4 Kasım 2017 Cumartesi

Osmanlıca ve Somun Ekmek Üzerine

Bloğumuzu takip edenlerin bildiği gibi hareketli bir lisans dönemi yaşadık. Hareketten kastım, başımıza her gün yeni bir rezilliğin gelmesi, her gün biri tarafından yanlış anlaşılmak, her gün yine de aptal bir mutlulukla derslere gitmekti. Şimdi üstünden zaman geçmiş olduğundan buradan bakınca sevimli geliyor ancak o zamanlar bazen o kadar bunalıyordum ki "Her gün okula rezil olmaya geliyorum, bari bugün bir aksilik çıkmasa" diyordum ve o gün hiç aksilik çıkmasa bile  en azından Osmanlıca dersinde bir kelimeyi okuyamayıp ya da çok alakasız bir şekilde okuyup insanların bana gülmesi gibi küçük bir rezillik yaşanıyordu.

Normalde Osmanlıca derslerinde aslında iyiydim ama bir şekilde metindeki en karmaşık yer bana denk gelirdi. Bir defasında Aşıkpaşa Tarihi'nden bir yer okuyoruz. O tarihte yazılmış bir eserde şimdi kullanmadığımız kelimeler olabiliyor ya da şimdi kullandığımız kelimeler farklı bir anlamda kullanılabiliyor. Okurken okurken bir kelime geldi. Duraksadım, herhalde yanlış okuyorum dedim. (Aslında kelime çok basit yazılmış, doğru okuduğumdan eminim.) Ben duraksayınca herkesin dikkati metne kaydı ve pür dikkat söyleyeceğim söze odaklandı. Ama yazan kelime argo, hatta baya baya küfür. Düşünüyorum ki "Koskoca Aşıkpaşam, ayıp etmişsiniz, neye kızdınız da böyle yazdınız?" ama bir taraftan da "Tarihi metinde bu kelimenin ne işi var?" diye de düşünüyorum ve kesin yanlış okuyorum diyorum. Ama o kadar kolay ve yanlış okumama ihtimal yok ki, bir şey de diyemiyorum. En sonunda "Hocam burada basım hatası mı var?" dedim. Tabii herkes yazanı okuduğundan kahkahayı bastı. Hoca da güldü. Sonra dedi ki o kelime o dönemde araç- gereç anlamında kullanıyordu dedi. Anlamı o şekilde düşünün dedi ve bana da cümleyi baştan al dedi. Hocaya içten içe kızdım tabii, "Hocam ne uzatıyorsunuz, o cümleyi de anlamayıverelim yani illa 30 kişinin içinde töbe estağfurullah..." diye içimden söylenerek cümleyi baştan aldım.  Maalesef ki olgun olmayan ve tarih bilimine saygıları sıfır olan sınıf arkadaşlarım yine ben okurken kahkaha attı. Ben ise hiç üstünde durmadan konuyu değiştirmek için hızlı hızlı diğer cümleye geçip konuyu değiştirmek için başka bir kelimenin anlamını sordum. Tabii kelime anlamı sorunca Hocamız bizim sözlük kullanmamızı teşvik etmek için hemen "Evet ne yapıyoruz, hemen Develioğlu'nun sözlüğüne açıp bakıyoruz. Belki başka anlamları da vardır, bir de Kamus-ı Türki'den bakıyoruz." dedi. O dönemde her iki sözlüğü (ikisi de çok kalın) Osmanlıca kitabını ve o hafta okuyacağımız metnin kitabını derse getirmek zorunluydu. İlk iki hafta herkes bunları getirdi. Sonraki haftalarda elimizde koca koca kitaplarla okulda dolaşmaktan o kadar yorulmuştuk ki hocayla pazarlığa giriştik. Üç kişilik bloğumuzun en sempatiği Fatoş, pazarlık için masaya oturdu.

+Hocam bu kadar kitabı taşıyoruz, genç yaşta kamburumuz çıkacak, çok yoruluyoruz.

-Siz Tobb yurdunda kalmıyor musunuz? Zaten üstgeçitten geçip okula geliyorsunuz. 3 dakika ancak yürüyorsunuz bu kitaplarla.

Hoca çetin ceviz çıkmıştı. Fatoş hemen yeni argümanlar bulmalıydı.

+Hocam ama sonrasında da hep elimizde taşıyoruz, akşam yurda dönene kadar hep elimizde. Bir de diğer derslerin de kitapları oluyor. Hepsi birlikte çok ağır oluyor.

-Okulda dolaplarınız yok mu? Oraya bırakın dersten sonra.

Hocanın okulun yurdunda kaldığımız bilmesi, okulda dolaplarımızın olduğunu bilmesi elimizi iyice zayıflatıyordu. Bu kadar sistemi bilen Hocayla pazarlık yapmak gittikçe zorlaşıyordu. "Aaaa aynı Amerinkan filmlerindeki gibi okulda dolap mı varmış?" diye bir heves öğrenci işlerine koşa koşa gidip aldığımız, "Okulda dolabımız var, çok havalı aynı Amerikan gençlik filmlerindeki gibi" diye sağa sola anlattığımız ama alışkan olmadığımızdan pek de kullanamadığımız bu dolaplar şimdi pazarlıkta işimizi zorlaştırıyordu.

Fatoş Hocayı fikrinden vazgeçiremeyeceğini anlayıp "Hocam bari tek sözlük getirelim" diyerek kitap sayısını azaltmaya çalıştı. Sonuçta ders kitabı ve okunacak metnin kitabını getirmeyelim diyemezdi. Bari sözlüklerden biri olmasın, kar kardır diye düşünüyordu. Ama Hoca "Bazen birinde aradığımız kelime olmuyor" diyerek ikisini de zorunlu tuttu. Bu kez Fatoş daha da bastırdı:

+Hocam mesela biz üçümüz birer tane  sözlük getirsek, yani 6 sözlük yerine 2 sözlük taşımış oluruz. Dönüşümlü taşırız, hep birlikte bakarız. Zaten Hocam biz kardeş gibiyiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Sözlüklerimizi de paylaşsak olmaz mı?

Bu kez zafere çok yakındık. Hoca biraz düşünmüştü, ona da mantıklı gelmişti. Ama sonunda "Olmaz" dedi. "Her birinizin Osmanlıca sözlükte kelime bulmayı, yazılışını, anlamını okumayı öğrenmeniz lazım. Konu kapanmıştır, sözlükler gelecek."

Hocamız, Hoca olmasının verdiği otoriteyle bizi püskürtmüştü. Biz de asi öğrenciler olmadığımızdan "Aman ne olacak ya götürmeyiverelim bu hafta da" diyemiyor, Hocanın her dediğini yapıyorduk. Ertesi hafta parlak bir fikir bulduk.

Bütün sözlükleri (üçümüzün toplam 6 tane yapıyordu), Osmanlıca kitaplarını, okunacak metnin bulunduğu kitapları, defterleri, başka derslerin kitaplarını hepsini bir tekerlekli valize doldurduk. Okula valiz çeke çeke ve mutlu bir şekilde giderken herkes "Memlekete mi gideceksin?" diye valiz kimin elindeyse ona soruyordu. Tabii içinde sözlük taşıdığımızı duyunca dalga geçiyorlardı ama bizim tatlı canımız yorulmasın yeter. Derse geldik, valizi açıp kitapları çıkardık. Herkes güldü ama bence çok mantıklıydı. Sonra herkesin aklında "Acaba biz de mi üç kişi birleşip valize girsek?" düşüncesi oluştu.

Yani kısacık yurt ve okul arasındaki yolu da bir rezilliğe dönüştürebilmiştik. Ama bu ilk değildi. Bir defasında dersten çıkmış, okulun biraz ilerisindeki büfeden iki somun ekmek almış ve üstgeçite doğru yürüp, üst geçidin sonunda karşımıza çıkan huzurlu yurdumuzda ne yemek yapsak diye düşünerek gidiyorduk. Elimizdeki somun ekmekler de şeffaf poşetin içerisinde. Tam o esnada az önce dersinden çıktığımız Hocamız aradı ve bir sebepten (şu an hatırlamıyorum) "Şu nolu derslikte Göktürkçe dersindeyiz. Okuldan çıkmadıysanız gelebilir misiniz?" dedi. "Tam okulun önündeydik Hocam, hemen geliyoruz" dedik. Ben Fatoş'a dedim ki:

+Fatoş ekmeği ne yapıcaz? Derse ekmekle mi gidicez?
-Acaba yurda bırakıp gelsek mi hemen?
+Ya şimdi git-gel uğraşmayalım, bir de Hoca hemen çağırdı.
-Ekmekle gidelim, ne olacak ki?
+Olur mu ya, elimizde iki somun ekmek, bir de şeffaf poşette...
-Niye olmasın, sanki Hoca ekmek yemiyor mu? İsterlerse bölüp ikram da ederiz.
+Ekmek yiyor tabii ama derse elinde ekmek poşetiyle gelmiyor.
Böyle tartışa tartışa en sonunda girişteki deri koltuklara bırakmayı düşündük. Fatoş aslında endişeliydi:
+Öznur, ya ekmeğimizi yerlerse...
-Üfff saçmalama Fatoş, kim yiyecek ya. Hadi koy şuraya. Yerlerse de bi daha alırız.
+Ekmek kalır mı sence biz oradan gelene kadar, elimizde alıp götürelim işte. Bunda utanacak ne var?
-Fatoş herkes güler. Bırakalım işte uzatma.
Poşeti girişteki deri koltukların üzerine bıraktık. Tam uzaklaşıyorduk ki güvenlik görevlisi seslendi.
-Pardooon, bakar mısınız, bu ekmekler sizin mi?
+Evet bizim.
-Buraya ekmek bırakamazsınız. Bunu almanız gerekiyor.
+Niye ki, nesi var ekmeğin, zaten biz derse katılmıycaz. Hoca bi çağırdı muhtemelen çok uzun sürmez hemen geliriz.
-Maalesef bırakamazsınız.
+O zaman sizde kalsın, biz 15 dakikaya alırız.
-Emanet alamıyoruz, üzgünüm.
Mecburen elimizde ekmeklerle derse gittik. Yine güldüler ama olsun. Akşam yurda döndüğümüzde karnımızı doyurduk sonuçta.

Tabii bir de üç genç kızın iki somun ekmek yemesi de çok üzücüydü. Biz hiç yurttaki diğer kızlar gibi kepekli, çavdarlı ekmek falan almazdık. Mesela kahvaltıda menemene banmalık beyaz somun ekmek harika olurdu. Çok yiyince de yaşlılar gibi "Bu meret de taze taze, yediriyor kendini" diye şakalaşırdık. Hiçbir zaman çıtı pıtı, zayıf kızlar olamamıştık ama "Bizde şişman neşesi var, zayıflasak mutsuz oluruz" diyerek kendimizi teselli ediyorduk. Yani, üç kişiydik ve mutluyduk.

7 Mart 2017 Salı

Bir Hayatta Kalma Mücadelesi Olarak Eve Çıkma

Mezun olmakla evlenmek arasında geçen süre barınma olarak bir ara formdur. Öğrenciyken zaten kötü evlerde ya da yurtta yaşamışsınızdır. İş hayatına başlayıp elinize biraz para geçince ve eve davet ettiğiniz kitle sefil öğrenciler değil de "bilmemkim hanım" diye bahsettiğiniz iş arkadaşlarınız olmaya başlayınca öğrenci evi gibi döşenmiş bir evde yaşayamayacağınızı bilirsiniz.

İşte tam da böyle bir bilinçle, elimize biraz para da geçince Fatoş'la ev kurma telaşına düştük. Biraz paradan kastım, üç beş aydır çalıştıklarımızdan biriktirdiklerimiz. Esma tabii rahattı, zaten evlilik hazırlığı yapıyordu ve güzel, kaliteli eşyalarıyla mutlu yuvasında yaşayacaktı.

O zamanlar Fatoş'un da benim de evlilik planlarımız olmadığından ve hatta hayatımızda biri olmadığından bir ev kurmaya karar verdik. Aslında bu aşama uzun sürdü: Ya o sırada birimiz çok iyi biriyle tanışıp bir süre sonra da evlilik planı yaparsa? Ya da bir şeyler olur da yurtdışına ya da şehir dışına taşınmak zorunda kalırsa? 

Ben dedim ki "Ya Fatoş saçmalama, en yakın arkadaşı evlenen insan ya da iyi bir iş bulup gitmiş bir insan bekar evimiz ne olacak diye mi düşünür?" Ben böyle de deyince Fatoş iyice işkillendi: "Sen kesin evlenip gidersin ben de bu kadar eşyayla tek başıma kira öderim."

Bunun üzerine ev arkadaşlığı sözleşmemize evden ilk giden aleyhine bir madde eklendi:

Md. 58: Evden Ayrılmaya İlişkin Düzenlemeler
a) Eğer evde yaşayanlardan biri herhangi bir sebeple evden kalıcı olarak giderse, ayrıldığı ay itibarıyla içinde bulunulan yılın son ayına kadar kiranın yarısını ödemeye devam etmekle yükümlüdür.
b) Evden ilk ayrılan kişi ortak eşyalar üzerinde hak iddia edemez. Ancak ev kurulmadan önce kendisine ait olduğu halde eve yerleşilmesinden itibaren ortak kullanıma girmiş eşyaları üzerinde hak sahibidir. (Bu kapsama giren bir tek benim ekmek kızartma makinem var.)
c) Evden ayrılan kişi ayda en az bir defa kalan kişiyi 24 saatten az olmamak koşuluyla ziyaret etmekle yükümlüdür.
d) İşbu maddede geçen kurallardan birinin veya birkaçının ihlali, uzun süreli küslük sebebidir.

Böylelikle ikimiz de birbirimizi sağlama alıp ev kurma işine giriştik. 
Fatoş bütün ev kurma sürecinde "Öznur biz Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağındayız daha" diyerek psikolojimi bozsa da genel olarak uyumlu bir süreç geçirdik. 

Önce ev baktık, hayalimizdeki semtlerden yavaş yavaş uzaklaştıktan sonra hayalimizdeki evlerden de uzaklaştık. Sonunda Kolej'de metroya yürüme mesafesi diye eski ama katta olduğundan güvenli bir ev tutuk. Yürüme mesafesi dediysek öyle evin önünden metro geçmiyor, en az 15 dakika. Ama Fatoş'la üzerimizde aşırı bir iyimserlik var, ne güzel bize de spor olur deyip sırıtıyoruz.

Arabamız olmadığından eşya seçmek için uzak yerlere bir de mesaiden dolayı mecburen haftasonu gitmek gerekiyor ki bu aslında onca eşyayı seçip almak için çok kısıtlı bir zaman. Bazı şeylere de internetten bakıyoruz. Sonra benim aklıma dahiyane bir fikir geldi: 

-Fatoş neden evin bütün eşyalarını internetten almıyoruz? 
+Koltukları, beyazeşyaları bile mi?
-Neden olmasın, ölçüleri yazıyor zaten.
+Oha süper fikir.

Tabii heyecanla oturduğumuz yerden ürünlere bakmanın tadını çıkarıyoruz. Bu sırada da hem beğendiğimiz hem de iyi bir şey almanın bütçemizi ziyadesiyle aştığını fark ediyoruz. Ailelerimiz gerekli maddi desteği sağlayacaklarını söylemişlerdi ama biz ergen gibi gurur yapıp yetişkin insanlar olduğumuzu kanıtlamak için onlardan para kabul etmeyeceğimizi söylemiştik. Onların "hediye" tekliflerini de "Hediye olarak borcam getirin sadece" diyerek geri çevirmiştik. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Mecburen çok da kaliteli olmayan ama eli yüzü düzgün duran eşyalar aldık. Bu aşamada Fatoş çok üzüldü: "Öznur biz neden eşyalara bakarken ucuzdan pahalıya sıralayıp en ucuzlarından alıyoruz?" deyip durdu. Ben de onu hep "Evlenirken pahalıdan ucuza sıralayacaksın, o günler de gelecek. Hatta internetten değil, aylarca gezip dolaşıp istediğin mağazadan istediğini alacaksın. Güzel günler gelecek." diyerek teselli ettim. Aileden para isteme seçeneğini arada gündemimize alsak da hemen vazgeçiyorduk. Fatoş'a göre aileden bağımsız ve yetişkin olmanın üç temel şartı vardı:

1-Kendi paranı kazanmak.
2-Kendi evinde yaşamak (Bu evlilikle ya da kendi paranla ev kurarak mümkündü.)
3-Araba sahibi olmak.

Buna ben de katılıyordum. Bunları birbirimize söyledikçe gaza gelip araba alma planları da yapıyorduk ama o koşullarda 1 yıl para biriktirsek ancak Doğan SLX alabileceğimizden bu şartı sonraya erteliyorduk.

Bir sitenin diğerlerinden daha hesaplı olduğunu gördük ve bütün eşyalarımızı seçip sepete ekledik. Ürünler demonte gelecekti ama ne güzel eğlenceli olur, birlikte kurarız haftasonu diyorduk ve önemsemiyorduk. Bilmemkaç bin lirayı da havale ettik ve eşyalarımızın gelmesini beklemeye başladık.

Tabii biz sanıyoruz ki o kadar eşya (koltuk takımları, yataklar, dolaplar, beyazeşya) hepsi tek seferde kamyonla falan gelecek, eve getirecekler sonra da biz kuracağız. Müşteri hizmetlerini arayıp ürünlerin ne zaman getirileceğini sorduğumuzda ise "her birinin üretici firmasının ayrı olduğu, üretildikten sonra bize o üretici firmaların kargo ile göndereceği" söylendi. Bu demek oluyordu ki bir ayı aşın bir süre boyunca bizim eve farklı kargo firmalarıyla günde birkaç defa ürün gelecekti. Ve biz çalışıyor olduğumuzdan bizi evde bulamayıp şubeye geri götürecekti. Peki onları nasıl şubeden eve getirecektik, koskoca koltuk takımını mesela. Taksiye sığmaz, elde taşınmaz. En önemli noktayı hiç hesaplayamamıştık. 

Çözüm yoktu, kargo gelmeden yarım saat önce arayacaktı, ben işten bir saatliğine izin alıp eve gidip kargoyu alacaktım ve işe geri dönecektim.1 ay boyunca bazen öğle arası bazen haftasonuna denk gelmesi dışında sürekli izin de alınmazdı ama gittim hocama söyledim. O da izin verdi sağ olsun. 1 ay boyunca kargolarla mücadelem ve gerilimli süreç başka bir yazının konusu ama sonunda eşyaları tamamladık. Ama bir tane olayı anlatmadan geçemeyeceğim:

Kargo firmasına eşya gelmeden yarım saat önce haber vermesini söylüyoruz, artık onlar da alıştılar hepsi haber veriyor ama ellerindeki kayda göre. Yani kargo paketinin büyüklüğüne bakma imkanları olmuyor. Büyük bir kargo değilse iş çıkışı elime alıp taşıyabilirim mesela ama bilemiyorum. İşte bir gün çalışırken çok önemli bir işin ortasında kargodan aradılar kargonuz var yarım saate gelecek diye. Ben de kargo beklemiyorum, önemli şeyler var ama kargoda görünmüyor. Yine de büyük bir şey gelmişse diye riske de atamıyorum. Kalktım acele acele gittim. İşe de hemen dönmek için koşarak gittim neredeyse, öğle aramı zaten gözden çıkardım, açım. Eve varınca biraz sonra kargo geldi, küçücük bir paket. Biz bu kadar küçük pakette gelecek bir şey sipariş vermedik diyorum ama üzerinde benim ismim yazıyor. Meğerse o alışveriş sitesi bize jest yapıp lokum göndermiş. O kadarrrrrr gıcık oldum ki alıp lokumu kafalarına geçirmek istedim. Hem ne alaka mobilya sitesiyle lokum diye ayrı sinirlendim. Akşam Fatoş'la paketi açtık, eşantiyon diye beş on lokum koymuşlar bir de pakete. Benim işim aksadı, yoruldum, aç kaldım o lokum için. Sinirli sinirli yedik sonra. 

Eşyalar geldi, bu defa da eğlenceli kurulum hikayesinin yalan olduğunu gördük. Bütün gün uğraşıp tek bir masa kurunca iki usta tutup bütün eşyaları kurdurduk.

Sonunda başımızı sokacak, işyerinden üst olmasa da bizimle aynı seviyede çalışanları davet edebileceğimiz bir yuvamız olmuştu. Sürekli "Ya bu evi biz kurduk beee, kimse yoktu bee, ikimiz yaptık her şeyini" deyip duruyor, uyduruk sandalyelerimizi, pilesiz perdelerimizi bile aşırı seviyorduk.

Evden ilk ayrılan Samsun'a ÖYP ile giden Fatoş oldu ve sözleşme maddelerine uymayacağını, maddelerin kedisini değil yalnızca beni bağladığını söyledi. Ev arkadaşlığı sözleşmemiz İngiltere anayasası gibi yazılı olmadığından ben hemen ikna oldum ve maddeleri yürürlüğe koymadım. 

*****
(1 yıl sonra)

Fatoş: Evlendi, eşyalarını en güzelinden seçip Amerikan mutfaklı güzel bir evde yaşamaya başladı.

Öznur: Evlendi, eşyalarını özel yaptırıp, merkezi bir yerde yeni bir evde yaşamaya başladı.

Esma: Zaten evliydi, ev sahibi cam balkon yapmıyor diye bahane edip kocasına ev aldırdı. Dev balkonlu, geniş, lüks bir evde hayatına devam ediyor. (Üstadımız, en ileri görüşlümüz, eline su dökemeyeceğimiz, saygılar...)