıp en ucuzlarından alıyoruz?" deyip durdu. Ben de onu hep "Evlenirken pahalıdan ucuza sıralayacaksın, o günler de gelecek. Hatta internetten değil, aylarca gezip dolaşıp istediğin mağazadan istediğini alacaksın. Güzel günler gelecek." diyerek teselli ettim. Aileden para isteme seçeneğini arada gündemimize alsak da hemen vazgeçiyorduk. Fatoş'a göre aileden bağımsız ve yetişkin olmanın üç temel şartı vardı:
1-Kendi paranı kazanmak.
2-Kendi evinde yaşamak (Bu evlilikle ya da kendi paranla ev kurarak mümkündü.)
3-Araba sahibi olmak.
Buna ben de katılıyordum. Bunları birbirimize söyledikçe gaza gelip araba alma planları da yapıyorduk ama o koşullarda 1 yıl para biriktirsek ancak Doğan SLX alabileceğimizden bu şartı sonraya erteliyorduk.
Bir sitenin diğerlerinden daha hesaplı olduğunu gördük ve bütün eşyalarımızı seçip sepete ekledik. Ürünler demonte gelecekti ama ne güzel eğlenceli olur, birlikte kurarız haftasonu diyorduk ve önemsemiyorduk. Bilmemkaç bin lirayı da havale ettik ve eşyalarımızın gelmesini beklemeye başladık.
Tabii biz sanıyoruz ki o kadar eşya (koltuk takımları, yataklar, dolaplar, beyazeşya) hepsi tek seferde kamyonla falan gelecek, eve getirecekler sonra da biz kuracağız. Müşteri hizmetlerini arayıp ürünlerin ne zaman getirileceğini sorduğumuzda ise "her birinin üretici firmasının ayrı olduğu, üretildikten sonra bize o üretici firmaların kargo ile göndereceği" söylendi. Bu demek oluyordu ki bir ayı aşın bir süre boyunca bizim eve farklı kargo firmalarıyla günde birkaç defa ürün gelecekti. Ve biz çalışıyor olduğumuzdan bizi evde bulamayıp şubeye geri götürecekti. Peki onları nasıl şubeden eve getirecektik, koskoca koltuk takımını mesela. Taksiye sığmaz, elde taşınmaz. En önemli noktayı hiç hesaplayamamıştık.
Çözüm yoktu, kargo gelmeden yarım saat önce arayacaktı, ben işten bir saatliğine izin alıp eve gidip kargoyu alacaktım ve işe geri dönecektim.1 ay boyunca bazen öğle arası bazen haftasonuna denk gelmesi dışında sürekli izin de alınmazdı ama gittim hocama söyledim. O da izin verdi sağ olsun. 1 ay boyunca kargolarla mücadelem ve gerilimli süreç başka bir yazının konusu ama sonunda eşyaları tamamladık. Ama bir tane olayı anlatmadan geçemeyeceğim:
Kargo firmasına eşya gelmeden yarım saat önce haber vermesini söylüyoruz, artık onlar da alıştılar hepsi haber veriyor ama ellerindeki kayda göre. Yani kargo paketinin büyüklüğüne bakma imkanları olmuyor. Büyük bir kargo değilse iş çıkışı elime alıp taşıyabilirim mesela ama bilemiyorum. İşte bir gün çalışırken çok önemli bir işin ortasında kargodan aradılar kargonuz var yarım saate gelecek diye. Ben de kargo beklemiyorum, önemli şeyler var ama kargoda görünmüyor. Yine de büyük bir şey gelmişse diye riske de atamıyorum. Kalktım acele acele gittim. İşe de hemen dönmek için koşarak gittim neredeyse, öğle aramı zaten gözden çıkardım, açım. Eve varınca biraz sonra kargo geldi, küçücük bir paket. Biz bu kadar küçük pakette gelecek bir şey sipariş vermedik diyorum ama üzerinde benim ismim yazıyor. Meğerse o alışveriş sitesi bize jest yapıp lokum göndermiş. O kadarrrrrr gıcık oldum ki alıp lokumu kafalarına geçirmek istedim. Hem ne alaka mobilya sitesiyle lokum diye ayrı sinirlendim. Akşam Fatoş'la paketi açtık, eşantiyon diye beş on lokum koymuşlar bir de pakete. Benim işim aksadı, yoruldum, aç kaldım o lokum için. Sinirli sinirli yedik sonra.
Eşyalar geldi, bu defa da eğlenceli kurulum hikayesinin yalan olduğunu gördük. Bütün gün uğraşıp tek bir masa kurunca iki usta tutup bütün eşyaları kurdurduk.
Sonunda başımızı sokacak, işyerinden üst olmasa da bizimle aynı seviyede çalışanları davet edebileceğimiz bir yuvamız olmuştu. Sürekli "Ya bu evi biz kurduk beee, kimse yoktu bee, ikimiz yaptık her şeyini" deyip duruyor, uyduruk sandalyelerimizi, pilesiz perdelerimizi bile aşırı seviyorduk.
Evden ilk ayrılan Samsun'a ÖYP ile giden Fatoş oldu ve sözleşme maddelerine uymayacağını, maddelerin kedisini değil yalnızca beni bağladığını söyledi. Ev arkadaşlığı sözleşmemiz İngiltere anayasası gibi yazılı olmadığından ben hemen ikna oldum ve maddeleri yürürlüğe koymadım.
*****
(1 yıl sonra)
Fatoş: Evlendi, eşyalarını en güzelinden seçip Amerikan mutfaklı güzel bir evde yaşamaya başladı.
Öznur: Evlendi, eşyalarını özel yaptırıp, merkezi bir yerde yeni bir evde yaşamaya başladı.
Esma: Zaten evliydi, ev sahibi cam balkon yapmıyor diye bahane edip kocasına ev aldırdı. Dev balkonlu, geniş, lüks bir evde hayatına devam ediyor. (Üstadımız, en ileri görüşlümüz, eline su dökemeyeceğimiz, saygılar...)
