İlk olarak bir marketin geniş bir otoparkını bulup orada çalıştık. Pek gelen gidenin olmadığı bir saatte arabayı çalıştırmayı gazı, freni, vites değiştirmeyi ve dolayısıyla debriyajı kullanmayı öğrenmeye başladım. Burada tam bir sözelci gibi eşime "Bunların sırası debriyaj, fren, gaz diye gidiyor; yani alfabetik sırayla" deyip derin araba bilgimle hava attım. Eşim "Sıralama doğru ama ben hiç alfabetik sıra olarak düşünmemiştim" dedi. Bunu bulduğum için kendimle gurur duydum ve ne zaman konusu geçse sıralamayı bildiğimden gururla söz ettim.
İlk dersimizde eşim aracı çalıştırmak kadar durdurmanın da önemli olduğundan bahsederek kırmızı ışıkta ya da önüme aniden bir köpek çıktığında nasıl duracağımı anlatıyordu. "Mesela şu direğin hizasında bir köpek çıktı dur bakalım" şeklinde pratikle ilerliyorduk. Durma konusunda çok başarılı değildim, birkaç hayali köpek de ezmiş olabilirdim ama azimliydim. Sağa sola dönme konusunda ise tek başarılı olduğum nokta sinyal vermeyi kesinlikle unutmamamdı. Bazen dönemesem bile sinyalimi veriyordum. Kural kuraldır sonuçta, ben niyetimi belirteyim de sağa sola döndürmeyen araba utansın.
Boş alanlarda arabayı çalıştırma, sağa sola dönme, direksiyon hakimiyeti ve vites geçişleri üzerinde birkaç defa daha çalıştıktan sonra sakin olan yollarda trafiğe çıkmaya karar verdik. Her hevesli yurdum genci gibi 18 yaşıma girince ehliyetimi zaten aldığım için teknik olarak trafiğe çıkabiliyordum. Büyük bir özgüvenle ama bir taraftan heyecanla başladığım trafiğe çıkma maceram arada uzun kornalarla, selektörle mesaj vermelerle, yanlış yollara girmelerle devam ediyordu. En daha fazla heyecanı kaldıramayan sevdiceğim bir yer gösterip öğrendiğimiz şekilde park etmemi söyledi. Ben öyle bir hızla gelip direksiyonu sağa kırdım ki usta şoförler bile böyle bir park etmeyi göze alamaz. İki aracın arasına süper girmiş ve o hızla mükemmel park etmiştim ama tamamen şans eseriydi; o hızla iki araçtan birine çarpmamak bilinçli bir tercihle yapabileceğim bir şey değildi. Eşime çaktırmamak için bilinçli park ettiğimi ima ediyor "Nasıl park ettim ama" falan diyordum, bir taraftan da korkudan bacaklarım titriyodu. O tabii bunun bir şans eseri olduğunu anlamıştı ve bütün yolda gitme serüvenimden sonra bu efsane park edişimle birlikte beni tekrar trafiksiz alanda çalıştırmanın bizim ve trafiğe çıkan diğer insanların can güvenliği için daha iyi olacağına karar vermişti.
Normalde bir şeyi yaptıkça ustalaşırsın ama araba sürmek öyle bir şey ki beş defa koltuğa otursan da beşincisinde bile ilki kadar çaylak olduğun hissi oluşuyor ve en az ilki kadar hata yapma ihtimalin oluyor. Ben de bu sebeple mantık ilkelerine aykırı olarak ilerleme kaydedilmeyen bu süreci üç kişilik grubumuzun diğer üyeleri Esma ve Fatoş'la paylaşmaya karar verdim. Onlar da araba sürmeyi bilmiyor ve öğrenmeye çalışıyordu. Onlar da benim gibi öğrenmeye çalıştıkça ümitsizliğe kapılıyordu. Adeta bir terapi grubu kurduk.
"Merhaba Ben Öznur. 27 yaşındayım. Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, trafikte büyük kazalar yapmak; öyle ki direksiyona oturduğumda aklıma televizyonda gördüğüm ölümlü kaza sahneleri geliyor. Korkularımı yenmek için buradayım.
"Merhaba Ben Esma. 27 yaşındayım. Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, kaza anında ne yaşanacağını önceden bilememek, bu beni endişelendiriyor. Korkularımı yenmek için buradayım."
![]() |
| Çocukluğumda gerçekten Trafik Canavarı adında bir yaratığın olduğuna inananmıştım ve yollarda karşıma çıkmasından çok korkuyordum. |
"Merhaba Ben Fatoş. 29 yaşındayım. (Aslında Fatoş 89'lu biz 90'lı olmamıza rağmen Esma yüksek ikna kabiliyeti ve bilgiçliği sayesinde Fatoş'u bizden iki yaş büyük olduğuna ikna etmeyi başarmıştı.) Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, hız tutkum. Araba sürersem bu tutkumun esiri olacağımdan ve kendime ve başkalarına zarar verebileceğimden korkuyorum. Korkularımı yenmek için buradayım."
![]() |
| 60'la giderken Fatoş'un hissettiği. |
Herkesin korkusuna saygım vardı ama arabayla en fazla 60'a çıkabilen birisinin hız tutkunuyum, hız yapıp başkalarına zarar vereceğimden korkuyorum demesi... Ne bileyim, siz düşünün. Neyse biz daha makul kaza korkularımızın yanında arkadaşımızın hız korkusunu da dışlamıyorduk. Bir gün çok güzel araba sürebileceğimizi ve bu sayede hayatımızın mükemmel olacağını düşünerek hayaller kuruyorduk.
Ümitsizliğe kapıldığımızda da "Kızım biz ÖSS derecesi yaptık, ilk 100'e girdik yaa. Şöyle düşün, barajı geçemeyenler bile araba sürebiliyor, bizim sürememiz çok mantıksız." şeklinde birbirimizi gaza getirmeye çalışıyorduk. Bunun üniversite sınavına çalışır gibi çalışılıp çalışılamayacağını araştırdık. Teorik notlar çıkarıp arabanın bütün mekanizmasını anladık. Sorsanız şu an araba nasıl sürülür diye, herkesten iyi anlatabilirim mesela. Teori süper ama pratik yok. Sonra bu işin böyle bir şey olmadığını, herkesin her konuda yetenekli olamayabileceğini, bizim de beynimizin motor alışkanlıkları yöneten kısmının belki gelişmemiş olduğunu ve herkesin iyiliği için bu işten bir an önce vazgeçmemiz gerektiğini düşündük.
Eşim ısrarcıydı, beni sürekli motive ediyordu. Tekrar trafiksiz alanda çalışmaya başladık. Ben ODTÜ'de pazar günü boş olan bir otoparkta sağa sola dönme alıştırmalarından sonra, "Zaten kimse yok dönüp durmayalım artık biraz normal yolda süreyim" dedim. Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Okul dışına çıkmayayım, şuradan sağa gireyim" diye geç verilmiş bir kararla direksiyonu kırarken, bu kez park ederkenki kadar şanslı olamadım ve arabayı yüksek bir refüje çarptım. Bize bir şey olmadı ama arabamız çok hasar aldı. Eşim de çıkan masraftan sonra benim her yere taksiyle gitmemin daha az maliyetli ve güvenli olduğunu söyleyerek bu işten sonunda vazgeçti. Fakat bütün bu olanları unutmuş gibi şimdilerde tekrar öğretme hevesinde. Bu yazı da ona küçük bir hatırlatma olsun.





