Sene
2009 (Birleşik kitabevini, 339 halk otobüsünü, servis güzergâhlarını
bilmediğimiz günler)
Öznur
ve ben, 19 yaşımızın verdiği havailikle birinci sınıfta olmanın verdiği safça
(normalden ziyade bir saflık, salaklık sınırına daha yakın) düşüncelerle
Ankara’nın o insanı uyuşturan güneşinin altında Fatma’ya bakıyoruz. Edebiyat
dersi için kitap almalıyız ama Kızılay’a gidip gelmek işkencelerin en büyüğü.
Birinci sınıfız ya özgüven sıfır cesaret edip servis saatlerini soramıyoruz.
Otobüsle gitmeyi aklımızın ucundan geçiremeyiz. Fatma yanımızda ya onun
uğursuzluğuyla her zaman yarım saatte bir geçen otobüsler Söğütözü’ne uğramaz.
Metroya yürüsek bu güneşin altında elimizde bir sürü kitapla çok zor…
Fatma’nın
gözleri parlar işte o an Öznur’la bende de müthiş bir aydınlanma meydana gelir.
Sonuçta Fatma 21 yaşının verdiği aklıselimlikle bizi çekip çeviren, zekice
esprileriyle güldüren-düşündüren her daim önerileriyle, tavsiyeleriyle,
nasihatleriyle ilham kaynağımız, velinimetimiz kısacası iyi ki yanımızda, iyi
ki bizi seçti J
F.Ç:
Kitapları A.Ş.T.İ(Ankara şehirlerarası terminal işletmesi)’den alalım, ben
görüyorum hep insanlar kitap alıyor. (Fatma “ben görüyorum hep insanlar…”
kalıbını babasından genetik yollarla almıştır.)
Ö.A:
Aaa çok iyi fikir.
E.U:
(ses yok- henüz özgüveni bir embriyonunki kadar)
Neyse
düştük yollara içimizdeki tarifsiz mutlulukla yol çabucak geçti. Aşti’deki
çığırtkanları duymadan ilerlemeye çalışıyoruz. Neredeyse bizi ikna edip
Kırıkkale’ye göndereceklerdi. Kitap tezgâhlarına yaklaşıyoruz. Öznur kitap
listemizi çıkarıp soruyor:
Araba
Sevdası, İntibah, Küçük Şeyler, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Karabibik vs bir
düzine kitap sayıyor.
Satıcı:
Olmaz mı abla var tabii kaç tane lazım size?
Ö.A:
Üçer tane alacağız.
F.Ç:
Tanesi ne kadar bunların?
Satıcı:
Abla o elindeki 2 buçuk lira diğerleri 1 lira
F.Ç:
Hımm tamam bu kalsın diğerlerini alalım.
E.U:
(Heyecanla yemek tarifi kitaplarına bakmaktadır. Uzun sürmez, Öznur’un
dürtmeleriyle edebiyat kitaplarına döner.)
Elimizde
kitaplarla Söğütözü’nün yolunu tuttuk. Üçümüzde dehşet şekilde mutluyuz. Hem Kızılay’a gidip yorulmadık hem de çok
kârlı bir alışveriş yaptık. Birbirimize ne iyi bir iş yaptığımızı anlatarak
yürüyoruz.
Ö.A:
Ne güzel yaa çok ucuz kitaplar, korsan da değil.
E.U:
Ya korsansa bandrol (denetim pulu) yok.
Ö.A:
Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin bilmem
kaçıncı maddesinin bilmem kaçıncı fıkrasına göre bazı hallerde bandrol
kullanılması eser veya hak sahiplerinin isteğine bağlıdır. Bu kitaplarda da
bandrol kullanılmasına gerek yok. Bunlar korsan değil.
F.Ç:
Ohaaa nasıl biliyorsun bunları.
Neyse
döndük evimize bir güzel de okuduk kitapları. Saman kâğıda basılı, cildi kötü
olsa da çok karlı bir alışverişti, halimizden çok memnunduk. Kitapların nitelik
olarak kalitesizliği kapaklarından belliydi. Bizi üzen tek nokta buydu. İleride
hoca olunca modern edebiyat dersleri verirken bu kitapları kullanamazdık.
Firdevs hocanın kitaplarını düşündük sonuçta hepsi kaliteliydi. Hoca olunca
yenilerini alırız diye düşündük.


Derste
sunum yapmamız gerekiyordu. Fatma’nın sunumu ilk sunumlardandı. Samipaşazade
Sezai’nin Küçük Şeyleri’yle ilgili bir sunum yapacaktı. Kitabı okudu,
hazırlandı. Her şey yolundaydı. Fatma kitaptaki hikâyelerle ilgili sırasıyla
değerlendirmelerde bulundu. Kitaptaki yedi öykü bitmişti. Sunum bitti diye
düşünüyorduk. Hoca son değerlendirmeleri yapıyordu ama Fatma sunumu bitirmemişti.
F.Ç:
Hocam devam edeyim mi? Mesnevi’den Seçmeler kaldı.
F.C.Y:
(şaşırarak) Şaka yapıyorsun değil mi Fatma?
F.Ç:
(anlatmaya hazır, şaşkın) Evet hocam ya saçmalamışlar buraya Mesnevi’den
Seçmeler diye bir bölüm de eklemişler tabii anladım kitapla alakası olmadığını.
J
Anlamamıştı
işte nasıl anlasındı? Dersten sonra üçümüz oturup parıltı yayıncılığa şikâyet
maili attık ama gönderemedik, üzerindeki adres yanlıştı.
Bir
anımız veya hatıramız da böyle geçmişti…
