13 Aralık 2015 Pazar

Avrupa'dan Balkanlar'a Sınır Tanımayan Fakirlik II

Bosna'ya staja geldiğim için hep çok mutluydum ama o sırada Macaristan'da Erasmus'ta olan Esma ve Fatoş'un yanıma gelecek olması, stajımın en mutlu günlerini bana yaşatacaktı. Bunu hissediyordum. Her şey mükemmel olmalıydı. Bütün planlarımı yapmış, bir hafta öncesinden kiralayacağımız aracı seçmiş, gezi planını o sırada benimle aynı yerde staj yapmakta olan ve aynı zamanda tur rehberliği de yapmış Boşnakça da bilen arkadaşımla planlamıştım. Aracı da o kullanacaktı. Zaten defalarca birilerini gezdirdiğinden güzergahın nasıl olması gerektiğini, nerede neleri göreceğimizi, ne yiyeceğimizi en ince ayrıntılarıyla (ve defalarca) bana anlatmıştı. Her anlattığında bir ayrıntı ve eksiklik bulup onu darlıyordum, o da her defasında bir sorun çıkmayacağına dair beni rahatlatmak için çalışıyordu.

Esma da Fatoş da kaldığım çatı katını çok beğeneceklerdi, çünkü biliyordum ki filmlerde hep çatıdan açılan pencereye özeniyorlardı. Esma kolaylıkla darlanacağından kışın ortasında da olsak sürekli pencereyi açıp bizi mahvedecekti, ama olsun.

Sonunda o büyük gün geldi. Normalde tren akşam 8'de gelecekti ama ben heyecandan duramayıp 1 saat erken gitmiştim. Cafeye oturdum, sütlü çay istedim. Adam normal sütün içine çay sallayıp verdi, çok canım sıkılmıştı. Hayır daha önceki stajımı Erasmus'la Almanya'da yapmamış ve Avrupa görmemiş olsam, bu benim için o kadar da sorun olmazdı. Ama sorun ettim ve derdimi anlatmaya çalıştım. Adam İngilizce bilmediğinden anlatamadım. Soğuk olan cafede cam kenarındaki küçük ve yuvarlak bir masaya montumla oturdum.  (Zaten self servis olması da canımı sıkmıştı ama bugün neşemi hiçbir şey bozamazdı.) Çayımı içerken biraz etrafı izledim, kendimce oyalandım ama sadece yarım saat geçmişti. Zaten yerimde duramıyordum. Trenin geleceği perona çıktım. Dolanarak ve müzik dinleyerek yarım saati geçirdim. Saat 8 olmuştu ama ses seda yoktu. Biraz daha bekleyip Türkiye'de "istasyon şefliği" diye tabir edilen yere gittim. Oradaki görevliyle zar zor anlaşıp trenin tehir yaptığını, iki saat geç geleceğini söyledi. Bu sırada Esma ve Fatoş'a telefondan da ulaşamadım. Cafeye tekrar indim.

Bu kez sevmediğim halde kahve almıştım.Yapacak hiçbir işim olmadığından da etrafımdakilerle meşgul oluyordum. Herkesin nasıl bir hayatı olabileceğine dair tahmin yürütüyordum. Bir ara birine fazla dikkatli bakmış olacağım ki adam Boşnakça bir şeyler söyledi. Ben de Türkçe derslerinde öğrencilerime söylediğim "Oh, nema Bosanski" (Boşnakça yok) ifadesini kullanarak Boşnakça bilmediğimi anlatmaya çalıştım. Aynı zamanda bunu Boşnakça söylediğim için de sempatik olduğumu düşünüyordum. Adam da "Where are you from?" dedi. "Turkey" dedim. Normalde bunu deyince "Ooooo Turkey, I like Turkey. I went Antalya last summer. Do you know Muhteşem Yüzyıl?" gibi ifadeler duymaya alışkındım. Yine Türk -yani kardeş ülke vatandaşı- olmamın verdiği ayrıcalığı yaşayacağımı sanıyordum, ama adam yüzünü buruşturdu. "Hımm, ok." gibi bir ifade takındı. Biraz bozulmuştum ama ülkede herkesin Muhteşem Yüzyıl'dan haberdar olduğunu biliyordum. Konuyu hemen oraya çekmeliydim: "Do you know Muhteşem Yüzyıl ııııı it is TV series, you know, Ottoman, Kanuni :)))" gibi bir şeyler söyledim. Adam da aksi çıktı: Diziyi de Osmanlıyı da iyi bilirim. Yıllarca ülkemizi sömürdüler" dedi. İngilizce dedi, arada da küfür olduğunu düşündüğüm Boşnakça bir şeyler söyledi. Normalde hiç olmayan milliyetçi hislerim o an açığa çıkmıştı: But the most famous things in Sarajevo are still haritage of Ottoman, you know Başçarşı... Their names are even Turkish, came on" diye İngilizce atar yaptım. "Sanki başkaları bir taş üstüne taş mı koymuş?" diyemedim İngilizce ama onu ima ettim. Adam da küçümser bir tavır takındı. Yugoslavya'dan falan bahsetti, uzun uzun konuştu. Aralarda cevap vermeye çalışıyor ama lafını bir türlü bitiremediğinden araya giremiyordum. Bir taraftan da ilk defa Türk olmanın ekmeğini yiyemediğim için içten içe üzülüyordum ve içimden "Türküz lan biz!" gibi normalde hiç düşünmeyeceğim şeyler geçiriyordum. İnsan yurtdışına gidince içini gereksiz bir vatan sevgisi kaplıyor.

Adam konuşmasını bitiremiyordu. Üstelik içiyor ve sarhoş oldukça daha çok konuşuyordu. Artık dinlemeyi bırakmıştım, adamın da dinleyip dinlememem umrunda değildi. Yanındaki arkadaşına anlatıyordu. Etrafta da tuhaf tipler kalmıştı ve hemen hepsi sarhoştu. Bir iki defa bana da bir şeyler sormuşlardı, duymuyormuş gibi yapmıştım. Korkmaya başlamıştım. Mp3'ümü çıkarıp bir şeyler dinleyeyim dedim, dışarıdan gelen kahkahaları ve anlamadığım Boşnakça konuşmaları duymamak için -ve de biri bana bir şey söylemesin diye- kulaklığımı takmak iyi olacak diye düşündüm. Sesleri ve korkumu bastırmak için yüksek sesle Remmstein dinledim. Saat 10'a doğru gelirken de artık iyice soğumuş olan cafeden çıktım. Dışarısı daha da soğuktu.

Saat 10'u 10 geçiyordu ama tren hala gelmiyordu. "20 geçe olsun, yine görevliye sorayım" diyordum ama kendim de 10 dakika daha bekleyemeyeceğimi biliyordum. Zaten saat 10'da istasyondaki bilet gişeleri ve diğer her yer kapanmıştı. Yalnızca o cafe 24 saat açıktı, bir de peronların orada bulunan klübe gibi bir yerin ışığı yanıyordu. 10.15'te o klübeye gittim ve treni sordum. Tenin Bosna sınırına girdiğini ama ne kadar sürede geleceğini bilemediklerini söylediler. Sinir olmuştum çünkü "Ne demek bilmiyorlardı?" Normalde 20-25 dk sürermiş ama tren bu, belli olmazmış. Ben en iyi ihtimale göre davranıp soğukta bir süre bekledim. Cafeye inmek istemiyordum. Hem çok az kişi kalmıştı hem de kalanların çoğu sarhoş olmuştu. Ayrıca benden başka sadece tezgahın orada bir kadın vardı ki o da gitmişse tek başıma olmak istemezdim.

10.45'te dayanamayıp tekrar sordum, ama adam en az bir saat sonra geleceğini söyledi. Canım sıkılmıştı, çünkü soğukta duramıyor, cafeye de gidemiyordum. Adama sorarken gözüm televizyona ilişti: Muhteşem Yüzyıl!

"Watching Muhteşem Yüzyıl ha?" gibi cool bir giriş yaptım. Adam da "Yes, from Turkey?" dedi. "Yess!" dedim. İşte beklediğim tepkiler gelmişti, adamın gözlerindeki Osmanlı sevgisini ve hayranlığını hissedebiliyordum. Lafı olabildiğince uzatmalıydım ki kapıdan soğuk geliyor diye rahatsız olsun ve içeri geç desin. Bir iki şey sordum ama adam bir türlü içeri geç demiyordu. En sonunda arsızlık yapmak pahasına "By the way, it is too cold" dedim titreyerek. Adam "Yes, today is very cold" dedi ama beni içeri davet etmedi. Üniformalı arkadaşıyla birlikte dizi üzerine Boşnakça bir şey söylüyorlar ve benim dizi keyiflerini bölmeyip bir an için gitmem konusunda sabırsızlanıyorlardı. Artık kabalık olacaksa da olsun dedim ve "May I come in?" diye sordum. (Daha Anadolu öğretmen lisesinde hazırlık okurken "can" yerine "may" tercih edersem daha kibar olacağını öğrenmiştim, kendimle gurur duydum.) Adam "Yes sure but here is very small" dedi. Ben de "Nema problema" (Problem yok) deyip hem sempatik hem arsız olmamın mutluluğuyla küçük turuncu bir tabureye oturdum. Bir taraftan da "nema" kelimesinin ne kadar çok işime yaradığını düşündüm. Benimle pek muhatap olmadan ama benden rahatsız da olmadan bir saat kadar oturdular. Bulduğum sıcak ortamı kaybetmemek için hiç sesimi çıkarmıyordum. Fatoş ve Esma'ya üzülecek vakit de bulmuştum artık: Kim bilir ne yapıyorlardır, yazık, onca saat yollarda?

Bir saati öyle sessiz ve düşünceler içinde mahzun mahzun geçirdim. Bir de sıcaktan iyice mayışmış ve uykum gelmişti. sonunda telsizden bir şeyler dendi adam da "Your friends are coming" dedi. Günün en güzel cümlesiydi. Hemen dışarı çıktım. Trenin ışıkları göründü. durduk yere heyecanlandım. Tren durdu, yolculara bakıyordum. İçimi "Ya treni kaçırdılarsa?" gibi bir korku kapladı o an. Ama önce Fatoş, sonra Esma trenden inince bu korku geçti. Hemen koştum sarıldım. Görevlilere bir teşekkür bile etmeyi unutarak hemen başımdan geçenleri anlatmaya koyuldum:"Kızlar çok korktum ya, sizi beklerken bissürü şey geldi başıma, hayır yani ben sütlü çay istedim, adam normal gitmiş sütü ısıtmış içine çay sallamış, ya nasıl cafesin sen. Çok sinir oldum. Sonra yalnızdım. Etrafta tuhaf tipler vardı. Korktum da yani, korkum geçsin diye Ramşytayn dinledim, biliyor musunuz benim evim çatı katında o kadar hoş ki, ayyy iyi ki geldiniz."

Fatoş'un anlattıklarımı küçümser hali beni çileden çıkarmıştı. Esma ise "Biliyor musun ne oldu?" deyip heyecanla çantasını açtı, yolculuk erzaklarından artırdıkları bir elmayı bana verdi. Gelir gelmez beni rezil etmeye başlamışlardı. Sinir oldum ve kendimizden tiksindim. Saatlerce soğukta ve türlü tehlikelerin içinde beklediğim, memnun kalmaları için her ayrıntıyı planladığım arkadaşlarımın böyle olması beni üzmüştü.  Büyük resme odaklanıp onlarla ne kadar güçlü bir bağımızın olduğunu düşünüyordum ama aslında içten içe bizi bir arada tutan şeyin Tobb Etü yurdunda kalırken "tencerelerimizin ortak olması" olduğunu da düşünmeden edemiyordum. Kavga edemezdik, çünkü ayrı ayrı yemek yapsak ayrı mutfak gereçleri almak durumunda kalırdık. Ayrıca zaman ve maliyet açısından inefficient olurdu bu. Biz muhteşem bir uyum içindeydik: Esma yemek yapardı, Fatoş salata yapıp sofrayı kurardı, ben de bulaşık yıkardım. Böylesi destansı bir dostluğu kimsenin bozmasına izin veremezdik. Bizi bir arada tutan şey de aslında -yine de- çok güçlüydü: Tencerelerimizin ortak olması. Bunu düşünüp gülümsedim. Eve varınca elmayı kütür kütür yiyecektim.

Eve geldik, Fatoş ve Esma "Iyyy, çok güzel dediğin çatı katın burası mı?", "Biz nasıl sığıcaz buraya?", "Aç aç, pencereyi aç, daraldım.", "Hofff çantalarımız çok yer kaplıyor." gibi şikayetlerde bulunsalar da çatı katımın güzel olduğu düşüncesinden beni vazgeçirememişlerdi. Sonra zaten birkaç gün tahammül edeceklerini anlayıp şikayet etmeyi bıraktılar. Üçümüz yere yatak yapıp sıralanıp uyuduk. Her ayrıntısını planladığım gezi için hazırdık.

Üç kişiydik ve mutluyduk!

23 Kasım 2015 Pazartesi

O Ses Türkiye Maceramız

Fatoş'la bir akşam havuçlu makarna yerken arkada açık olan TV'ye gözümüz takıldı.
Acun'un sunduğu O Ses Türkiye vardı, bir süre izledik. İlk başta "Yanlış şarkı seçmiş, Türkiye'ye arabesk gidiyor", "Gereksiz uzattı" gibi bayağı yorumlar yaparken ikinci aşamada "biz olsak"lı cümlelere geçtik.

Yarışmacıların kendileriyle ilgili bir dakika kadar konuştuğu bölümde kalıp cümleler hazırlardık: Müzik bizim için bir tutku. Müziğe 25 yaşında başladık (yuh). Arkadaşlarımızın desteğiyle buraya geldik.

Ama bizim ekranda gösterilecek "tatlı" fotoğraf ya da videolarımız yoktu. O sorunu da en güzel fotoğraflarımız olan vesikalık fotoğraflarımızı vererek aşmayı düşündük.

Sonra başvurumuzu yaptık. Öncelikle ikimizin aynı anda sahneye alınmayacağını söylediler. Ancak biz ikiz olduğumuzu söyleyince izin verdiler. Çünkü ikizlerin her yerde birlikte olabilme gibi ayrıcalıkları vardır.

Şarkı seçimimizi yapıp evde kendimizce birkaç defa söylemiştik. Ama Fatoş komşular rahatsız olur diye evde daha fazla söyletmedi. Dışarıda da ayıp olur öyle bağıra bağıra şarkı söylenmez diye söylemedik. Kısacası tam prova yapamamıştık.

Yine de sahneye çıkınca orkestra ile falan her şekilde götürürüz diye düşünüyorduk. Gereksiz bir özgüven vardı. Şarkımız bir zamanlar Sefa adlı bir kızın da parlamasına vesile olan "Doktor" şarkısı idi ve bu kez bizim yıldızımızı parlatacaktı.

Müzik başladı. Ve başlar başlamaz üç farklı ses duyuldu: Orkestra, ben ve Fatoş. Üçü de birbirinden alakasız üç ses. İlk bölümü söylerken olanlar oldu.

Fatoş sahneden kaçmaya çalıştı. Ama bir taraftan da şarkıya yine de devam etmemiz gerekiyordu. Acun'un gözleri büyüdü, ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyordu. Ben ise Fatoş'un kolundan çekiştiriyor ve gitmesine engel olmaya çalışıyordum. Bir taraftan da tabii ki şarkıyı söylemeye çalışıyordum ama nefes nefese kaldığımdan bu zor şarkıyı söyleyemiyordum da.

Bu sırada seyirciler gülmekten kırılıyor, jüri üyeleri sahnede bir şeylerin olduğunu fark ediyor ama o kötü sese dönemedikleri için meraklarıyla oturuyorlardı.

Zaten şarkı ilk başladığı anda yarışmaya dair tüm umudumuzu yitirmiştik. Benim tek derdim daha fazla rezil olmadan o sahneden defolup gitmekti ama Fatoş yüzünden bunu da yapamıyorduk.

Fatoş en sonunda deli gücüyle elimden kurtuldu ve sahne arkasında destekleyenlerin olduğu bölüme geçti. Aslında oradan da sinsice dışarı kaçmak istemiş ama görevliler durdurmuş.

Hayatımın en uzun 3 dakikası türlü rezilliklerle son buldu. Jüri üyeleri hayatlarında dinlediği en iğrenç sesi dinlediler. Döndüklerinde kan ter içinde beni gören jüri üyeleri şaşkınlıkla bakıyorlardı.

Acun sağ olsun "Getirin o arkadaşını da" dedi. Fatoş ürkek adımlarla sahneye girdi. Hala ona kızgın olduğumdan dibime gelince onu ittirdim.

Acun sordu: Arkadaşlar noooldu? Naptınız sahnede?

Fatoş bir de utanmadan cevap verdi: Acun Abi şimdi biz birlikte geldik diye birlikte devam edicez diye bir şey yok. Ben ilk mısrada rezalet olacağını ve kimsenin dönmeyeceğini anladım. Sanki hiç yokmuşum gibi sahneden kimse görmeden çıkayım dedim. Ama bu bırakmadı ki.

Hemen kendimi savundum: Yani Acun Abi, buraya birlikte geldik. Dönmeseler de kötü olsa da birlikte duralım istedim. Ama bu naptı, gitmeye çalıştı.

Bu sırada seyirciler de beni alkışladı.

Fatoş arsız gibi yine atıldı: Ya bıraksan gitsem rezalet çıkmayacaktı. Burda itiş kakış rezil kepaze olduk senin yüzünden. Ben de "Ya sen de gitmeye çalışmasaydın o zaman" diye karşılık verdim ve aramızda yine tartışma başlayınca Acun "Tamam arkadaşlar" diye araya girdi.

Acun aslında ilk başta rezalet çıktığı için çok ciddi bir ifade takınmıştı ama bizi böyle görünce o da gülmekten kendini alamadı. Orada rezil olduğumuz yetmiyormuş gibi jüri üyeleri için ağır çekimde sahnede yaşananların görüntüleri ekrana geldi. Ağır çekimde de rezil olduk.

Bu arada sanki sahnedeki tek absürd şey buymuş gibi "Siz ikiz misini gerçekten?" diye sordu Hadise. "Hiç benzemiyorsunuz, biriniz esmer, biriniz sarışın" dedi. Ben de hemen "Gökhan'la Hakan da benzemiyor ama ikizler" diye karşılık verdim.

Ben durumu toparlamak üzere "Jüri üyelerinden özür dilemek istiyorum Acun Abi" dedim. Gururlu arkadaşım Fatoş da "Ne özür diliyorsun ya, çıktık aslanlar gibi söyledik şarkıyı. Kötüyse kötü" dedi. Ben de o an gaza gelip ona sarıldım. Fatoş'u hemen affetmiştim. Saçma bir şekilde insanları küçük bir şey yapınca hatta hiçbir şey yapmasa bile hemen affetme huyum sahnede de açığa çıkmıştı. Ama mutluydum. Fatoş'un kulağına fısıldadım: Yine de büyüğümüz oluyorlar özür dileyelim. Fatoş'un geleneksel yapısını bildiğimden büyüğünü küçüğünü bilme olayının her zaman olduğu gibi şimdi de işe yarayacağından emindim. İkinci rezalet tam da bu noktada başladı. Affettirmek için türlü şaklabanlıklar içinde bulduk kendimizi.

"Öncelikle Ebru Hanım ben sizden çok özür diliyorum, biz sizi çocukluğumuzdan beri dinleriz, çok da severiz" dememle birlikte Fatoş  "Sen Allah'ın bir lütfusun, gözlerimin nurusun" diye şarkıya girdi. Ben de gaza gelip devam ettim: "Seni gören şifa bulur, ben de gördüm şifa buldum." Sonra toparlamamız gerektiğini düşündüm ve kestim. Fatoş da oradan atıldı: Aslında bu şarkıyı seçsek bayaaa iyi uydu sesimiz dedi.

Ben özür dilemeye devam ettim: Yani Murat Boz'dan da özür diliyoruz. Bunu dememle onun "Aşkı bulamam ben" şarkısı aklıma geldi ama sözlerini tam hatırlayamadım. Ağzımla dım dırırırım dırırm dırı dıım dırım dırım"  deyip onun ayak hareketlerini falan yapmaya çalıştım. Fatoş da her şey normalmiş gibi alkışla ritim tutuyordu. Onun hakkında bildiğim şeyleri düşünmeye çalışıyordum ama aklıma geçen programda "Zonguldak/Ereğlili"yim demesinden başka bir şey gelmiyodu. Zonguldak/Ereğli'ye selam gönderiyoruz bu arada deyip rezaleti noktaladım.

Zonguldak olayı Fatoş'un aklına Hadise'nin Sivaslı olduğunu getirmişti. Buradan yürürüm diye düşünmüş olacak ki "Acun abi müsadenizle ben de bir şey söylemek istiyorum" dedi. Acun da her zamanki rahat konuşmasıyla "Tabii buyur" dedi. Bu sahneden indi, gitti Hadise'nin yanına "Hemşerim, toprağım, yiğidom, Zıvas'tanım ben de" diye olabildiğine gülümsedi. Hadise de gülse mi ne yapsa bilemedi. Birden boş bulundu, ayağa kalkıp Fatoş'a sarıldı. Fatoş ise sarıldıktan sonra "Aslan hemşerim be, Zıvaslı, Zıvaslııı" diye alabildiğine şive yaparak sırtına vurdu. "Özür dilerim gardaaş" dedi. Hadise de kahkaha attı. Fatoş kendini affettirmenin haklı gururuyla bana "Nasıl ama" gibi bir bakış atıyor ve neyse ki sahneye geri dönüyordu. Ben de utancımdan yer yarılsa da yerin dibine girsem diye düşünüyordum. Keşke özür olayına hiç girmeseydik diyordum. Acun ise gülmekten kopmuş, yarışmanın kontrolünü tamamen bize bırakmıştı. Normal şartlar altında defolup gitmemiz lazımdı bu noktadan sonra ama Athena'dan da özür dilemesek ayıp olur şimdi düşüncesiyle birbirimize baktık.

Biz sizi de çok severiz Athena. (Fatoş o ikisinin adını tam bilmiyordu, ikisine birden Athena diye seleniyordu.) Çocukken ben bile Sivas'ta dinlerdim. Bu Öznur zaten rakçı. Di mi Öznur Hadi:  Pardon se-ni ra hatsız etmek istememiştiiiğğmm Saaağdece yanağından öpmek istedimm (Bu planda olmamasına rağmen, dudağında kelimesini ikimiz de kafamızdan aynı anda sansürleyip yanağından şeklinde söylemiştik, çünkü anamız-babamız, Fatoş'un eniştesi giller, benim hatta teyzemler falan ve tanımadığımız 70 milyon aile bunu izleyeceklerdi.) Bunu söylerken de birbirimize sırıtmıştık ve yaptığımız kurnazlıkla gurur duymuştuk. Ama sonraki mısrayı bilmediğimizden ve nakaratta geçen "Öpücem öpücem dedim sana" kısmını da bilsek de söylemek istemediğimizden efendi gibi burada bitirdik. Gökhan "Abi bunlar çok ajayip yaaa, inanılmazlar. Siz gerçek misiniz?" dedi. Biz de "Evet, geçeğiz niye ki?" dedik. Neden öyle sorduğunu tam anlayamamıştık.

Acun da gerçek olmadığımızı düşünmüş olmalı ki kamera arkasındaki ekibe doğru seslenip "Arkadaşlar bunları siz mi hazırladınız?" dedi. Ben olaya biraz aymıştım ama Fatoş "Yok Acun Abi, ben bu elbiseyi Şefika'nın düğünü için almıştım da burda da giydim. Annem gerçi televizyona çıkıyorsun takım elbise giy dedi ama ben ikna ettim" deyip gülümsedi. Ben de kolumla dürttüm ama bir şey demedim.

Ekip "Yok biz yapmadık" anlamına gelen işaretler yapıyorladı. Ben de kamera arkasına bakmamam ve onlarla iletişim kurmamam tembihlendiği halde "Ne var ki ne yaptık şimdi biz" gibi işaretler yapmaya çalışıyordum. Kamera benim işaretlerimi görür görmez hemen kahkaha atmakta olan güzel bir seyirci kıza çevrildi.

Acun olayı hala tam anlayamamıştı, daha doğrusu bunların kurgu olduğunu düşünüyordu. Keşke öyle olsaydı. "Peki arkadaşlar güzel hazırlamışsınız, güldük, eğlendik, teşekkür ediyoruz" dedi. Biz de anlatmak için çok zorlamadık. Nitekim böylesi daha iyiydi. Sahneden iner inmez bir sürü telefon geldi. Cumartesi gününe Beyaz bizi Beyaz Show'a çağırdı. Fatoş'la bu defa bütün ciddiyetimizle (ve hiç şarkı söylemeden) programı atlatıcaz.

13 Eylül 2015 Pazar

Modernizmin İflası: Annemin ve Babamın Evimize Gelişi

Üniversiteye kadar ailemden ayrı bir yaşantım olmadı. Hatta kuzenim (teyzemin kızı) "bugün bizde kal lütfen yaa hadii"dediğinde "annem kalırsa ben de kalırım" diyerek mantıklı bir argümanla reddederdim kendisini. Ama üniversiteyi Sivas dışında bir ilde (Ankara'da) kazanmamla ilk kopuş başladı. Bu kopuş üniversiteyi bitirene kadar hissedilmeyecek derecedeydi. Burslu da olsan neticede öğrencisin, sürekli olarak ailene işin düşüyor. Derme çatma eşyalı evde oturmak, doğru düzgün beslenememek seni bir yerde farkında olmadan ailene inanılmaz bağlıyor.

Ne zaman iş hayatına başlıyorsun cebin üç beş kuruş para görüyor o zaman asilik, kendi başına buyrukluk hemen kendini gösteriyor. Ne biliyim en azından evini derme çatma eşyalardan kurtarmak istiyorsun, her şey IKEA olsun istiyorsun. Kanepe daha kullanışlı olmasına rağmen (en azından bi misafirin gelince yatar, altına yorganını yastığını yığarsın) gidip oturacak alanı az olan ama rengi güzel olan yastıklı koltuklardan alıyorsun.

Ben ve bir arkadaşım da (Öznur, Esma değil, o evli çünkü) aynen böyle yaptık. Öznur, bütün IKEA, MUDO ıvır zıvırlarını eve doldurdu çok büyük ihtiyaçmış gibi. Bir misafirimiz geldiğinde doğru düzgün yatıracak yerimiz yok ama evimiz mumluktan falan geçilmiyor. Çünkü modernizm bunu gerektiriyor. Çünkü Öznur'a göre "Fatooooşşş tabi ki öyle olacak. Biz evimizde modern, minimalist bir dekoratif tarz benimsedik."

Her ne kadar evimizin rızkını saçma sapan eşyalara veriyorsun diye Öznur'a kızsam da mutlu, mesut, her şeyden önemlisi iki şehir kadınına yakışır şekilde modern modern yaşayıp gidiyorduk. Ta ki annem ve babam bize gelene kadar.

Annem, "kızım, Murat abin Bursa'ya gidiyormuş. Bizi de Ankara'ya sana getirecek. Evinize hiç bulunamadık ki. Gelelim de bir bakalım. Ne yiyip ne içiyorsunuz? Eşyanız var mı, yok mu? Prizlerinizi, kapı kulplarınızı baban bi tamir etsin" diyerek geçerli bir bahane sununca Öznur da dedi ki "tabii gelsinler. Senin annen baban, benim de annem babamdır." Ama öyle değildi işte işin rengi. Bilmiyordu Öznur. Öznur cahildi ve dünyanın rengine kanmıştı. Annemle babamla aynı evde yaşamayı bilmiyordu. Nasıl bir travma geçireceğinin de farkında değildi. Evet, Öznur bilmiyordu ama ben biliyordum. Sustum ve yutkundum. Öznur'a bir şey yansıtmak istemedim.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor: Babam, Branda ve Ernest Hemingway

(Daktilo sesiyle Washington D.C fragman bi şeysi gibi okunacak)

Sene 2015
Yer: Ankara
11 Eylül Cuma
Saat 23:55
Hava sıcaklığı: 93,2 Fahrenhayt. Az bulutlu ve açık, zaman zaman parçalı bulutlu, öğleden sonra ve akşam ilk saatlerde doğu ilçeleri yerel olmak üzere gök gürültülü ve sağanak yağışlı.

Minimalist evimize 3'ü şişman 1'i normal 4 kişi birden yorganlarla, halılarla ve hatta patates, soğan çuvallarıyla giriş yaptı. Ve Öznur gözlerine inanamadı. Hayatında ilk defa bu kadar çok kişiyi geleneksel motiflerin içinde görüyordu.

Daha paldır küldür bağırışıp birbirimize sarılamadan babam getirdiği koliyi deli gücüyle parçalamak suretiyle açarak mavi, parlak brandayı eline aldığı gibi büyük bir heyecanla balkona fırladı. Annem ise o hengamede Sivas'tan gelen halıları çoktan sermişti bile. Öznur çayı demleyip salona geldiğinde gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Gözlerinin ayrılarak kaşlarını delip ordan alnına çıkışına engel olamamıştı.

Bir yandan babam bana kızıyor. Niye balkonun ölçüsünü yanlış aldın. Bak branda yarım kaldı. Ben diyorum ki sen benden ölçü istemedin ki. Babam beni hiç duymamış gibi kızım olur mu insan hiç bir şey yapamasa adımlar ya, adımla ölçer. Ben diyorum niye adımlıyım , bizim mezuramız var. Ordan annem kızıyor, madem mezuran var aranın ölçüsünü niye yanlış aldın, kapıya takılıyor halı. Ordan Uğur abimle Murat abim bu koltuklar bizi tartmaz diyerek orta yaşlı ve şişman espirileri yapıyorlar. Öznur usulca lafa giriyor Tevfik amca hadi buyrun çay demledim. Babam o sırada hala kızgın ve öfkeli 4 modunda. Diyor ki dur bi kızım biraz soluklanalım, gelir gelmez ne çayı. Uğur abim diyor ki ben açım. Murat abim diyor abi beni de ye. Öznur panik halinde misafirlere bir şeyler hazırlamaya çalışıyor. Servis tabaklarını koyuyor bıçağıyla falan tam bir protokol sofrası hazırlamanın derdinde. Annem bir yandan Öznur'un koyduklarını kaldırıyor. Boşuna kirlenmesin. Onlar öyle yemeyi bilmezler kızım diyor...

Annem Kafkaesk Bir Kadın Mı?

Sabah 07.30-08.00 civarı patates ve soğan kokuları size günaydın diyor. Mutfaktan gelen tıkır tıkır sesler sizi adeta selamlıyor. Bir kadın başınızda "kalk kızım, size modern kahvaltı hazırladım" diyor elinin soğanla karışık domestos kokusuna aldırmayarak. Gözlerim kapalı Öznur'u düşünüyorum. Acaba dün geceden sonra bizimkiler hakkında ne düşünüyor? Bu günleri atlatabilecek mi? Yine gözlerim kapalıyken annemin bağırmasıyla zıpkın gibi yataktan fırlıyorum.

Annem: "Kalk, baban gelecek. Bu saatte uyuduğunu görürse çok kızar."
Ben: "Babam nerdeki sabahın bu saatinde?"

Babam ekmek almaya diye çıkmış evden. Aksi ihtiyarlara yaraşır bir biçimde cep telefonunu almamıştı yanına. Neden sonra eve geldi ve kapıdan girer girmez büyük bir hayretle, kızım sizin ev Kocatepe Camisine çok yakınmış, dedi. Ekmek almak için Kurtuluş'tan Kızılay'a kadar yürümüş. Sonra da, baba olmak kolay değil ne çektim sizin boğazınızdan, diye söylenmeye başladı. Öznur uyuyor, babam kızmasın diye gittim usulca uyandırdım. Kalk kahvaltı yap tekrardan yatarsın dedim. Sağolsun beni kırmadı ve kalktı. Bu sefer alnına fırlamış gözleri tepesine çıktı, dalgalı saçlarının arasından etrafı şaşkınlıkla izledi. Annem bir şişe yağın yarısını harcamıştı. Bu konuda annem ile Esma benzerlik gösteriyor. İkisi de servet düşmanı.

Annem: "Ben balkonunuzu yıkadım ama süpürgeniz yok. Her gün yıkayın balkonu. Balkona çıktığınız terliği mutlaka içeri girince banyoda yıkayın. Balkon her gün yıkanmadı mı olmaz. Dışarının isi, pisi, tozu he evinize dolar. Ne var ki üşenmeyin, balkonunuz küçük zaten. Hemen bir bidon su dökün yıkayın. Ama demirleri de mutlaka silin. Yıkayın balkonu. Balkon hatta sabah akşam yıkanır..."

He annem he, işi gücü bırakıp balkonla uğraşalım. Ama bu konuşmadan Öznur öylesine etkilenmişti ki "Fatoş acaba hortum mu alsak her gün bidon taşıyıp balkon yıkamak zor olur" dedi. Biz bunları konuşurken babam sinsice odama gitmiş, eşyaların yerini tamamen değiştirmişti. Tabi ki bana sormadan. Gerekçesi ise sorgulanmayacak kadar güçlüydü: "cam önünde, kalorifer dibinde yatak olmaz."

Artık, evimizi işgal etmişlerdi. İş iyice çığırından çıkmıştı. Öyle bir acil ihtiyaç listesi oluşturdular ki çamaşır leğeninden tut kurbağacık anahtarına, buzdolabı raflarına serilen dantelli yapışkanlı örtüden japon yapıştırıcısına kadar akla bile gelmeyeck her şey mevcuttu. Evde herkes hareket halinde, annem çıldırmışçasına yemek yapıyor. Babam sürekli kendine tamir edecek bir şey buluyordu. Annem yemekleri birer birer dolaba istifliyor, boş zamanlarında babamın yanına gidiyordu. Babam her zamanki gibi iş yaparken yanında birilerinin dolaşmasına sinir oluyor, annemin yanından gitmesini istiyordu. Ben amaçsız bir şekilde etrafta dolaşıyorum. Yapacak işim yok ama oturduğumu farkederlerse neden bi işin ucundan tutmuyosun diye azar işitebilirim korkusuyla evi arşınlıyorum. Öznur zavallım ise o hengamede tez düzeltmesi yapmaya çalışıyor...

(Süreç hala devam ediyor, o yüzden yazıyı bitirmedim. Bakalım daha neler olacak? Babam evi bütünüyle tamir etmeyi başarabilecek mi? Annem bildiği tüm yemekleri yapabilecek mi? Öznur tez düzeltmesini zamanında teslim edebilecek mi? Balkon her gün yıkanmaya devam edecek mi? Ben süreç bitene kadar kaç kilo almış olacağım?)


10 Temmuz 2015 Cuma

2030'a Mektup

Zaman zaman gazetelerde siyasetçiler hakkında çıkan "Bilmemkimin Kayıp Mektubu" "X'in 2010'a Yazdığı Mektup" gibi haberler görürsünüz. Büyük bir isim olmadığım ve mektubu koca bir ülkeye yazmadığım için kimse yazdığımın peşine düşmeyecektir. O yüzden peşin peşin bloğumda yayınlıyorum. Buyrun:

Sevgili Kızım,
2029 yılının şu son günlerinde bir seneyi daha sana rağmen hayatta kalarak geçirmemin mutluluğunu yaşıyorum. Baban bir yandan sen bir yandan ömrümü yediniz. Şaka şaka. Ha hay, çok komiğim. (Annem ve iğrenç eprileri diye arkadaş çevrende anlatırsan bozuşuruz, ona göre.)

Öncelikle 3 sayfa diye mektuba burun kıvırıp okumadığını ve eline bu beşinci alışında okumaya karar verdiğini biliyorum. Nerden mi biliyorum, baban kılıklısın da ordan. İşte siz busunuz. Ne anlarsınız incelikten.
Hemen sazan gibi atlayıp "Anneaa siz babamla 2013'te tanışmamıştınız ki..." deme. Birincisi, anneye karşılık verilmez. İkincisi, erkeklerin çoğu böyledir, sen ne bilirsin. Üçüncüsü ben bu mektubu milattan sonra 2029'da yazıyorum. Kafan karıştı di mi, karışır, karışacak, karışmalı. Öhöm öhöm. Neyse kızım, neşemizi kaçımanın anlamı yok. Yeni yıla mutlu bir şekilde gireceğiz.

Canım kızım, yılbaşı için harika planlar yaptım, Melis'lerin evinde düzenlenecek partiden daha eğlenceli olacağı için yılbaşı akşamını bizimle geçirmeyi seçeceğini biliyorum. Bunu bilmemin bir sebebi de o parti için sana izin vermeyecek olmam :) (Mothers' poweerrr!!!) Planım nelerden mi oluşuyor: Giriş artı bir yerli içecek (siz böyle denince anlıyorsunuz, n'apayım), sınırsız çerez (içinden bademleri ve antepfıstıklarını seçmek yasak), sınırsız meyve, muhteşem TV programları özellikle de Acun'un yılbaşı özel programı, (hemen beğenmemezlik yapma, adam bu yaşında yine iyi program yapıyor), kahkahalarla dolu tombala ve Fatoş ve Esma teyzenler de geleceğinden kalabalık, gırgır, şamata :) Bayıldın di mi, bayılacağını biliyordum.

Gelelim hediyelere...
Benim canım kızım, benim saf kızım. Sen kimlere çektin bilmem. Öyle arsız gibi hediye istenir mi, hele liste halinde yazılıp buzdolabının üstündeki magnete sıkıştırılır mı? Yoookk... Sana ben hiç nezaket öğretemedim. Bu arada kime çektiğini de buldum: Halana. Kız halaya, oğlan dayıya demişler. Neyse. Yine de büyüklük edip hediye taleplerini aşağıda değerlendiriyorum:

1-Köpek (Canlı)
Evet kızııımm... Köpek demişsin, bir de not düşüp canlı diye eklemişsin. Zaten ölü köpek alacağımız yok, kokutur evi. Oyuncak köpek konusunda da, kaç yaşına geldiğinin farkında değilsin herhalde, oyuncak yaşını çoktan geçtin. Kısacası, canlı köpek almıyoruz. Neden mi,  evimde köpek istemiyorum. Havlaması, bakımı... Alt kattaki Sevinç Hanım zaten benim topuklularıma takmış durumda, bir de köpek havlarsa delirir.

 .
Eve köpek almamalıyız...
Ya da alsak mı...
Merdivenden iki basamak iniyorum, kadın kapıya çıkıyor. "Ay Öznur Hanımcığım, rica ediyorum asansörü kullanın" diyor. Ben onun kalın kalın sesiyle bir Noel Baba edasıyla "Hoa hoa ho ho" diye kahkaha atmasına bir şey diyor muyum? Ev sahibi olmasa derdim de, işte.(Noel Baba'lı cümle ile yılbaşı ruhuna uygun bir mektup oldu artık.) 
Yine de anne yüreği dayanmıyor, illa canlı bir şey istedin diye sana balık aldım. Havlama yok, bakım yok. Stressiz ve mutlu bir hayat. Benim de 3 tane balığım vardı vardı zamanında. Fatoş ve Esma teyzenin adlarını ve kendi adımı vermiştim.  Fatoş ve Öznur bir sene geçmeden öldü, Esma ise sene oldu nerdeyse 2030, hala yaşıyor. Senin doğduğundan beri gördüğün ve evin bir aksesuarı gibi kabul edip hiç sorgulamadığın o balık, senden daha yaşlı. Ona saygı duyacaksın bundan sonra. Neyse senin balıklara gelelim. Odanda çok afedersin ama adım atacak yer yok. Oraya giremediğim için mutfak masasının üstüne bıraktım. O oda meselesini de sonra konuşucaz. Yılbaşından önce tadımız kaçmasın. Yılbaşından sonra Nazi uygulamarımla geliyorum. Coming soon...

2-Kardeş :)
Bu ne biçim madde yaa, tutturdun bi  kardeş de kardeş. (Ayrıca o maddenin yanına gülücük koyunca sevimli mi olduğunu sanıyorsun?) 15 yaşına gireceksin, hala kardeş. Aradaki yaş farkından arkadaşların dalga geçer bak, benden söylemesi. Sonra, bu isteğin köpekten sonra geliyor. Çok ayıp, köpeği kardeşinden daha mı çok seviyorsun? İşte sen busun. Halası kılıklı. Senle zor başa çıkıyoruz, senden bir tane daha olsa ne olur bir düşünsene... İşte tek çocuksun ya, bencilsin. Bencil olmasan biraz da bizi düşüp 10 senedir kardeş, kardeş diye başımızın etini yemezsin. Tek çocuk olmasan bencil de olmazdın gerçi. Böyle bir kısır döngü. Kısacası, yok sana kardeş mardeş. Halanın çocuğu olacak işte, onu sev. 
İşin bir de Foucault boyutu var. "Anne yeaa, yine başlama." deme, siyaset okudum ben siyaset. Biyo-iktidar mı oldun başımıza. İşte iktidarın bilgisini öğreniyorsunuz okulda, sonra gelip "Neden üç çocuk değil?" Bilgi bir ağ gibi yayılmış falan diycem ama şu an senin dikkatini çeken tek bilgi Hey Girl dergisinin "Acaba senden hoşlanıyor mu?" testinin sonucu. Hoşlanmıyor kızım, uydurma. Acı ama gerçek. Bu da anne realizmi.

3- Makyaj İzni!!!
Canım kızım, öncelikle takdir ediyorum. Sonunda makul bir istek bulabildin kendine. E artık büyüdün, izin verebilirim. Zaten çirkin de bir şeysin, dediğim gibi halana çekmişsin işte. Üzülme, makyajla hallolur; durumun o kadar vahim değil. Bu izni sana veriyorum ama bu senin için gerçek bir hediye olmadı sanki. Çünkü zaten veli toplantısına geldiğimde evden  altı morarmış gözler, renksiz bir yüz ve dağınık saçlarla zombi gibi çıkıp, okulda über güzel olmandan anlamıştım okulda gizli gizli makyaj yaptığını. Tavsiyem, o allığı öyle sürme. Fazla kaçırınca palyaço gibi oluyorsun. Okulda bu kadar makyaja nasıl izin veriyorlar bilmiyorum ama işte, zaman değişti demek ki. Bizim zamanımızda saçımızı bile hep toplamamız gerekirdi. Tamam, bizim zamanımızda'lı cümleler kurarak daha fazla çirkinleşmek istemiyorum.

8 günde toplayabilirsen, büyük ödül senin.
4-Diğerlerini Yapmazsanız Herhangi Bir Hediye :(
Şahsen en sevdiğim madde bu oldu. Baban ise "Kardeş :)" maddesini gündeme getirdi. Ona dik dik bakınca  cevabını aldı "Ehehe bence de bu son madde en güzeli :)" diye cevap verdi. Makyaj yapmadığını bilseydim bu maddeyi seçerdim ama zaten yaptığına göre, neden seçeyim ki? Yine de belki bir şeyler düşünebiliriz. Yılın son 8 günü odanı toplamayı bitirebilirsen, 8 günde hallolabilecek bir şey olmadığından yoğun çabandan dolayı büyük bir ödülü hak etmiş olursun. Anneler böyledir işte, her şeyin bir şartı vardır. Geçen günü hatırla: İki gün bulaşıkları makineye yerleştirdin diye sana o eldiven-atkı takımını almana izin vermiştim. Sonra, babanın lise yıllığını yanlışlıkla çöpe attığımı söylememen karşılığında yine sana arkadaşlarınla tatile çıkma izni vermiştim. (Bak bu biraz dengesiz olmuş, tatil izni daha büyük bir şey sonuçta. Dur ben babana kendim söyleyeyim de tatil iznini iptal edeyim.)  İşte ebeveynler böyledir. Her an birlik olabilirler. Bize karşı çok dikkatli olmalısın, düşmanın nerden saldıracağı belli olmaz.

Neyse canım kızım, yılbaşı ve hediye mektubu bir yana seni çok seviyorum. (Baban da çok seviyormuş, araya girmese olmaz sanki.) Hoş, sevmesem napıcam, evlat işte. Atsan atılmaz. Ama yok ben cidden seviyorum. Hayatıma anlam katıyorsun gibime geliyor. Katarsın sen katarsııınnn :) Ne tatlı şeysin, yerimmm yerimmm. Ayy sen daha şu kadarcıktın, nasıl büyüdün de böyle... Ya baksana babası fotoğrafına... Neyse ben ağlamaya gidiyorum. Kızım, canım kızım... Ühü ühü...  :( 

Öptüm, 
Annen.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Avrupa'dan Balkanlar'a Sınır Tanımayan Fakirlik


Merhaba, üç kişilik bloğun en kısa yazarı ben Fatoş yine bir fakirlik macerasıyla karşınızdayım. Efendim, fakirlik anlık bir olgu değildir. Progressive tense miydi perfect miydi onun gibi geçmişte var olan günümüzde de etkisi hissedilen ve en azından kendim için söyleyeyim gelecekte de hissetmemin muhtemel olduğu bir illet. Fakir takipçilerimiz alınmasın ama bu süreçte fakirlikten zenginliğe geçiş nerdeyse imkânsız gibi bir şey. Yani, Tübitak bursu almak için kefil arayan bir konumdayken birden bire birilerinin Tübitak bursu alması için kefil olamıyorsunuz. Ben, bu keskin geçişlerin ancak ve ancak evlilikle mümkün olabileceğini düşünüyordum ama annemin ‘para parayı çeker’ argümanını mantıklı bulduğumdan artık böyle düşünmüyorum. Fakir doğduysanız eğer maalesef hayata gözlerinizi o şekilde kapatacaksınız.

Her ne kadar fakir edebiyatı yapsak da bizim de yurtdışına gitmişliğimiz var. Bu sebeple zenginler hakkında ileri geri konuşmaktansa bu gibi vesilelerle yine de biz fakirlere yaşam hakkı tanıdıkları için teşekkür etmek gerekir. Nasıl olsa zengin takipçimiz yoktur rahatlığıyla yazıyorum ama eğer yanlışlıkla zengin birisi okursa kusura bakmasın, işte biz fakirler öyle olup olmadık laflar ediyoruz. Zengin, fakir diyorum hemen müsaadenizle kavram çerçevesini sınırlandırmak istiyorum. Şöyle ki, devlet kadrosunda çalışan memurlar ve aylık geliri 1750 tl’nin üstü olan özel kurum çalışanları bana göre zengindir. Evet, bence bu böyledir. Tübitak’a göre de böyledir. Çünkü kefil olma şartı budur.

Önceki satırlarda da belirttiğim üzere fakirlik anlık bir olgu olmadığından yurtdışına gittiğimizde de sağ olsun kıymetli dostluğunu esirgemedi bizden. Bu defa anlatacağım fakirlik, belki de sefillik demek daha doğru olur, ülke sınırlarını da aşan Avrupa’dan Balkanlar’a bu blog yazarları tarafından itinayla götürülen bir fakirlik. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

 Kurban bayramını Esma’nın ani bir kararıyla Bosna’da staj yapan arkadaşımız Öznur’un yanında geçireceğiz. Öznur bu durumu “ayyy Fatoooşşş rüya gibi” olarak yorumlasa da Esma ve ben pek de öyle düşünmüyorduk. Öznur’u özlemiştik ama o kadar da ziyaretine gidecek kadar özlememiştik, çünkü Esma ve ben Macaristan’da birlikte erasmus yapıyorduk. Birlikte acayip mutluyduk hiç yerimizden tepinmek gibi bir niyetimiz yoktu. Ama Öznur’un şımarıklığı yüzünden kendimizi yollarda bulduk. Esma beni “bak orda kavurma falan yersin iyi olur” diye ikna etti. Ben de ona yolda huysuzlanmasını gerektirecek hiçbir şey olmayacağı yönünde telkinlerde bulundum. Tabiri caizse birbirimizi ikna ettik diyebilirim.

Nedense uçak bileti almak aklımıza gelmedi. Macaristan’dan Bosna’ya tren bileti aldık. Hem de gidiş dönüş. Bayram arifesi ya belki bilet kalmaz falan. Yolculuğun 8-9 saat sürmesi planlanıyordu. Esma biraz fazla buldu ama ucuz olması ve benim “bak Esma ben Sivas’a gidiyorum 7 saat sürüyor, burada ülke değiştiriyorsun 8 saat sürüyor” tarzında mantıksız karşılaştırmalarım Esma’yı ikna etmeye yetmişti. Fakir ve merhametli olunca uzakta da arkadaşınız varsa bu mantığa bürümeler pek de yadırganacak bir şey oluşturmuyor. Budapeşte’den bineriz akşama Bosna’dayız. Yanımıza erzak da alırız. Ohh miss yiye yiye gideriz. İşte bu gazla hemen çılgınlar gibi market alışverişi yaptık. Değil sekiz saat hani trene bir şey olsa yolda kalsak falan ben, esma ve yanımızdaki üç beş yolcuyu iki gün boyunca idare edecek şekilde bir erzak torbası hazırladık. Zaten yanımıza pek kıyafet falan almadık, birincil ihtiyaç olduğundan gıda ağırlıklı bir çanta yapmayı tercih ettik.

Trendeyiz, heyecanlıyız. Erzak dolu kocaman Pazar çantasını saymazsak, onu da zaten üste koyduk nimet var içinde diye, tam bir çılgın erasmus öğrencisiyiz. Sırt çantalarımız ve mp3lerimiz o şekil. Yolculuk başlar başlamaz hemen “Esmaaa bir tane muz yesek ya” şımarıklığını yaptım. Esma fakir, merhametli ama aynı zamanda da sinirli olduğu için izin vermedi. Sonra bana acıdığı için açıklama yapma ihtiyacı hissetti: "şimdiden yememeliyiz bir program yapıp erzakları ona göre yemeliyiz, o yüzden bir saat sonra sana muz verecem tamam mı” diyerek zengin olmadığımızı, elimizde sınırlı sayıda olan yiyeceği sınırsız bir şekilde harcayamayacağımızı net bir şekilde bana hatırlatmış oldu.

Bunları tartışırken kondüktörün başımızda dikilmesiyle kendimize geldik. Macarca rakamlar sayarak bir şeyler anlatmak istedi. Ben de tam bir Macar gibi ağzımı yayarak “igeen igeen” diyerek adamı anladığımı ifade ettim. Ama anlamamıştım sadece çıkarımda bulunmuştum. O da durumu kotarmaya yetmişti zaten. Tren yolculuğu yapanlar bilir. Vagonlar duraklara göre kesilir başka trene eklenir falan filan. Bizim kondüktör de rakamları sıralayarak onu kastetmişti. Vakti zamanında Haydar paşa garında bavullarımla denize doğru bakarak ‘beklee beni istaanbulll’ diyebilmek için esmayla staja  zor edip trenle İstanbul’a gitmiştik, o yüzden aşinayız tren yolculuklarına.

Tamam, tren yolculuğunu biliyoruz ama Ankara’dan bindik İstanbul’da indik ki onda bile Esma çok büyük huzursuzluklar çıkarmıştı, kokudan midesi bulanmıştı falan. Bu sefer ülke değiştiriyorsun ya. Hadi anladım fakir olduğunu da aklın da mı yok? Saf gibi düşünüyoruz ki Macaristan’dan binersek Bosna’da ineriz. Al inersin. Nereye iniyorsun?

Tren, Macaristan sınırında durdu, polisler geldi, biz korktuk, pasaportlara vizelere baktılar. Macaristan sınırından çıktık, Hırvatistan sınırına girerken yine polisler geldi, biz yine korktuk, pasaportlara vizelere baktılar, bize anlamadığımız dilde bir şey söylediler, güldüler, biz bu defa hem korktuk hem bozulduk. Dedik bak, ya görüyor musun, biz Türküz diye böyle yapıyorlar. Polisler bir şeyler diyorlar ama onları bir kenara bıraktık, kendi aramızda “Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız” gibi milliyetçi söylemlere kapıldık, o kadar gaza geldim ki yani neredeyse ayağa kalkıp İstiklal Marşı’nı okuyacaktım.

İndirdiler bizi trenden, karakola götürdüler. Kimse bir şey demiyor ki, kaldık öylece. Dedik pasaportlarımızı inceliyorlar büyük ihtimal. Tedirgin bir şekilde bekliyoruz. Sadece tedirgin olsak neyse Esma beni koruma içgüdüsüyle korktuğunu belli etmedi, en azından birimizin güçlü olması gerekiyordu ama ben öyle bir korktum ki Sübhaneke’den bir yardırdım belli bir noktaya kadar ilerledim ama sonra tıkandım, tekrar başa dönmek istemedim. Allahtan, babaannemin zor durumlarda söylemem için öğrettiği “yattım Allah kaldır beni, nur içinde daldır beni, can bedenden ayrılırken imanımla gönder beni” tekerlemesini hatırladım da o beni baya bir idare etti.

Karakoldaki görevli Hırvatça beklememiz gerektiğini bizi bir sonraki trene bindireceğini söyledi. Esma da ona Türkçe teşekkür etti. Hatta kendini durduramayıp erzak çantamızdan bir poğaça ikram etti. Hoşuna gitti görevlinin, hep birlikte hiçbir şey olmamış gibi poğaça yedik. Hafiften midem dolunca tabii tekerlemelerin falan da etkisiyle olacak ki bana kan can geldi artık eskisi kadar da korkmuyordum.

Hırvatistan’da bindiğimiz tren o kadar kötüydü o kadar pisti ki Esma kusmasın dikkatini başka şeylere versin diye elimden gelen komikliklerin hepsini yaptım. Tren kompartımanlıydı ve bizim kompartımanda da tuhaf tipler vardı yani giyimleri hal ve hareketleri efendi değildi. Liseli ergen bunlar ya bunlardan bize zarar gelmez diye birbirimizi rahatlattık. Yine Esma’dan çekinerek büyük bir şımarıklıkla “Esma dolmaları çıkarsan ya dolma yesek ya” dedim. Çıkardı sefer tasını, açtı kapağı etrafı bir koku sardı. Kokunca, dedik, göz hakkı, yanımızdakilere de ikram edelim. Ani ve atak bir şekilde ayağa kalktı: “ııııı do you vant this, aaaa it is special Turkish pepper with inside something” gibi garip bir şeyler söyledi. Bu jestimizi ellerinin tersiyle ittiler. Sonra esma bir bozuldu, bir bozuldu. Hemen Hırvatlar ne kadar da aksiymiş çok aksi bir millet gibisinden genellemeler yaptı. Dedim öyle deme, bak karakoldaki kadın nasıl iyiydi, hemen poğaçandan yedi. Aa evet dedik sonra ne iyi insanlar var diye kendimizi rahatlattık. Yanımıza dolma almamız çok iyi olmuştu. Açıkçası erasmus öğrencisi olduğumuzdan yolculuk hususunda deneyimliydik. Misal, Viyana’ya giderken sarma yapmıştık o hem doyurmamıştı hem de çok uğraştırmıştı. O zamandan kararımızı vermiştik. Bundan sonra dolma yapalım diye. Esma sözünün eridir. Tıklım tıkış pirinç doldurarak güzelce bir dolma yapmıştı.

Her şey güzel giderken tren yine durdu. Herkes indi. Bu sefer biz inmedik. Bu ne ya? Türkiye’de o kadar tren yolculuğu yaptım. Ben böyle rezalet görmedim. Sonra bir görevli şaşkın bir şekilde yanımıza geldi, ne yapıyorsunuz burda dedi. Esma atılarak “we will go to Bosna near my friend actually our friend to bayram do you know we are Turkish festival” gibisinden şeyler söyledi. Onunla anlaşamadık, o adam gitti. Biz hala trendeyiz. “iyi yaptın Esma, nasıl da ağzının payını verdin, bak gitti” diyerek gururunu okşayıcı şeyler söyledim. O da iyice hiddetlendi “tabii, böyle olacaksın yoksa ezerler seni” gibisinden nasihatlerde bulundu.

Sonra başka bir görevli geldi bizi indirdi dedi bu tren Bosna’ya gitmez. Esma yine “but ı have a ticket and also my friend is also ticket, çıkar Fatma biletini, and as you see the write Bosnia, look” diyerek hakkımızı aramaya çalıştı. Adam durumu güzelce tane tane açıklayınca ikna olduk ve trenden indik. Bir grup Boşnak teyze ve amcanın yanında beklemeye koyulduk. Niye bekliyoruz diye soracağız ama işte İngilizce bilmiyorlar bilselerdi Esma: “sorry, can ı ask something, we are going to Bosnia, for bayram, near my friend and actually our friend, why waiting, Fatma biletimi ver, işte ıııı with train will go to Bosnia but why in there” diyerek durumu izah edip merakımızı giderirdi.

Merak ettiğimizden, endişemizden, korkumuzdan herhalde bu sefer öleceğiz diye düşündük. Teyzeler amcalar çok tatlıydılar, “bayram mübarek” gibi şeyler söyleyerek bizi rahatlatmaya çalıştılar. Aslında Almanca biliyorlardı. Esma, hadi derdimizi anlat, yok. Esma çatır çatır konuştuğu dili unuttu. Hani, normalde insanlar survive edebilmek için dil öğrenirler. Belki de hayatımızda ilk defa Almancaya işimiz düştü ama işte yok. Ben Çetin Çetinkaya’nın Almanca arebesk şarkısını ezbere biliyorum da anlamını bilmiyorum. Ordan uygun fiil seçip söylersek olur belki falan olmadı tabi. Sonradan durumu anladık. Eski bir otobüs geldi, sınıra götürdü, sınırda indik, pasaport kontrolü oldu, tekrar otobüse bindik, belirli bir yere kadar götürdü, ordan tekrar trene bindik ve nihayet Öznuuurrr.

Öznur da çok korkmuş. Planlanan varış saatinden 4 saat gecikmeli gittik. Tek başına gecenin bir vaktinde beklemiş. Öznur konuşmaya bir başladı hiç susmayacak sandım: “Kızlar çok korktum ya, sizi beklerken bissürü şey geldi başıma, hayır yani ben sütlü çay istedim, adam normal gitmiş sütü ısıtmış içine çay sallamış, ya nasıl kafesin sen. Çok sinir oldum. Sonra yalnızdım. Etrafta tuhaf tipler vardı. Korktum da yani, korkum geçsin diye Ramştayn dinledim, biliyor musunuz benim evim çatı katında o kadar hoş ki, ayyy iyi ki geldiniz”.

Sinir oldum ve kendimizden tiksindim. Biz bu adamın yanına gelebilmek için o kadar zorluk yaşadık, değer miydi yani? Neymiş efendim, öyle sütlü çay mı olurmuş, çok korkmuş, korkusundan Ramştayn dinlemiş. Hayır, esma da aynı. O da destek veriyor Öznur’a. O nasıl kafeymiş, sütlü çayı yapamıyorlarsa ölsünlermiş. Daha düne kadar acılı şalgam suyu içen adamlardınız, diye bağırarak uzaklaşmak istedim. Sonra, Esma: “biliyor musun, ne oldu” diye öyle heyecanlı bir giriş yaptı ki dedim herhalde yaşadığımız olayları anlatacak. Çevik bir hareketle erzak torbasını gösterdi: “Gelene kadar idare ettik. Hatta iki tane elmayı arttırdık bile. Şuna kalsa beni bile yiyecekti.” Al, ye diyerek hemen Öznur’u darladı. O da "gelir gelmez beni rezil etmeyin" falan gibisinden haklı gerekçeler sunarak yemedi. Elmaları ısıra ısıra yol aldık, soğuk bir bayram arifesinde.
Meraklısına not:
* Çetin Çetinkaya'nın şarkısı için https://www.youtube.com/watch?v=8Yaa4iCZDmw
* Öznur'un evi de çatı katında falan değilmiş, tavan arasında basık bir şeymiş. O kadar dar ve basıktı ki benim boyum o kadar kısa olmasına rağmen ayakta duramıyordum. üçümüz sıralı bir şekilde yer yatağında yatmak zorunda kaldık. Odadan dışarı çıkmak bile sorundu. Bir kişi emeklemek suretiyle kapıya doğru ilerliyor, bu sırada diğer ikisi de odanın köşelerine sinmek zorunda kalıyordu.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Özel Üniversitede Burslu Okumak: Fakirlik Anıları I







Şimdi kimseyi kandırmayalım, bazen Öznur'un burjuvazi tavırları oluyor ama hepimiz en nihayetinde orta halli ailelerin üniversitede okuyan çocuklarıyız. Daha doğrusu özel üniversitede bursla okuyan çocuklarıyız. Kendimizce hesaplarımız var. Aldığımız belli, verdiğimiz belli. Efendiyiz de aynı zamanda, para biriktiririz. Ne olur ne olmaz dünyanın bin bir türlü hali var. Yarın öbür gün üniversitede bayılırsın, hasta olursun bir şey olur, ambulans seni devlet hastanesine götürmez. Bu kızın sigortası var mı yok mu kimse onu düşünmez. Aciliyet söz konusu sonuçta, en yakın hastaneye özelmiş devletmiş diye düşünmezler götürürler.


Misal, benim bir arkadaşım bayılmıştı. Hemen aldılar o zaman Tobb'a en yakın hastane Mesa'ydı, gerçi şimdi TOBB ETÜ hastanesi oldu da oraya götürdüler. Ambulansta ben de varım tabii, dedim yapman etmen, bir şey yok bu hep bayılıyor zaten. Ben biliyorum biraz kolonya koklatsak gelir kendine. Şimdi hastanenin acilini meşgul etmeyelim. Biliyorum çünkü ben başımıza gelecekleri. Yooook ikna edemedim. Neyse gittik. Bir serum, bir iğne, hastayla ilgilenen jilet gibi doktorlar, özel ilgi falan 75 tl'yi verdik çıktık. Sonra dedim bak mutlu musun? Bayıldın da ne oldu sanki, biz o parayla kaç gün tabldot yerdik. O da üzüldü tabii yaptığı bu densizliğe. Zaten o günden sonra da hiç bayılmadı.


İşte bu gibi gerekçelerle genelde kenara bir şeyler koyardık ama para biriktiremediğimiz zamanlar da olurdu. Bilen bilir, genelde ay sonları bize bir masumluk çöker. Dışarda arkadaş gruplarıyla fazla takılmayız, yurtta kendimiz yemek yapar afiyetle yeriz. Ne biliyim, daha bir ders çalışmaya kendimizi veririz. Kısacası bizi para harcatmaya sevk eden ne varsa hayatımızdan çıkarırız. Yine öyle bir dönemde Öznur'la stratejik bir hata yaparak dersten sonra yurda gidip makale okumak yerine çimlerin üstüne oturmayı tercih ettik üniversiteli genç kızlar gibi. Neyse konuştuk, güldük falan ama hava sıcak canımız dondurma istedi. Benim önceliğim Öznur, o yesin ben yemesem de olur. Bilemezsiniz, sevdiğine dondurma alamamanın acısını... Dondurma istiyorum diyor, param yok alamıyorum. Bir yandan hayatın acımasızlığı üzerine düşünüp uzaklara bakarken bir yandan da ceplerimi karıştırıyorum para çıksın da şu kıza dondurma alıyım diye.
        Öznur: "Fatoooşş ben de 250 bin lira var."
         Ben: "Bende de 500 bin lira."
Normal şartlarda olsa o fiyata buzlu dondurma gibi bir şeyler alınır. Ama dedim ya özel üniversitedeyiz. Tam para denkleştirmeye çalışırken çantamda otobüs bileti buldum. O zamanlar ego yoktu tabii.
        Ben: "Bak Öznur, şunu görüyor musun? Eğer bunu okutabilirsek en kral dondurmadan alabiliriz."
       Öznur: "Saçmala Fatoş, ne diyeceksin insanlara? 'İfindim, bilit ılmık istir misiniz?' mi olmaz."
Evet, özel üniversitede böyle şeyler yapamazsın. Bu fikir saçma geldiğinden hiçbir şey olmamış gibi bileti cebime koydum. Tam da o sırada burslu bir arkadaşımız (Kasım) geldi. "Yaa biletiniz var mı?" dedi. İşte beklediğimiz an, keşke başka bir şey isteseydik de dilek hakkımızı boşuna kullanmamış olsaydık. Ayıpsın var tabi dedim ve kahramanca bir şekilde çıkardım. "Çok iyi oldu gerçekten çok sağol" falan gibisinden şeyler söyleyince dedik hani ne olacak işin görülsün, biletin karşılığında para vermeyi teklif etti ama kabul etmedik. Ne biliyim etik gelmedi herhalde, dedik ya işi görülsün istedik :( Kasım gittikten sonra gülmekten kendimizi alamadık. Hem fakir olmamız hem de o fakirliğimize bakmadan insanlara jestler yapmamız komik geldi. Güldük, eğlendik tamam ama hala Öznur'a dondurma alamadım. Sonra kalemliğimde iki tane küçük bozukluk, şimdi hatırlamıyorum ne kadardı, buldum. Öznur'un gözlerindeki ışıltı görülmeye değerdi :) Neyse bir heyecanla gittik şöyle buzlu limonlu güzelinden bir dondurma aldım bizimkine. Çimler de çimler çimlerde oturacağım, öyle yiyeceğim diye tutturdu. İyi dedim, gittik oturduk. Açtı paketi tam yiyecek tanıtım görevlisi İsmail bey geldi. Aaa kızlar ne yapıyorsunuz falan diye başladı konuşmaya. Ama bu konuşmak öyle böyle bir konuşmak değil, baya bir konuştu. Şimdi yese olmuyor yemese eriyor, hava sıcak. Öznur'dan beklenen davranış, yemedi ve eridi, gözlerimizin önünde içimiz gide gide bin bir zorluklarla aldığımız dondurma eridi. İşte o günden sonra "sizden nefret ediyorum, hiçbirinizi sevmiyorum" gibi söylemler edindi kendine. Tamam, üzülme dedim. en azından ben güçlü olmak zorundaydım. Ellerini peçeteyle silip, kalk yurda gidelim ben sana çay demliyim dedim. Hiçbir şey olmamış gibi yerinden kalktı ve "Fatooşş çay demlemeyelim, çok vaktimiz gidiyor, bende sallama çay var, onu içelim." dedi. Sonra kazandığımız vakitleri hunharca harcadık o ayrı.


Ben onu bunu bilmem. Ya paran olacak ya da arkadaşların olmayacak Diğer türlü zor oluyor, hayır yaşadım ondan biliyorum. Sene 2010, yine aşırı yanlış bir strateji izleyerek ay sonunda İstanbul'a gitmeye karar verdik. Dedim bak gitmeyelim paramız yok. Öznur bir yandan Esma bir yandan gidelim de gidelim. Mantığıma da yattı aslında yoksa ben onlarla bu parasızlıkla bir yere gitmem efendim. Üniversite topluluğuyla kitap fuarına  gideceğiz. Hani yoldur yemektir zaten içinde, biz pek para harcamayız. Hem kitap fuarı ya, ne güzel işte ucuz kitaplar vardır toplar geliriz diye düşünmüştük. Şimdi yazarken fark ediyorum, senin ucuz kitap alacak kadar da paran yok ki sen ne diye zor edip oralara gidiyorsun.


Neyse İstanbul nasıl güzel nasıl güzel. Her şey cazip geliyor, her şeyi almak istiyorsun, turistik şehir. Gitmeden önce birbirimizi sıkı sıkı tembihledik, bak sakın kimse bir şey almayacak. Öyle olmadı işte. Daha dakika bir gol bir "ben sıkıştım" dedi.
     Ben: "Eee kahvaltı yaptığımız yerde gitseydin ya. Şimdi sana nerden bulacaz tuvalet?"
     X: (İsim vermeyeceğim genç kız yarın öbür gün evlenecek sonuçta): "ya o zaman gelmemişti şimdi geldi. Hem şurada wc var."
     Ben: "İyi neyse 1 liraymış hadi git"
İnsanlık sonuçta, ben anlayışlıyım. İşte biraz gezmeler tozmalar falan derken yine bir masraf. Bu sefer de ben kovboy şapkası istiyorum diye tutturdum. Topluluktan ayrıldık, Esma ile kovboy   şapkasının derdine düştük ama bir yandan da beni azarlamaktan geri kalmıyor.
        Esma: "Niye gördüğün zaman söylemedin, gider alırdık."
        Ben: "Ne biliyim çekindim, şu sokakta bir turistin kafasında gördüm. Belki şu sokakta bulabiliriz."
Neyse ara sokakları falan dolaştık. Bulduk bir şapka, Esma sağ olsun, bana aldı. Hemen taktım kafama. Sonra aldı beni bir pişmanlık. Ya keşke almasaydık bu paranın yokluğunda beş tl verdik falan. Bu arada Öznur'un haberi yok, olsa ne biçim kızar. Sonra fark etti ama o kadar da sorgulamadı, araya başka olaylar girdi, unuttu.
Neyse öğle yemeğini de yedik. Çıktık dışarı "ya benim wc ye gitmem lazım"
     Ben: "Eee niye orda gitmedin?"
     X: "Gitmedim, ne biliyim."
ben sinir olmayayım da kim sinir olsun? Neyse bir Wc bulduk, bulmasına ama bu da 1.5 tl. Her yerde 1 lira değil ki semtine göre değişiyor. İstanbul, ne kadar acımasız, cami Wc' leri bile ücretli. Üçün beşin hesabını yapmıyorum da paramız yok. Biraz mırın kırın ettim tabii, olan paramızı da hep wc ye verdik gibisinden. Ben öyle deyince ikisi de dayanışma içinde bana kızıyor falan. "Ne yapıyım? Elimde olan bir şey mi?" diyor.Ya elinde değil tamam anlıyorum ama biraz hassasiyet göster. Az su iç, çay may içme mesela, hani idare et ya. Ankara'ya gidene kadar idare et, ne olur sanki. Kaç kere tuvalete gitti hatırlamıyorum ama çok kere gitti ya hiç para mara kalmadı.


Günün sonunda topluluk başkanı kişileri sayıyor. Akşam olmuş gideceğiz. Cebimde yine de bir avuç bozuk para kalmış. Dedim dur bunla kendime bir kola alıyım. Bunu hak ettim ben. Tam keyifli keyifli büfeye yöneliyordum ki ikisi birden geldi yanıma. Biri bardakta mısır istiyor, biri wc' ye gitmek için para istiyor. İşte orda beynime kan sıçradı ve babamı daha iyi anladım. Dedim, ben onu bunu bilmem aranızda anlaşın ya sen wc ye gitmeyeceksin, tutacaksın ya da sen mısır yemeyeceksin. Ben burada bekliyorum, siz aranızda tartışın ve anlaşın. Sonra gidip sormuşlar bardakta mısır ucuzmuş. Şimdi tam olarak ne kadardı hatırlamıyorum ama avcumdaki bozukluklarla hem bardakta mısır hem de wc parası çıktı. Ankara'ya döneceğiz cebimizde 0 tl var. Bir yandan huysuzlanıyorum bir yandan da seviniyorum. Bundan sonra bir şey olmaz daha. Ankara'ya kazasız belasız varabilseydik diye düşünürken yanıma gelmiş kaşığıyla bana mısır veriyor Fatoooooşşş bir tadına baksana. İstemiyorum mısır falan, ye işte. İnsan kendi arkadaşlarından nefret eder mi? Ben sizden nefret ediyorum.


Neden Bu Kadar Eziğiz Yahut Bir Hayatta Kalma Mücadelesi

Üç Kişilik neden ezik? Oysa kağıt üzerinde hiç de fena sayılmayacak hayatlarımız var. Hatta ara ara birbirimizi gaza getirip "Aslında biz bayaaa da iyiyiz hani" demişliğimiz bile oluyor. Ama dış dünyaya açıldığımızda özgüven yerlerde. Hem de kendimizden en emin olduğumuz alanlarda bile.

Mesela Fatoş bir defasında bir hocayla Hacettepe Türkiyat'ın kadrosuna bakıyordu. Hoca kadrodaki isimlere bakarken,

+Haa ben bu hocayı tanıyorum bu hoca Bizanslı. 

dedi. Fatoş da Bizanslı ifadesine biraz şaşırdı ama sesini çıkarmadı.

-Aaa öyle mi hocaaam...

dedi. Üstüne üstlük (bari onu yapma) 

-Hacettepe'nin kadrosuna Bizanslı birini dahil etmiş olması da üniversite için büyük bir kazanım.

dedi. Hoca Fatoş'un yüzüne tuhaf tuhaf baktı. 

+Ne Bizanslısı yaa? Ben Bizanslı mı dedim? Bizans çalışıyor, tarihçi. Sen de ne diyorsun?

 dedi.

Tabii yazık Fatoşum kötü oldu. Bana durumu açıkladı: "Aslında Bizans ne yani sonuçta. Ben de biliyorum Öznur Bizans diye bir ülke kalmadığını ama işte diyemedim. Adım gibi eminim ama hoca başka bir şeyi kastediyordur, koskoca hoca işte dedim. O özgüven yok, adım gibi emin olduğum bir şeyi bile söyleyemiyorum. Bir de yorum yapmasaydım bari, niye Hacettepe'yi Bizanslı hocası var diye över insan." dedi.

Acıdım. Üzüldüm.

***

"Şu hayatta en çok kime karşı eziliyorsunuz?" deseler cevabımız açık ara "Şoförlere karşı" olur. Bir kere asabi adamlar, trafik falan derken stres yapıyorlar. İkincisi belli bir kültürleri/kimlikleri var. Hata yapsan affetmezler. (Ama o set görünümlerinin altında yumuşacık bir kalpleri de var, o ayrı. Blogda da olsa şoför abilerimize yamuk yap(a)mıyoruz.)

Biz şoförlerin bu yönünü biliyor ve ona göre davranıyoruz. Ama herkes öyle mi? Tabii ki değil. ODTÜ ve Hacettepe gibi üniversitelerin öğrencileri biraz hırçın. (TOBB  ETÜ öyle değil mesela.) İnmek için düğmeye basıyorlar, şoför arka kapıyı açmazsa dövüşken dövüşken "Hocaaaaaam arka kapıııııı!!!" diye bağırıyorlar. Biz otobüsteysek geriliyoruz. Ben neredeyse çocuk adına şoförden özür dileyecek duruma geliyorum. "Mazur görün, gençler işte, ehehehe" diyesim geliyor. Biz mesela şoför kapıyı açmasa kısık sesle 

-Şeyyy, arka kapı açılmadı da... Acaba bozuk muydu ya da düğme mi çalışmadı ki acaba?...

deriz. Bunu da zaten kimse duymaz. Bir sonraki durakta ineriz, bir duraklık mesafe değil mi, yürürüz n'olcak. 

(Hakkını yemeyelim inemediğimizi fark eden özgüveni yüksek bir orta yaşlı adam bazen "Kaptan hanfendi inecekmiş" diyor sağ olsun.)

***

Özel üniversite başka, özel üniversite can. Bakın müşteri memnuniyeti çok önemli. Serbest piyasa ekonomisinin ve rekabetin nimetleri bunlar. ODTÜ servisi bir dakika beklemez, durak/güzergah değiştirmez, durak dışında durmaz. Ama TOBB ETÜ ve Bilkent servisleri öyle mi?

Bugün Esma'nın yanından gelirken servisten Aşti'de inip Ankaray'la Tandoğan'a gelecektim. Tunus servisi Emek girişinde durdu, Aşti'de durmuyormuş zaten. Ben tabii şoföre soramamıştım. "Neyse Tunus'a giderim, mal gibi bu soğukta topuklu ayakkabılarımla  Kızılay'a yürür, Ankaray'la Tandoğan'a giderim." dedim. Tam o sırada bana bir özgüven geldi. Servisteki birçok kişinin inmesinden midir nedir, bir Esma edasıyla şoförün yanına gittim: "Şey, Tandoğan'a en yakın nerede durur ya da bir metro güzergahı??" dedim. Şoför kendinden emin bir tavırla "Sen nereye gideceksin?" dedi. "Tandoğan." dedim. "Tandoğan'ın neresi?" dedi. "Metro" dedim "Hayır yani şimdi metroya bineceksen sadece, başka yerlerde de metro var, sen Tandoğan'da mı oturuyon?" dedi. "Evet" dedim. 

Bana biraz sinirlendi. "Söylesen Aşti'den geçmiyorum derdim, Emek girişte inerdin" dedi, Devlet Su İşleri falan dedi. Sonra neyse bu vakitte seni bırakmayayım böylece, Tandoğan'dan geçeyim dedi. Biraz daha zorlasam evime bırakacaktı. Sonra bunu hayal ettim:

Kocaman bir servis apartmanın önünde beni bırakıyor. 

Ya da akşam 7'de evin önüne öğrencilerle birlikte gelip kornaya basıyor: Dıt dıııııt 
+E hadi herkes seni mi bekleyecek? 
(Kısık sesle: Bık-tım yaa, bu kız öğrencilerden bık-tım) (Yaka silkme hareketi yapar.)
-Abi ben bugün gitmiycem Bilkent'e.
+E dün de gitmedin, ohoooo biz her gün seninle mi uğraşıcaz. 
(Söylentiler, öğrencilerin homurdanması)
-Ya gitmiycem, yetişirilecek işler var.
+Ya boşver, gel. Esma'da yaparsın.
-Yok yok Esma da bugün evde yok zaten, gelmiycem.
+Ya bak Fatoş da gitmiyor, iki gündür görüşmüyorsunuz. Aranızda bir şey mi oldu? Olduysa ben konuşurum gerekirse.
-Yaa istemiyorum, bir şey de yok. Gelmiycem bugün. Yarın gelirsiniz ama di mi? Yarın buluşucaz :)
+Offff tamam. Hadi ben gidiyorum. Bak aranızı bozmayın. İyi arkadaş kolay bulunmuyor.

***

Bu bloğa yazma konusunda hep kararsız kalıyoruz. "Ya niye yazıyoruz yaa, kendimizi rezil ediyoruz. Ezikliğimiz yetmiyor, bir de bunu el aleme yayıyoruz. El bize aferin diyecek." diyoruz. Verip veriştiriyoruz. Sonra "Yani şimdi o kadar da kasmaya gerek yok, rezil olsak ne, olmasak ne? Kimiz ki biz?" deyip yine kendimizi eziyoruz. "Ne kadar rezil olursak o kadar iyi." diyoruz. 

***

Aslında övünebileceğimiz güzel başarılarımız var ama onlar üzerinden birbirimizle dalga geçtiğimiz için başarı gibi gelmiyor. Bu sebepten Fatoş bana "Öznur kalem açacağının kapağını açtım, heyecanımı seninle paylaşmak istedim" gibi başarıları için mesaj atıyor. Ya da mesaj atıyor bir de bunun için utanmadan.
Acıdım. Üzüldüm.

***

339 numaralı efsane EGO otobüsüne olan sevgimizi bilirsiniz. Efsane bir otobüs gerçekten. Kiminle hatırlamıyorum, biriyle yarım saat boyunca bu otobüsün güzergahlarını sayıp ne kadar kilit noktalardan geçtiğini söyledik birbirimize. Wi-fi var bir kere dedik. Hızlı dedik. Pratik dedik. Ama bizim için önemli olan TOBB ETÜ'den geçen nadir (belki de tek) otobüslerden olmasıydı. Bugün de 339'la Armada'ya giderken Fatoş'la 339'un önemi hakkında keyifli bir sohbete daldık.

Üniversiteden mezun olduktan sonra göremediğimiz arkadaşlarımız oluyordu. Her binişte mutlaka bir-iki TOBB ETÜ'lüyle karşılaşıyorduk. Bugün de karşılaşmıştık. Mutlu olmuştuk. 339 bizim için sadece bir EGO hattı değil, bir sosyalleşme alanı, adeta bir yaşam biçimiydi. 

"Wi-fi şifresi ne?" diye sordu Fatoş büyük bir mutlulukla. Ben de "Karşıda yazıyor: 12345678" dedim içim huzur dolu bir şekilde ona bakarak. Fatoş internete bağlanıp bana komik video izletti, bir iki komik olmayan ama yoklukta gider türünden Tweet okudu. İkimiz de mutluyduk. 
"İyi ki" dedik, "iyi ki 339 var". "Başımıza bir şey gelse mesela, bir-iki tanıdık mutlaka oluyor bu otobüste. Hem çok hızlı geliyor" dedik. "Tandoğan'dan binsek 10 dakikada Armada'dayız. Muavinleri, şofölerini bile tanıyoruz, 5 senemiz bu hatla geçti" dedik. Eski günleri yad ettik. Bir yarım saat de Fatoş'la 339 üzerine konuştuk. Fakirdik, öğrenci kartıyla 1,5 tl'yle gidiyorduk ama mutluyduk. 

***
Üzücü: En büyük eğlencemiz Esma'ya gidip pizza yiyip Catan adlı lanet oyunu oynamak. 

Oyun şans ve strateji oyunu. (Esma ise zeka oyunu olduğunu iddia ediyor.) Zar atılıp sana ait olan yerlerdeki sayılar gelirse bazı malzemeler kazanıyorsun ve o malzemelerle şehir kurmaya çalışıyorsun. Biz her defasında Esma'nın hırslarının kurbanı oluyoruz. İki süzük, iş çıkışı yorgun argın, bu soğukta Armada'ya gidiyoruz. Armada'dan Bilkent servisine biniyoruz. Esma sağ olsun bize pizza söylemiş oluyor, gider gitmez tıkınıyoruz. Sonra "eğlenmek için" Catan oynuyoruz. Sonra Esma bizi feci halde, ezici bir üstünlükle yenip evimize yolluyor. 

Bakınca sadece Esma'yı eğlendirmek ve onun egosunu tatmin etmek için bütün işlerimizi bırakmış, onca yolu gitmiş, üstüne yenilmiş olarak eve dönüyoruz. Serviste söyleniyoruz: "Hata bizde, bizde hata. Niye gidiyoruz ki? Hayır yani her defasında yeniyor zaten, ayrıca hiç de eğlenceli bir oyun değil. Bir daha oynamayalım." diyoruz. Yine oynuyoruz. Ama bu akşam çok kararlıydık, her ne surette olursa olsun Catan oynatamayacaktı bize Esma. Pizzalarımızı yiyip kalkacaktık. Daha Esma söylemeden atıldık:
+Esma biz Catan oynamayacağız!
Esma bize güldü.
-Ahaha, sizle oynamak isteyen var sanki. Hemen yeniliyorsunuz. Ben artık hiç zevk almıyorum. Kendime dişli rakipler bulucam.

dedi. Önce sevindik. Sonra üzüldük.

Üç kişiydik, mutluyduk.

***

Yazıyı yazarken fark ettim, bütün maceralarımız otobüste, serviste, dolmuşta geçiyor. Gönül isterdi ki arabamızla yaşadığımız eziklikleri anlatalım. İdare edin artık.