2 Ağustos 2019 Cuma

Araba sürmeyi nasıl öğrenemedim?

Eşim "Artık senin de araba sürmeyi öğrenmen lazım" dediğinde hemen Google'a girip kendi kendine giden otomobiller ne zaman piyasaya çıkacak diye araştırdım. Aslında bu teknolojiye epey bir yatırım varmış ama sanırım bunun geliştirilip seri üretime geçilerek -ve tabii benim alabileceğim fiyatlara ulaşarak- piyasaya sürülmesinin uzun zaman alacağını fark ettim. Bu aydınlanmayla hemen o haftasonu araba sürme çalışmalarına başladık. Arabamız çok yeni değildi, zaten sakin olan eşim ufak tefek çarpmaların sorun olmayacağını söyleyerek beni rahatlatıyordu. Sürücü koltuğuna oturdum. İşte bu benim araba sürme sürecinde en sevdiğim ve gerçekten tek kusursuz olduğum bölüm: Koltuğu kendine göre ayarlamak, aynaları düzeltmek, kemeri takmak ve sağı solu kontrol etmek. Buraya kadar hem teoride hem pratikte mükemmelim. Sorun kontağı çevirdiğim anda başlıyor.

İlk olarak bir marketin geniş bir otoparkını bulup orada çalıştık. Pek gelen gidenin olmadığı bir saatte arabayı çalıştırmayı gazı, freni, vites değiştirmeyi ve dolayısıyla debriyajı kullanmayı öğrenmeye başladım. Burada tam bir sözelci gibi eşime "Bunların sırası debriyaj, fren, gaz diye gidiyor; yani alfabetik sırayla" deyip derin araba bilgimle hava attım. Eşim "Sıralama doğru ama ben hiç alfabetik sıra olarak düşünmemiştim" dedi. Bunu bulduğum için kendimle gurur duydum ve ne zaman konusu geçse sıralamayı bildiğimden gururla söz ettim.

İlk dersimizde eşim aracı çalıştırmak kadar durdurmanın da önemli olduğundan bahsederek kırmızı ışıkta ya da önüme aniden bir köpek çıktığında nasıl duracağımı anlatıyordu.  "Mesela şu direğin hizasında bir köpek çıktı dur bakalım" şeklinde pratikle ilerliyorduk. Durma konusunda çok başarılı değildim, birkaç hayali köpek de ezmiş olabilirdim ama azimliydim. Sağa sola dönme konusunda ise tek başarılı olduğum nokta sinyal vermeyi kesinlikle unutmamamdı. Bazen dönemesem bile sinyalimi veriyordum. Kural kuraldır sonuçta, ben niyetimi belirteyim de  sağa sola döndürmeyen araba utansın.

Boş alanlarda arabayı çalıştırma, sağa sola dönme, direksiyon hakimiyeti ve vites geçişleri üzerinde birkaç defa daha çalıştıktan sonra sakin olan yollarda trafiğe çıkmaya karar verdik. Her hevesli yurdum genci gibi 18 yaşıma girince ehliyetimi zaten aldığım için teknik olarak trafiğe çıkabiliyordum. Büyük bir özgüvenle ama bir taraftan heyecanla  başladığım trafiğe çıkma maceram arada uzun kornalarla, selektörle mesaj vermelerle, yanlış yollara girmelerle devam ediyordu. En daha fazla heyecanı kaldıramayan sevdiceğim bir yer gösterip öğrendiğimiz şekilde park etmemi söyledi. Ben öyle bir hızla gelip direksiyonu sağa kırdım ki usta şoförler bile böyle bir park etmeyi göze alamaz. İki aracın arasına süper girmiş ve o hızla mükemmel park etmiştim ama tamamen şans eseriydi; o hızla iki araçtan birine çarpmamak bilinçli bir tercihle yapabileceğim bir şey değildi. Eşime çaktırmamak için bilinçli park ettiğimi ima ediyor "Nasıl park ettim ama" falan diyordum, bir taraftan da korkudan bacaklarım titriyodu. O tabii bunun bir şans eseri olduğunu anlamıştı ve  bütün yolda gitme serüvenimden sonra bu efsane park edişimle birlikte beni tekrar trafiksiz alanda çalıştırmanın bizim ve trafiğe çıkan diğer insanların can güvenliği için daha iyi olacağına karar vermişti.

Normalde bir şeyi yaptıkça ustalaşırsın  ama araba sürmek öyle bir şey ki beş defa koltuğa otursan da beşincisinde bile ilki kadar çaylak olduğun hissi oluşuyor ve en az ilki kadar hata yapma ihtimalin oluyor. Ben de bu sebeple mantık ilkelerine aykırı olarak ilerleme kaydedilmeyen bu süreci üç kişilik grubumuzun diğer üyeleri Esma ve Fatoş'la paylaşmaya karar verdim. Onlar da araba sürmeyi bilmiyor ve öğrenmeye çalışıyordu. Onlar da benim gibi öğrenmeye çalıştıkça ümitsizliğe kapılıyordu. Adeta bir terapi grubu kurduk.

"Merhaba Ben Öznur. 27 yaşındayım. Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, trafikte büyük kazalar yapmak; öyle ki direksiyona oturduğumda aklıma televizyonda gördüğüm ölümlü kaza sahneleri geliyor. Korkularımı yenmek için buradayım.

"Merhaba Ben Esma. 27 yaşındayım. Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, kaza anında ne yaşanacağını önceden bilememek, bu beni endişelendiriyor. Korkularımı yenmek için buradayım."
Çocukluğumda gerçekten Trafik Canavarı adında bir yaratığın olduğuna inananmıştım ve yollarda karşıma çıkmasından çok korkuyordum.
"Merhaba Ben Fatoş. 29 yaşındayım. (Aslında Fatoş 89'lu biz 90'lı olmamıza rağmen Esma yüksek ikna kabiliyeti ve bilgiçliği sayesinde Fatoş'u bizden iki yaş büyük olduğuna ikna etmeyi başarmıştı.) Araba sürmeyi bilmiyorum. En büyük korkum, hız tutkum. Araba sürersem bu tutkumun esiri olacağımdan ve kendime ve başkalarına zarar verebileceğimden korkuyorum. Korkularımı yenmek için buradayım."

60'la giderken Fatoş'un hissettiği.
Herkesin korkusuna saygım vardı ama arabayla en fazla 60'a çıkabilen birisinin hız tutkunuyum, hız yapıp başkalarına zarar vereceğimden korkuyorum demesi... Ne bileyim, siz düşünün. Neyse biz daha makul kaza korkularımızın yanında arkadaşımızın hız korkusunu da dışlamıyorduk. Bir gün çok güzel araba sürebileceğimizi ve  bu sayede hayatımızın mükemmel olacağını düşünerek hayaller kuruyorduk. 


Ümitsizliğe kapıldığımızda da "Kızım biz ÖSS derecesi yaptık, ilk 100'e girdik yaa. Şöyle düşün, barajı geçemeyenler bile araba sürebiliyor, bizim sürememiz çok mantıksız." şeklinde birbirimizi gaza getirmeye çalışıyorduk. Bunun üniversite sınavına çalışır gibi çalışılıp çalışılamayacağını araştırdık. Teorik notlar çıkarıp arabanın bütün mekanizmasını anladık. Sorsanız şu an araba nasıl sürülür diye, herkesten iyi anlatabilirim mesela. Teori süper ama pratik yok. Sonra bu işin böyle bir şey olmadığını, herkesin her konuda yetenekli olamayabileceğini, bizim de beynimizin motor alışkanlıkları yöneten kısmının belki  gelişmemiş olduğunu ve herkesin iyiliği için bu işten bir an önce vazgeçmemiz gerektiğini düşündük.

Eşim ısrarcıydı, beni sürekli motive ediyordu. Tekrar trafiksiz alanda çalışmaya başladık. Ben ODTÜ'de pazar günü boş olan bir otoparkta sağa sola dönme alıştırmalarından sonra, "Zaten kimse yok dönüp durmayalım artık biraz normal yolda süreyim" dedim. Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Okul dışına çıkmayayım, şuradan sağa gireyim" diye geç verilmiş bir kararla direksiyonu kırarken, bu kez park ederkenki kadar şanslı olamadım ve arabayı yüksek bir refüje çarptım. Bize bir şey olmadı ama arabamız çok hasar aldı. Eşim de çıkan masraftan sonra benim her yere taksiyle gitmemin daha az maliyetli ve güvenli olduğunu söyleyerek bu işten sonunda vazgeçti. Fakat bütün bu olanları unutmuş gibi şimdilerde tekrar öğretme hevesinde. Bu yazı da ona küçük bir hatırlatma olsun.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Osmanlıca ve Somun Ekmek Üzerine

Bloğumuzu takip edenlerin bildiği gibi hareketli bir lisans dönemi yaşadık. Hareketten kastım, başımıza her gün yeni bir rezilliğin gelmesi, her gün biri tarafından yanlış anlaşılmak, her gün yine de aptal bir mutlulukla derslere gitmekti. Şimdi üstünden zaman geçmiş olduğundan buradan bakınca sevimli geliyor ancak o zamanlar bazen o kadar bunalıyordum ki "Her gün okula rezil olmaya geliyorum, bari bugün bir aksilik çıkmasa" diyordum ve o gün hiç aksilik çıkmasa bile  en azından Osmanlıca dersinde bir kelimeyi okuyamayıp ya da çok alakasız bir şekilde okuyup insanların bana gülmesi gibi küçük bir rezillik yaşanıyordu.

Normalde Osmanlıca derslerinde aslında iyiydim ama bir şekilde metindeki en karmaşık yer bana denk gelirdi. Bir defasında Aşıkpaşa Tarihi'nden bir yer okuyoruz. O tarihte yazılmış bir eserde şimdi kullanmadığımız kelimeler olabiliyor ya da şimdi kullandığımız kelimeler farklı bir anlamda kullanılabiliyor. Okurken okurken bir kelime geldi. Duraksadım, herhalde yanlış okuyorum dedim. (Aslında kelime çok basit yazılmış, doğru okuduğumdan eminim.) Ben duraksayınca herkesin dikkati metne kaydı ve pür dikkat söyleyeceğim söze odaklandı. Ama yazan kelime argo, hatta baya baya küfür. Düşünüyorum ki "Koskoca Aşıkpaşam, ayıp etmişsiniz, neye kızdınız da böyle yazdınız?" ama bir taraftan da "Tarihi metinde bu kelimenin ne işi var?" diye de düşünüyorum ve kesin yanlış okuyorum diyorum. Ama o kadar kolay ve yanlış okumama ihtimal yok ki, bir şey de diyemiyorum. En sonunda "Hocam burada basım hatası mı var?" dedim. Tabii herkes yazanı okuduğundan kahkahayı bastı. Hoca da güldü. Sonra dedi ki o kelime o dönemde araç- gereç anlamında kullanıyordu dedi. Anlamı o şekilde düşünün dedi ve bana da cümleyi baştan al dedi. Hocaya içten içe kızdım tabii, "Hocam ne uzatıyorsunuz, o cümleyi de anlamayıverelim yani illa 30 kişinin içinde töbe estağfurullah..." diye içimden söylenerek cümleyi baştan aldım.  Maalesef ki olgun olmayan ve tarih bilimine saygıları sıfır olan sınıf arkadaşlarım yine ben okurken kahkaha attı. Ben ise hiç üstünde durmadan konuyu değiştirmek için hızlı hızlı diğer cümleye geçip konuyu değiştirmek için başka bir kelimenin anlamını sordum. Tabii kelime anlamı sorunca Hocamız bizim sözlük kullanmamızı teşvik etmek için hemen "Evet ne yapıyoruz, hemen Develioğlu'nun sözlüğüne açıp bakıyoruz. Belki başka anlamları da vardır, bir de Kamus-ı Türki'den bakıyoruz." dedi. O dönemde her iki sözlüğü (ikisi de çok kalın) Osmanlıca kitabını ve o hafta okuyacağımız metnin kitabını derse getirmek zorunluydu. İlk iki hafta herkes bunları getirdi. Sonraki haftalarda elimizde koca koca kitaplarla okulda dolaşmaktan o kadar yorulmuştuk ki hocayla pazarlığa giriştik. Üç kişilik bloğumuzun en sempatiği Fatoş, pazarlık için masaya oturdu.

+Hocam bu kadar kitabı taşıyoruz, genç yaşta kamburumuz çıkacak, çok yoruluyoruz.

-Siz Tobb yurdunda kalmıyor musunuz? Zaten üstgeçitten geçip okula geliyorsunuz. 3 dakika ancak yürüyorsunuz bu kitaplarla.

Hoca çetin ceviz çıkmıştı. Fatoş hemen yeni argümanlar bulmalıydı.

+Hocam ama sonrasında da hep elimizde taşıyoruz, akşam yurda dönene kadar hep elimizde. Bir de diğer derslerin de kitapları oluyor. Hepsi birlikte çok ağır oluyor.

-Okulda dolaplarınız yok mu? Oraya bırakın dersten sonra.

Hocanın okulun yurdunda kaldığımız bilmesi, okulda dolaplarımızın olduğunu bilmesi elimizi iyice zayıflatıyordu. Bu kadar sistemi bilen Hocayla pazarlık yapmak gittikçe zorlaşıyordu. "Aaaa aynı Amerinkan filmlerindeki gibi okulda dolap mı varmış?" diye bir heves öğrenci işlerine koşa koşa gidip aldığımız, "Okulda dolabımız var, çok havalı aynı Amerikan gençlik filmlerindeki gibi" diye sağa sola anlattığımız ama alışkan olmadığımızdan pek de kullanamadığımız bu dolaplar şimdi pazarlıkta işimizi zorlaştırıyordu.

Fatoş Hocayı fikrinden vazgeçiremeyeceğini anlayıp "Hocam bari tek sözlük getirelim" diyerek kitap sayısını azaltmaya çalıştı. Sonuçta ders kitabı ve okunacak metnin kitabını getirmeyelim diyemezdi. Bari sözlüklerden biri olmasın, kar kardır diye düşünüyordu. Ama Hoca "Bazen birinde aradığımız kelime olmuyor" diyerek ikisini de zorunlu tuttu. Bu kez Fatoş daha da bastırdı:

+Hocam mesela biz üçümüz birer tane  sözlük getirsek, yani 6 sözlük yerine 2 sözlük taşımış oluruz. Dönüşümlü taşırız, hep birlikte bakarız. Zaten Hocam biz kardeş gibiyiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Sözlüklerimizi de paylaşsak olmaz mı?

Bu kez zafere çok yakındık. Hoca biraz düşünmüştü, ona da mantıklı gelmişti. Ama sonunda "Olmaz" dedi. "Her birinizin Osmanlıca sözlükte kelime bulmayı, yazılışını, anlamını okumayı öğrenmeniz lazım. Konu kapanmıştır, sözlükler gelecek."

Hocamız, Hoca olmasının verdiği otoriteyle bizi püskürtmüştü. Biz de asi öğrenciler olmadığımızdan "Aman ne olacak ya götürmeyiverelim bu hafta da" diyemiyor, Hocanın her dediğini yapıyorduk. Ertesi hafta parlak bir fikir bulduk.

Bütün sözlükleri (üçümüzün toplam 6 tane yapıyordu), Osmanlıca kitaplarını, okunacak metnin bulunduğu kitapları, defterleri, başka derslerin kitaplarını hepsini bir tekerlekli valize doldurduk. Okula valiz çeke çeke ve mutlu bir şekilde giderken herkes "Memlekete mi gideceksin?" diye valiz kimin elindeyse ona soruyordu. Tabii içinde sözlük taşıdığımızı duyunca dalga geçiyorlardı ama bizim tatlı canımız yorulmasın yeter. Derse geldik, valizi açıp kitapları çıkardık. Herkes güldü ama bence çok mantıklıydı. Sonra herkesin aklında "Acaba biz de mi üç kişi birleşip valize girsek?" düşüncesi oluştu.

Yani kısacık yurt ve okul arasındaki yolu da bir rezilliğe dönüştürebilmiştik. Ama bu ilk değildi. Bir defasında dersten çıkmış, okulun biraz ilerisindeki büfeden iki somun ekmek almış ve üstgeçite doğru yürüp, üst geçidin sonunda karşımıza çıkan huzurlu yurdumuzda ne yemek yapsak diye düşünerek gidiyorduk. Elimizdeki somun ekmekler de şeffaf poşetin içerisinde. Tam o esnada az önce dersinden çıktığımız Hocamız aradı ve bir sebepten (şu an hatırlamıyorum) "Şu nolu derslikte Göktürkçe dersindeyiz. Okuldan çıkmadıysanız gelebilir misiniz?" dedi. "Tam okulun önündeydik Hocam, hemen geliyoruz" dedik. Ben Fatoş'a dedim ki:

+Fatoş ekmeği ne yapıcaz? Derse ekmekle mi gidicez?
-Acaba yurda bırakıp gelsek mi hemen?
+Ya şimdi git-gel uğraşmayalım, bir de Hoca hemen çağırdı.
-Ekmekle gidelim, ne olacak ki?
+Olur mu ya, elimizde iki somun ekmek, bir de şeffaf poşette...
-Niye olmasın, sanki Hoca ekmek yemiyor mu? İsterlerse bölüp ikram da ederiz.
+Ekmek yiyor tabii ama derse elinde ekmek poşetiyle gelmiyor.
Böyle tartışa tartışa en sonunda girişteki deri koltuklara bırakmayı düşündük. Fatoş aslında endişeliydi:
+Öznur, ya ekmeğimizi yerlerse...
-Üfff saçmalama Fatoş, kim yiyecek ya. Hadi koy şuraya. Yerlerse de bi daha alırız.
+Ekmek kalır mı sence biz oradan gelene kadar, elimizde alıp götürelim işte. Bunda utanacak ne var?
-Fatoş herkes güler. Bırakalım işte uzatma.
Poşeti girişteki deri koltukların üzerine bıraktık. Tam uzaklaşıyorduk ki güvenlik görevlisi seslendi.
-Pardooon, bakar mısınız, bu ekmekler sizin mi?
+Evet bizim.
-Buraya ekmek bırakamazsınız. Bunu almanız gerekiyor.
+Niye ki, nesi var ekmeğin, zaten biz derse katılmıycaz. Hoca bi çağırdı muhtemelen çok uzun sürmez hemen geliriz.
-Maalesef bırakamazsınız.
+O zaman sizde kalsın, biz 15 dakikaya alırız.
-Emanet alamıyoruz, üzgünüm.
Mecburen elimizde ekmeklerle derse gittik. Yine güldüler ama olsun. Akşam yurda döndüğümüzde karnımızı doyurduk sonuçta.

Tabii bir de üç genç kızın iki somun ekmek yemesi de çok üzücüydü. Biz hiç yurttaki diğer kızlar gibi kepekli, çavdarlı ekmek falan almazdık. Mesela kahvaltıda menemene banmalık beyaz somun ekmek harika olurdu. Çok yiyince de yaşlılar gibi "Bu meret de taze taze, yediriyor kendini" diye şakalaşırdık. Hiçbir zaman çıtı pıtı, zayıf kızlar olamamıştık ama "Bizde şişman neşesi var, zayıflasak mutsuz oluruz" diyerek kendimizi teselli ediyorduk. Yani, üç kişiydik ve mutluyduk.

7 Mart 2017 Salı

Bir Hayatta Kalma Mücadelesi Olarak Eve Çıkma

Mezun olmakla evlenmek arasında geçen süre barınma olarak bir ara formdur. Öğrenciyken zaten kötü evlerde ya da yurtta yaşamışsınızdır. İş hayatına başlayıp elinize biraz para geçince ve eve davet ettiğiniz kitle sefil öğrenciler değil de "bilmemkim hanım" diye bahsettiğiniz iş arkadaşlarınız olmaya başlayınca öğrenci evi gibi döşenmiş bir evde yaşayamayacağınızı bilirsiniz.

İşte tam da böyle bir bilinçle, elimize biraz para da geçince Fatoş'la ev kurma telaşına düştük. Biraz paradan kastım, üç beş aydır çalıştıklarımızdan biriktirdiklerimiz. Esma tabii rahattı, zaten evlilik hazırlığı yapıyordu ve güzel, kaliteli eşyalarıyla mutlu yuvasında yaşayacaktı.

O zamanlar Fatoş'un da benim de evlilik planlarımız olmadığından ve hatta hayatımızda biri olmadığından bir ev kurmaya karar verdik. Aslında bu aşama uzun sürdü: Ya o sırada birimiz çok iyi biriyle tanışıp bir süre sonra da evlilik planı yaparsa? Ya da bir şeyler olur da yurtdışına ya da şehir dışına taşınmak zorunda kalırsa? 

Ben dedim ki "Ya Fatoş saçmalama, en yakın arkadaşı evlenen insan ya da iyi bir iş bulup gitmiş bir insan bekar evimiz ne olacak diye mi düşünür?" Ben böyle de deyince Fatoş iyice işkillendi: "Sen kesin evlenip gidersin ben de bu kadar eşyayla tek başıma kira öderim."

Bunun üzerine ev arkadaşlığı sözleşmemize evden ilk giden aleyhine bir madde eklendi:

Md. 58: Evden Ayrılmaya İlişkin Düzenlemeler
a) Eğer evde yaşayanlardan biri herhangi bir sebeple evden kalıcı olarak giderse, ayrıldığı ay itibarıyla içinde bulunulan yılın son ayına kadar kiranın yarısını ödemeye devam etmekle yükümlüdür.
b) Evden ilk ayrılan kişi ortak eşyalar üzerinde hak iddia edemez. Ancak ev kurulmadan önce kendisine ait olduğu halde eve yerleşilmesinden itibaren ortak kullanıma girmiş eşyaları üzerinde hak sahibidir. (Bu kapsama giren bir tek benim ekmek kızartma makinem var.)
c) Evden ayrılan kişi ayda en az bir defa kalan kişiyi 24 saatten az olmamak koşuluyla ziyaret etmekle yükümlüdür.
d) İşbu maddede geçen kurallardan birinin veya birkaçının ihlali, uzun süreli küslük sebebidir.

Böylelikle ikimiz de birbirimizi sağlama alıp ev kurma işine giriştik. 
Fatoş bütün ev kurma sürecinde "Öznur biz Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağındayız daha" diyerek psikolojimi bozsa da genel olarak uyumlu bir süreç geçirdik. 

Önce ev baktık, hayalimizdeki semtlerden yavaş yavaş uzaklaştıktan sonra hayalimizdeki evlerden de uzaklaştık. Sonunda Kolej'de metroya yürüme mesafesi diye eski ama katta olduğundan güvenli bir ev tutuk. Yürüme mesafesi dediysek öyle evin önünden metro geçmiyor, en az 15 dakika. Ama Fatoş'la üzerimizde aşırı bir iyimserlik var, ne güzel bize de spor olur deyip sırıtıyoruz.

Arabamız olmadığından eşya seçmek için uzak yerlere bir de mesaiden dolayı mecburen haftasonu gitmek gerekiyor ki bu aslında onca eşyayı seçip almak için çok kısıtlı bir zaman. Bazı şeylere de internetten bakıyoruz. Sonra benim aklıma dahiyane bir fikir geldi: 

-Fatoş neden evin bütün eşyalarını internetten almıyoruz? 
+Koltukları, beyazeşyaları bile mi?
-Neden olmasın, ölçüleri yazıyor zaten.
+Oha süper fikir.

Tabii heyecanla oturduğumuz yerden ürünlere bakmanın tadını çıkarıyoruz. Bu sırada da hem beğendiğimiz hem de iyi bir şey almanın bütçemizi ziyadesiyle aştığını fark ediyoruz. Ailelerimiz gerekli maddi desteği sağlayacaklarını söylemişlerdi ama biz ergen gibi gurur yapıp yetişkin insanlar olduğumuzu kanıtlamak için onlardan para kabul etmeyeceğimizi söylemiştik. Onların "hediye" tekliflerini de "Hediye olarak borcam getirin sadece" diyerek geri çevirmiştik. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Mecburen çok da kaliteli olmayan ama eli yüzü düzgün duran eşyalar aldık. Bu aşamada Fatoş çok üzüldü: "Öznur biz neden eşyalara bakarken ucuzdan pahalıya sıralayıp en ucuzlarından alıyoruz?" deyip durdu. Ben de onu hep "Evlenirken pahalıdan ucuza sıralayacaksın, o günler de gelecek. Hatta internetten değil, aylarca gezip dolaşıp istediğin mağazadan istediğini alacaksın. Güzel günler gelecek." diyerek teselli ettim. Aileden para isteme seçeneğini arada gündemimize alsak da hemen vazgeçiyorduk. Fatoş'a göre aileden bağımsız ve yetişkin olmanın üç temel şartı vardı:

1-Kendi paranı kazanmak.
2-Kendi evinde yaşamak (Bu evlilikle ya da kendi paranla ev kurarak mümkündü.)
3-Araba sahibi olmak.

Buna ben de katılıyordum. Bunları birbirimize söyledikçe gaza gelip araba alma planları da yapıyorduk ama o koşullarda 1 yıl para biriktirsek ancak Doğan SLX alabileceğimizden bu şartı sonraya erteliyorduk.

Bir sitenin diğerlerinden daha hesaplı olduğunu gördük ve bütün eşyalarımızı seçip sepete ekledik. Ürünler demonte gelecekti ama ne güzel eğlenceli olur, birlikte kurarız haftasonu diyorduk ve önemsemiyorduk. Bilmemkaç bin lirayı da havale ettik ve eşyalarımızın gelmesini beklemeye başladık.

Tabii biz sanıyoruz ki o kadar eşya (koltuk takımları, yataklar, dolaplar, beyazeşya) hepsi tek seferde kamyonla falan gelecek, eve getirecekler sonra da biz kuracağız. Müşteri hizmetlerini arayıp ürünlerin ne zaman getirileceğini sorduğumuzda ise "her birinin üretici firmasının ayrı olduğu, üretildikten sonra bize o üretici firmaların kargo ile göndereceği" söylendi. Bu demek oluyordu ki bir ayı aşın bir süre boyunca bizim eve farklı kargo firmalarıyla günde birkaç defa ürün gelecekti. Ve biz çalışıyor olduğumuzdan bizi evde bulamayıp şubeye geri götürecekti. Peki onları nasıl şubeden eve getirecektik, koskoca koltuk takımını mesela. Taksiye sığmaz, elde taşınmaz. En önemli noktayı hiç hesaplayamamıştık. 

Çözüm yoktu, kargo gelmeden yarım saat önce arayacaktı, ben işten bir saatliğine izin alıp eve gidip kargoyu alacaktım ve işe geri dönecektim.1 ay boyunca bazen öğle arası bazen haftasonuna denk gelmesi dışında sürekli izin de alınmazdı ama gittim hocama söyledim. O da izin verdi sağ olsun. 1 ay boyunca kargolarla mücadelem ve gerilimli süreç başka bir yazının konusu ama sonunda eşyaları tamamladık. Ama bir tane olayı anlatmadan geçemeyeceğim:

Kargo firmasına eşya gelmeden yarım saat önce haber vermesini söylüyoruz, artık onlar da alıştılar hepsi haber veriyor ama ellerindeki kayda göre. Yani kargo paketinin büyüklüğüne bakma imkanları olmuyor. Büyük bir kargo değilse iş çıkışı elime alıp taşıyabilirim mesela ama bilemiyorum. İşte bir gün çalışırken çok önemli bir işin ortasında kargodan aradılar kargonuz var yarım saate gelecek diye. Ben de kargo beklemiyorum, önemli şeyler var ama kargoda görünmüyor. Yine de büyük bir şey gelmişse diye riske de atamıyorum. Kalktım acele acele gittim. İşe de hemen dönmek için koşarak gittim neredeyse, öğle aramı zaten gözden çıkardım, açım. Eve varınca biraz sonra kargo geldi, küçücük bir paket. Biz bu kadar küçük pakette gelecek bir şey sipariş vermedik diyorum ama üzerinde benim ismim yazıyor. Meğerse o alışveriş sitesi bize jest yapıp lokum göndermiş. O kadarrrrrr gıcık oldum ki alıp lokumu kafalarına geçirmek istedim. Hem ne alaka mobilya sitesiyle lokum diye ayrı sinirlendim. Akşam Fatoş'la paketi açtık, eşantiyon diye beş on lokum koymuşlar bir de pakete. Benim işim aksadı, yoruldum, aç kaldım o lokum için. Sinirli sinirli yedik sonra. 

Eşyalar geldi, bu defa da eğlenceli kurulum hikayesinin yalan olduğunu gördük. Bütün gün uğraşıp tek bir masa kurunca iki usta tutup bütün eşyaları kurdurduk.

Sonunda başımızı sokacak, işyerinden üst olmasa da bizimle aynı seviyede çalışanları davet edebileceğimiz bir yuvamız olmuştu. Sürekli "Ya bu evi biz kurduk beee, kimse yoktu bee, ikimiz yaptık her şeyini" deyip duruyor, uyduruk sandalyelerimizi, pilesiz perdelerimizi bile aşırı seviyorduk.

Evden ilk ayrılan Samsun'a ÖYP ile giden Fatoş oldu ve sözleşme maddelerine uymayacağını, maddelerin kedisini değil yalnızca beni bağladığını söyledi. Ev arkadaşlığı sözleşmemiz İngiltere anayasası gibi yazılı olmadığından ben hemen ikna oldum ve maddeleri yürürlüğe koymadım. 

*****
(1 yıl sonra)

Fatoş: Evlendi, eşyalarını en güzelinden seçip Amerikan mutfaklı güzel bir evde yaşamaya başladı.

Öznur: Evlendi, eşyalarını özel yaptırıp, merkezi bir yerde yeni bir evde yaşamaya başladı.

Esma: Zaten evliydi, ev sahibi cam balkon yapmıyor diye bahane edip kocasına ev aldırdı. Dev balkonlu, geniş, lüks bir evde hayatına devam ediyor. (Üstadımız, en ileri görüşlümüz, eline su dökemeyeceğimiz, saygılar...)


13 Aralık 2015 Pazar

Avrupa'dan Balkanlar'a Sınır Tanımayan Fakirlik II

Bosna'ya staja geldiğim için hep çok mutluydum ama o sırada Macaristan'da Erasmus'ta olan Esma ve Fatoş'un yanıma gelecek olması, stajımın en mutlu günlerini bana yaşatacaktı. Bunu hissediyordum. Her şey mükemmel olmalıydı. Bütün planlarımı yapmış, bir hafta öncesinden kiralayacağımız aracı seçmiş, gezi planını o sırada benimle aynı yerde staj yapmakta olan ve aynı zamanda tur rehberliği de yapmış Boşnakça da bilen arkadaşımla planlamıştım. Aracı da o kullanacaktı. Zaten defalarca birilerini gezdirdiğinden güzergahın nasıl olması gerektiğini, nerede neleri göreceğimizi, ne yiyeceğimizi en ince ayrıntılarıyla (ve defalarca) bana anlatmıştı. Her anlattığında bir ayrıntı ve eksiklik bulup onu darlıyordum, o da her defasında bir sorun çıkmayacağına dair beni rahatlatmak için çalışıyordu.

Esma da Fatoş da kaldığım çatı katını çok beğeneceklerdi, çünkü biliyordum ki filmlerde hep çatıdan açılan pencereye özeniyorlardı. Esma kolaylıkla darlanacağından kışın ortasında da olsak sürekli pencereyi açıp bizi mahvedecekti, ama olsun.

Sonunda o büyük gün geldi. Normalde tren akşam 8'de gelecekti ama ben heyecandan duramayıp 1 saat erken gitmiştim. Cafeye oturdum, sütlü çay istedim. Adam normal sütün içine çay sallayıp verdi, çok canım sıkılmıştı. Hayır daha önceki stajımı Erasmus'la Almanya'da yapmamış ve Avrupa görmemiş olsam, bu benim için o kadar da sorun olmazdı. Ama sorun ettim ve derdimi anlatmaya çalıştım. Adam İngilizce bilmediğinden anlatamadım. Soğuk olan cafede cam kenarındaki küçük ve yuvarlak bir masaya montumla oturdum.  (Zaten self servis olması da canımı sıkmıştı ama bugün neşemi hiçbir şey bozamazdı.) Çayımı içerken biraz etrafı izledim, kendimce oyalandım ama sadece yarım saat geçmişti. Zaten yerimde duramıyordum. Trenin geleceği perona çıktım. Dolanarak ve müzik dinleyerek yarım saati geçirdim. Saat 8 olmuştu ama ses seda yoktu. Biraz daha bekleyip Türkiye'de "istasyon şefliği" diye tabir edilen yere gittim. Oradaki görevliyle zar zor anlaşıp trenin tehir yaptığını, iki saat geç geleceğini söyledi. Bu sırada Esma ve Fatoş'a telefondan da ulaşamadım. Cafeye tekrar indim.

Bu kez sevmediğim halde kahve almıştım.Yapacak hiçbir işim olmadığından da etrafımdakilerle meşgul oluyordum. Herkesin nasıl bir hayatı olabileceğine dair tahmin yürütüyordum. Bir ara birine fazla dikkatli bakmış olacağım ki adam Boşnakça bir şeyler söyledi. Ben de Türkçe derslerinde öğrencilerime söylediğim "Oh, nema Bosanski" (Boşnakça yok) ifadesini kullanarak Boşnakça bilmediğimi anlatmaya çalıştım. Aynı zamanda bunu Boşnakça söylediğim için de sempatik olduğumu düşünüyordum. Adam da "Where are you from?" dedi. "Turkey" dedim. Normalde bunu deyince "Ooooo Turkey, I like Turkey. I went Antalya last summer. Do you know Muhteşem Yüzyıl?" gibi ifadeler duymaya alışkındım. Yine Türk -yani kardeş ülke vatandaşı- olmamın verdiği ayrıcalığı yaşayacağımı sanıyordum, ama adam yüzünü buruşturdu. "Hımm, ok." gibi bir ifade takındı. Biraz bozulmuştum ama ülkede herkesin Muhteşem Yüzyıl'dan haberdar olduğunu biliyordum. Konuyu hemen oraya çekmeliydim: "Do you know Muhteşem Yüzyıl ııııı it is TV series, you know, Ottoman, Kanuni :)))" gibi bir şeyler söyledim. Adam da aksi çıktı: Diziyi de Osmanlıyı da iyi bilirim. Yıllarca ülkemizi sömürdüler" dedi. İngilizce dedi, arada da küfür olduğunu düşündüğüm Boşnakça bir şeyler söyledi. Normalde hiç olmayan milliyetçi hislerim o an açığa çıkmıştı: But the most famous things in Sarajevo are still haritage of Ottoman, you know Başçarşı... Their names are even Turkish, came on" diye İngilizce atar yaptım. "Sanki başkaları bir taş üstüne taş mı koymuş?" diyemedim İngilizce ama onu ima ettim. Adam da küçümser bir tavır takındı. Yugoslavya'dan falan bahsetti, uzun uzun konuştu. Aralarda cevap vermeye çalışıyor ama lafını bir türlü bitiremediğinden araya giremiyordum. Bir taraftan da ilk defa Türk olmanın ekmeğini yiyemediğim için içten içe üzülüyordum ve içimden "Türküz lan biz!" gibi normalde hiç düşünmeyeceğim şeyler geçiriyordum. İnsan yurtdışına gidince içini gereksiz bir vatan sevgisi kaplıyor.

Adam konuşmasını bitiremiyordu. Üstelik içiyor ve sarhoş oldukça daha çok konuşuyordu. Artık dinlemeyi bırakmıştım, adamın da dinleyip dinlememem umrunda değildi. Yanındaki arkadaşına anlatıyordu. Etrafta da tuhaf tipler kalmıştı ve hemen hepsi sarhoştu. Bir iki defa bana da bir şeyler sormuşlardı, duymuyormuş gibi yapmıştım. Korkmaya başlamıştım. Mp3'ümü çıkarıp bir şeyler dinleyeyim dedim, dışarıdan gelen kahkahaları ve anlamadığım Boşnakça konuşmaları duymamak için -ve de biri bana bir şey söylemesin diye- kulaklığımı takmak iyi olacak diye düşündüm. Sesleri ve korkumu bastırmak için yüksek sesle Remmstein dinledim. Saat 10'a doğru gelirken de artık iyice soğumuş olan cafeden çıktım. Dışarısı daha da soğuktu.

Saat 10'u 10 geçiyordu ama tren hala gelmiyordu. "20 geçe olsun, yine görevliye sorayım" diyordum ama kendim de 10 dakika daha bekleyemeyeceğimi biliyordum. Zaten saat 10'da istasyondaki bilet gişeleri ve diğer her yer kapanmıştı. Yalnızca o cafe 24 saat açıktı, bir de peronların orada bulunan klübe gibi bir yerin ışığı yanıyordu. 10.15'te o klübeye gittim ve treni sordum. Tenin Bosna sınırına girdiğini ama ne kadar sürede geleceğini bilemediklerini söylediler. Sinir olmuştum çünkü "Ne demek bilmiyorlardı?" Normalde 20-25 dk sürermiş ama tren bu, belli olmazmış. Ben en iyi ihtimale göre davranıp soğukta bir süre bekledim. Cafeye inmek istemiyordum. Hem çok az kişi kalmıştı hem de kalanların çoğu sarhoş olmuştu. Ayrıca benden başka sadece tezgahın orada bir kadın vardı ki o da gitmişse tek başıma olmak istemezdim.

10.45'te dayanamayıp tekrar sordum, ama adam en az bir saat sonra geleceğini söyledi. Canım sıkılmıştı, çünkü soğukta duramıyor, cafeye de gidemiyordum. Adama sorarken gözüm televizyona ilişti: Muhteşem Yüzyıl!

"Watching Muhteşem Yüzyıl ha?" gibi cool bir giriş yaptım. Adam da "Yes, from Turkey?" dedi. "Yess!" dedim. İşte beklediğim tepkiler gelmişti, adamın gözlerindeki Osmanlı sevgisini ve hayranlığını hissedebiliyordum. Lafı olabildiğince uzatmalıydım ki kapıdan soğuk geliyor diye rahatsız olsun ve içeri geç desin. Bir iki şey sordum ama adam bir türlü içeri geç demiyordu. En sonunda arsızlık yapmak pahasına "By the way, it is too cold" dedim titreyerek. Adam "Yes, today is very cold" dedi ama beni içeri davet etmedi. Üniformalı arkadaşıyla birlikte dizi üzerine Boşnakça bir şey söylüyorlar ve benim dizi keyiflerini bölmeyip bir an için gitmem konusunda sabırsızlanıyorlardı. Artık kabalık olacaksa da olsun dedim ve "May I come in?" diye sordum. (Daha Anadolu öğretmen lisesinde hazırlık okurken "can" yerine "may" tercih edersem daha kibar olacağını öğrenmiştim, kendimle gurur duydum.) Adam "Yes sure but here is very small" dedi. Ben de "Nema problema" (Problem yok) deyip hem sempatik hem arsız olmamın mutluluğuyla küçük turuncu bir tabureye oturdum. Bir taraftan da "nema" kelimesinin ne kadar çok işime yaradığını düşündüm. Benimle pek muhatap olmadan ama benden rahatsız da olmadan bir saat kadar oturdular. Bulduğum sıcak ortamı kaybetmemek için hiç sesimi çıkarmıyordum. Fatoş ve Esma'ya üzülecek vakit de bulmuştum artık: Kim bilir ne yapıyorlardır, yazık, onca saat yollarda?

Bir saati öyle sessiz ve düşünceler içinde mahzun mahzun geçirdim. Bir de sıcaktan iyice mayışmış ve uykum gelmişti. sonunda telsizden bir şeyler dendi adam da "Your friends are coming" dedi. Günün en güzel cümlesiydi. Hemen dışarı çıktım. Trenin ışıkları göründü. durduk yere heyecanlandım. Tren durdu, yolculara bakıyordum. İçimi "Ya treni kaçırdılarsa?" gibi bir korku kapladı o an. Ama önce Fatoş, sonra Esma trenden inince bu korku geçti. Hemen koştum sarıldım. Görevlilere bir teşekkür bile etmeyi unutarak hemen başımdan geçenleri anlatmaya koyuldum:"Kızlar çok korktum ya, sizi beklerken bissürü şey geldi başıma, hayır yani ben sütlü çay istedim, adam normal gitmiş sütü ısıtmış içine çay sallamış, ya nasıl cafesin sen. Çok sinir oldum. Sonra yalnızdım. Etrafta tuhaf tipler vardı. Korktum da yani, korkum geçsin diye Ramşytayn dinledim, biliyor musunuz benim evim çatı katında o kadar hoş ki, ayyy iyi ki geldiniz."

Fatoş'un anlattıklarımı küçümser hali beni çileden çıkarmıştı. Esma ise "Biliyor musun ne oldu?" deyip heyecanla çantasını açtı, yolculuk erzaklarından artırdıkları bir elmayı bana verdi. Gelir gelmez beni rezil etmeye başlamışlardı. Sinir oldum ve kendimizden tiksindim. Saatlerce soğukta ve türlü tehlikelerin içinde beklediğim, memnun kalmaları için her ayrıntıyı planladığım arkadaşlarımın böyle olması beni üzmüştü.  Büyük resme odaklanıp onlarla ne kadar güçlü bir bağımızın olduğunu düşünüyordum ama aslında içten içe bizi bir arada tutan şeyin Tobb Etü yurdunda kalırken "tencerelerimizin ortak olması" olduğunu da düşünmeden edemiyordum. Kavga edemezdik, çünkü ayrı ayrı yemek yapsak ayrı mutfak gereçleri almak durumunda kalırdık. Ayrıca zaman ve maliyet açısından inefficient olurdu bu. Biz muhteşem bir uyum içindeydik: Esma yemek yapardı, Fatoş salata yapıp sofrayı kurardı, ben de bulaşık yıkardım. Böylesi destansı bir dostluğu kimsenin bozmasına izin veremezdik. Bizi bir arada tutan şey de aslında -yine de- çok güçlüydü: Tencerelerimizin ortak olması. Bunu düşünüp gülümsedim. Eve varınca elmayı kütür kütür yiyecektim.

Eve geldik, Fatoş ve Esma "Iyyy, çok güzel dediğin çatı katın burası mı?", "Biz nasıl sığıcaz buraya?", "Aç aç, pencereyi aç, daraldım.", "Hofff çantalarımız çok yer kaplıyor." gibi şikayetlerde bulunsalar da çatı katımın güzel olduğu düşüncesinden beni vazgeçirememişlerdi. Sonra zaten birkaç gün tahammül edeceklerini anlayıp şikayet etmeyi bıraktılar. Üçümüz yere yatak yapıp sıralanıp uyuduk. Her ayrıntısını planladığım gezi için hazırdık.

Üç kişiydik ve mutluyduk!

23 Kasım 2015 Pazartesi

O Ses Türkiye Maceramız

Fatoş'la bir akşam havuçlu makarna yerken arkada açık olan TV'ye gözümüz takıldı.
Acun'un sunduğu O Ses Türkiye vardı, bir süre izledik. İlk başta "Yanlış şarkı seçmiş, Türkiye'ye arabesk gidiyor", "Gereksiz uzattı" gibi bayağı yorumlar yaparken ikinci aşamada "biz olsak"lı cümlelere geçtik.

Yarışmacıların kendileriyle ilgili bir dakika kadar konuştuğu bölümde kalıp cümleler hazırlardık: Müzik bizim için bir tutku. Müziğe 25 yaşında başladık (yuh). Arkadaşlarımızın desteğiyle buraya geldik.

Ama bizim ekranda gösterilecek "tatlı" fotoğraf ya da videolarımız yoktu. O sorunu da en güzel fotoğraflarımız olan vesikalık fotoğraflarımızı vererek aşmayı düşündük.

Sonra başvurumuzu yaptık. Öncelikle ikimizin aynı anda sahneye alınmayacağını söylediler. Ancak biz ikiz olduğumuzu söyleyince izin verdiler. Çünkü ikizlerin her yerde birlikte olabilme gibi ayrıcalıkları vardır.

Şarkı seçimimizi yapıp evde kendimizce birkaç defa söylemiştik. Ama Fatoş komşular rahatsız olur diye evde daha fazla söyletmedi. Dışarıda da ayıp olur öyle bağıra bağıra şarkı söylenmez diye söylemedik. Kısacası tam prova yapamamıştık.

Yine de sahneye çıkınca orkestra ile falan her şekilde götürürüz diye düşünüyorduk. Gereksiz bir özgüven vardı. Şarkımız bir zamanlar Sefa adlı bir kızın da parlamasına vesile olan "Doktor" şarkısı idi ve bu kez bizim yıldızımızı parlatacaktı.

Müzik başladı. Ve başlar başlamaz üç farklı ses duyuldu: Orkestra, ben ve Fatoş. Üçü de birbirinden alakasız üç ses. İlk bölümü söylerken olanlar oldu.

Fatoş sahneden kaçmaya çalıştı. Ama bir taraftan da şarkıya yine de devam etmemiz gerekiyordu. Acun'un gözleri büyüdü, ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyordu. Ben ise Fatoş'un kolundan çekiştiriyor ve gitmesine engel olmaya çalışıyordum. Bir taraftan da tabii ki şarkıyı söylemeye çalışıyordum ama nefes nefese kaldığımdan bu zor şarkıyı söyleyemiyordum da.

Bu sırada seyirciler gülmekten kırılıyor, jüri üyeleri sahnede bir şeylerin olduğunu fark ediyor ama o kötü sese dönemedikleri için meraklarıyla oturuyorlardı.

Zaten şarkı ilk başladığı anda yarışmaya dair tüm umudumuzu yitirmiştik. Benim tek derdim daha fazla rezil olmadan o sahneden defolup gitmekti ama Fatoş yüzünden bunu da yapamıyorduk.

Fatoş en sonunda deli gücüyle elimden kurtuldu ve sahne arkasında destekleyenlerin olduğu bölüme geçti. Aslında oradan da sinsice dışarı kaçmak istemiş ama görevliler durdurmuş.

Hayatımın en uzun 3 dakikası türlü rezilliklerle son buldu. Jüri üyeleri hayatlarında dinlediği en iğrenç sesi dinlediler. Döndüklerinde kan ter içinde beni gören jüri üyeleri şaşkınlıkla bakıyorlardı.

Acun sağ olsun "Getirin o arkadaşını da" dedi. Fatoş ürkek adımlarla sahneye girdi. Hala ona kızgın olduğumdan dibime gelince onu ittirdim.

Acun sordu: Arkadaşlar noooldu? Naptınız sahnede?

Fatoş bir de utanmadan cevap verdi: Acun Abi şimdi biz birlikte geldik diye birlikte devam edicez diye bir şey yok. Ben ilk mısrada rezalet olacağını ve kimsenin dönmeyeceğini anladım. Sanki hiç yokmuşum gibi sahneden kimse görmeden çıkayım dedim. Ama bu bırakmadı ki.

Hemen kendimi savundum: Yani Acun Abi, buraya birlikte geldik. Dönmeseler de kötü olsa da birlikte duralım istedim. Ama bu naptı, gitmeye çalıştı.

Bu sırada seyirciler de beni alkışladı.

Fatoş arsız gibi yine atıldı: Ya bıraksan gitsem rezalet çıkmayacaktı. Burda itiş kakış rezil kepaze olduk senin yüzünden. Ben de "Ya sen de gitmeye çalışmasaydın o zaman" diye karşılık verdim ve aramızda yine tartışma başlayınca Acun "Tamam arkadaşlar" diye araya girdi.

Acun aslında ilk başta rezalet çıktığı için çok ciddi bir ifade takınmıştı ama bizi böyle görünce o da gülmekten kendini alamadı. Orada rezil olduğumuz yetmiyormuş gibi jüri üyeleri için ağır çekimde sahnede yaşananların görüntüleri ekrana geldi. Ağır çekimde de rezil olduk.

Bu arada sanki sahnedeki tek absürd şey buymuş gibi "Siz ikiz misini gerçekten?" diye sordu Hadise. "Hiç benzemiyorsunuz, biriniz esmer, biriniz sarışın" dedi. Ben de hemen "Gökhan'la Hakan da benzemiyor ama ikizler" diye karşılık verdim.

Ben durumu toparlamak üzere "Jüri üyelerinden özür dilemek istiyorum Acun Abi" dedim. Gururlu arkadaşım Fatoş da "Ne özür diliyorsun ya, çıktık aslanlar gibi söyledik şarkıyı. Kötüyse kötü" dedi. Ben de o an gaza gelip ona sarıldım. Fatoş'u hemen affetmiştim. Saçma bir şekilde insanları küçük bir şey yapınca hatta hiçbir şey yapmasa bile hemen affetme huyum sahnede de açığa çıkmıştı. Ama mutluydum. Fatoş'un kulağına fısıldadım: Yine de büyüğümüz oluyorlar özür dileyelim. Fatoş'un geleneksel yapısını bildiğimden büyüğünü küçüğünü bilme olayının her zaman olduğu gibi şimdi de işe yarayacağından emindim. İkinci rezalet tam da bu noktada başladı. Affettirmek için türlü şaklabanlıklar içinde bulduk kendimizi.

"Öncelikle Ebru Hanım ben sizden çok özür diliyorum, biz sizi çocukluğumuzdan beri dinleriz, çok da severiz" dememle birlikte Fatoş  "Sen Allah'ın bir lütfusun, gözlerimin nurusun" diye şarkıya girdi. Ben de gaza gelip devam ettim: "Seni gören şifa bulur, ben de gördüm şifa buldum." Sonra toparlamamız gerektiğini düşündüm ve kestim. Fatoş da oradan atıldı: Aslında bu şarkıyı seçsek bayaaa iyi uydu sesimiz dedi.

Ben özür dilemeye devam ettim: Yani Murat Boz'dan da özür diliyoruz. Bunu dememle onun "Aşkı bulamam ben" şarkısı aklıma geldi ama sözlerini tam hatırlayamadım. Ağzımla dım dırırırım dırırm dırı dıım dırım dırım"  deyip onun ayak hareketlerini falan yapmaya çalıştım. Fatoş da her şey normalmiş gibi alkışla ritim tutuyordu. Onun hakkında bildiğim şeyleri düşünmeye çalışıyordum ama aklıma geçen programda "Zonguldak/Ereğlili"yim demesinden başka bir şey gelmiyodu. Zonguldak/Ereğli'ye selam gönderiyoruz bu arada deyip rezaleti noktaladım.

Zonguldak olayı Fatoş'un aklına Hadise'nin Sivaslı olduğunu getirmişti. Buradan yürürüm diye düşünmüş olacak ki "Acun abi müsadenizle ben de bir şey söylemek istiyorum" dedi. Acun da her zamanki rahat konuşmasıyla "Tabii buyur" dedi. Bu sahneden indi, gitti Hadise'nin yanına "Hemşerim, toprağım, yiğidom, Zıvas'tanım ben de" diye olabildiğine gülümsedi. Hadise de gülse mi ne yapsa bilemedi. Birden boş bulundu, ayağa kalkıp Fatoş'a sarıldı. Fatoş ise sarıldıktan sonra "Aslan hemşerim be, Zıvaslı, Zıvaslııı" diye alabildiğine şive yaparak sırtına vurdu. "Özür dilerim gardaaş" dedi. Hadise de kahkaha attı. Fatoş kendini affettirmenin haklı gururuyla bana "Nasıl ama" gibi bir bakış atıyor ve neyse ki sahneye geri dönüyordu. Ben de utancımdan yer yarılsa da yerin dibine girsem diye düşünüyordum. Keşke özür olayına hiç girmeseydik diyordum. Acun ise gülmekten kopmuş, yarışmanın kontrolünü tamamen bize bırakmıştı. Normal şartlar altında defolup gitmemiz lazımdı bu noktadan sonra ama Athena'dan da özür dilemesek ayıp olur şimdi düşüncesiyle birbirimize baktık.

Biz sizi de çok severiz Athena. (Fatoş o ikisinin adını tam bilmiyordu, ikisine birden Athena diye seleniyordu.) Çocukken ben bile Sivas'ta dinlerdim. Bu Öznur zaten rakçı. Di mi Öznur Hadi:  Pardon se-ni ra hatsız etmek istememiştiiiğğmm Saaağdece yanağından öpmek istedimm (Bu planda olmamasına rağmen, dudağında kelimesini ikimiz de kafamızdan aynı anda sansürleyip yanağından şeklinde söylemiştik, çünkü anamız-babamız, Fatoş'un eniştesi giller, benim hatta teyzemler falan ve tanımadığımız 70 milyon aile bunu izleyeceklerdi.) Bunu söylerken de birbirimize sırıtmıştık ve yaptığımız kurnazlıkla gurur duymuştuk. Ama sonraki mısrayı bilmediğimizden ve nakaratta geçen "Öpücem öpücem dedim sana" kısmını da bilsek de söylemek istemediğimizden efendi gibi burada bitirdik. Gökhan "Abi bunlar çok ajayip yaaa, inanılmazlar. Siz gerçek misiniz?" dedi. Biz de "Evet, geçeğiz niye ki?" dedik. Neden öyle sorduğunu tam anlayamamıştık.

Acun da gerçek olmadığımızı düşünmüş olmalı ki kamera arkasındaki ekibe doğru seslenip "Arkadaşlar bunları siz mi hazırladınız?" dedi. Ben olaya biraz aymıştım ama Fatoş "Yok Acun Abi, ben bu elbiseyi Şefika'nın düğünü için almıştım da burda da giydim. Annem gerçi televizyona çıkıyorsun takım elbise giy dedi ama ben ikna ettim" deyip gülümsedi. Ben de kolumla dürttüm ama bir şey demedim.

Ekip "Yok biz yapmadık" anlamına gelen işaretler yapıyorladı. Ben de kamera arkasına bakmamam ve onlarla iletişim kurmamam tembihlendiği halde "Ne var ki ne yaptık şimdi biz" gibi işaretler yapmaya çalışıyordum. Kamera benim işaretlerimi görür görmez hemen kahkaha atmakta olan güzel bir seyirci kıza çevrildi.

Acun olayı hala tam anlayamamıştı, daha doğrusu bunların kurgu olduğunu düşünüyordu. Keşke öyle olsaydı. "Peki arkadaşlar güzel hazırlamışsınız, güldük, eğlendik, teşekkür ediyoruz" dedi. Biz de anlatmak için çok zorlamadık. Nitekim böylesi daha iyiydi. Sahneden iner inmez bir sürü telefon geldi. Cumartesi gününe Beyaz bizi Beyaz Show'a çağırdı. Fatoş'la bu defa bütün ciddiyetimizle (ve hiç şarkı söylemeden) programı atlatıcaz.

13 Eylül 2015 Pazar

Modernizmin İflası: Annemin ve Babamın Evimize Gelişi

Üniversiteye kadar ailemden ayrı bir yaşantım olmadı. Hatta kuzenim (teyzemin kızı) "bugün bizde kal lütfen yaa hadii"dediğinde "annem kalırsa ben de kalırım" diyerek mantıklı bir argümanla reddederdim kendisini. Ama üniversiteyi Sivas dışında bir ilde (Ankara'da) kazanmamla ilk kopuş başladı. Bu kopuş üniversiteyi bitirene kadar hissedilmeyecek derecedeydi. Burslu da olsan neticede öğrencisin, sürekli olarak ailene işin düşüyor. Derme çatma eşyalı evde oturmak, doğru düzgün beslenememek seni bir yerde farkında olmadan ailene inanılmaz bağlıyor.

Ne zaman iş hayatına başlıyorsun cebin üç beş kuruş para görüyor o zaman asilik, kendi başına buyrukluk hemen kendini gösteriyor. Ne biliyim en azından evini derme çatma eşyalardan kurtarmak istiyorsun, her şey IKEA olsun istiyorsun. Kanepe daha kullanışlı olmasına rağmen (en azından bi misafirin gelince yatar, altına yorganını yastığını yığarsın) gidip oturacak alanı az olan ama rengi güzel olan yastıklı koltuklardan alıyorsun.

Ben ve bir arkadaşım da (Öznur, Esma değil, o evli çünkü) aynen böyle yaptık. Öznur, bütün IKEA, MUDO ıvır zıvırlarını eve doldurdu çok büyük ihtiyaçmış gibi. Bir misafirimiz geldiğinde doğru düzgün yatıracak yerimiz yok ama evimiz mumluktan falan geçilmiyor. Çünkü modernizm bunu gerektiriyor. Çünkü Öznur'a göre "Fatooooşşş tabi ki öyle olacak. Biz evimizde modern, minimalist bir dekoratif tarz benimsedik."

Her ne kadar evimizin rızkını saçma sapan eşyalara veriyorsun diye Öznur'a kızsam da mutlu, mesut, her şeyden önemlisi iki şehir kadınına yakışır şekilde modern modern yaşayıp gidiyorduk. Ta ki annem ve babam bize gelene kadar.

Annem, "kızım, Murat abin Bursa'ya gidiyormuş. Bizi de Ankara'ya sana getirecek. Evinize hiç bulunamadık ki. Gelelim de bir bakalım. Ne yiyip ne içiyorsunuz? Eşyanız var mı, yok mu? Prizlerinizi, kapı kulplarınızı baban bi tamir etsin" diyerek geçerli bir bahane sununca Öznur da dedi ki "tabii gelsinler. Senin annen baban, benim de annem babamdır." Ama öyle değildi işte işin rengi. Bilmiyordu Öznur. Öznur cahildi ve dünyanın rengine kanmıştı. Annemle babamla aynı evde yaşamayı bilmiyordu. Nasıl bir travma geçireceğinin de farkında değildi. Evet, Öznur bilmiyordu ama ben biliyordum. Sustum ve yutkundum. Öznur'a bir şey yansıtmak istemedim.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor: Babam, Branda ve Ernest Hemingway

(Daktilo sesiyle Washington D.C fragman bi şeysi gibi okunacak)

Sene 2015
Yer: Ankara
11 Eylül Cuma
Saat 23:55
Hava sıcaklığı: 93,2 Fahrenhayt. Az bulutlu ve açık, zaman zaman parçalı bulutlu, öğleden sonra ve akşam ilk saatlerde doğu ilçeleri yerel olmak üzere gök gürültülü ve sağanak yağışlı.

Minimalist evimize 3'ü şişman 1'i normal 4 kişi birden yorganlarla, halılarla ve hatta patates, soğan çuvallarıyla giriş yaptı. Ve Öznur gözlerine inanamadı. Hayatında ilk defa bu kadar çok kişiyi geleneksel motiflerin içinde görüyordu.

Daha paldır küldür bağırışıp birbirimize sarılamadan babam getirdiği koliyi deli gücüyle parçalamak suretiyle açarak mavi, parlak brandayı eline aldığı gibi büyük bir heyecanla balkona fırladı. Annem ise o hengamede Sivas'tan gelen halıları çoktan sermişti bile. Öznur çayı demleyip salona geldiğinde gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Gözlerinin ayrılarak kaşlarını delip ordan alnına çıkışına engel olamamıştı.

Bir yandan babam bana kızıyor. Niye balkonun ölçüsünü yanlış aldın. Bak branda yarım kaldı. Ben diyorum ki sen benden ölçü istemedin ki. Babam beni hiç duymamış gibi kızım olur mu insan hiç bir şey yapamasa adımlar ya, adımla ölçer. Ben diyorum niye adımlıyım , bizim mezuramız var. Ordan annem kızıyor, madem mezuran var aranın ölçüsünü niye yanlış aldın, kapıya takılıyor halı. Ordan Uğur abimle Murat abim bu koltuklar bizi tartmaz diyerek orta yaşlı ve şişman espirileri yapıyorlar. Öznur usulca lafa giriyor Tevfik amca hadi buyrun çay demledim. Babam o sırada hala kızgın ve öfkeli 4 modunda. Diyor ki dur bi kızım biraz soluklanalım, gelir gelmez ne çayı. Uğur abim diyor ki ben açım. Murat abim diyor abi beni de ye. Öznur panik halinde misafirlere bir şeyler hazırlamaya çalışıyor. Servis tabaklarını koyuyor bıçağıyla falan tam bir protokol sofrası hazırlamanın derdinde. Annem bir yandan Öznur'un koyduklarını kaldırıyor. Boşuna kirlenmesin. Onlar öyle yemeyi bilmezler kızım diyor...

Annem Kafkaesk Bir Kadın Mı?

Sabah 07.30-08.00 civarı patates ve soğan kokuları size günaydın diyor. Mutfaktan gelen tıkır tıkır sesler sizi adeta selamlıyor. Bir kadın başınızda "kalk kızım, size modern kahvaltı hazırladım" diyor elinin soğanla karışık domestos kokusuna aldırmayarak. Gözlerim kapalı Öznur'u düşünüyorum. Acaba dün geceden sonra bizimkiler hakkında ne düşünüyor? Bu günleri atlatabilecek mi? Yine gözlerim kapalıyken annemin bağırmasıyla zıpkın gibi yataktan fırlıyorum.

Annem: "Kalk, baban gelecek. Bu saatte uyuduğunu görürse çok kızar."
Ben: "Babam nerdeki sabahın bu saatinde?"

Babam ekmek almaya diye çıkmış evden. Aksi ihtiyarlara yaraşır bir biçimde cep telefonunu almamıştı yanına. Neden sonra eve geldi ve kapıdan girer girmez büyük bir hayretle, kızım sizin ev Kocatepe Camisine çok yakınmış, dedi. Ekmek almak için Kurtuluş'tan Kızılay'a kadar yürümüş. Sonra da, baba olmak kolay değil ne çektim sizin boğazınızdan, diye söylenmeye başladı. Öznur uyuyor, babam kızmasın diye gittim usulca uyandırdım. Kalk kahvaltı yap tekrardan yatarsın dedim. Sağolsun beni kırmadı ve kalktı. Bu sefer alnına fırlamış gözleri tepesine çıktı, dalgalı saçlarının arasından etrafı şaşkınlıkla izledi. Annem bir şişe yağın yarısını harcamıştı. Bu konuda annem ile Esma benzerlik gösteriyor. İkisi de servet düşmanı.

Annem: "Ben balkonunuzu yıkadım ama süpürgeniz yok. Her gün yıkayın balkonu. Balkona çıktığınız terliği mutlaka içeri girince banyoda yıkayın. Balkon her gün yıkanmadı mı olmaz. Dışarının isi, pisi, tozu he evinize dolar. Ne var ki üşenmeyin, balkonunuz küçük zaten. Hemen bir bidon su dökün yıkayın. Ama demirleri de mutlaka silin. Yıkayın balkonu. Balkon hatta sabah akşam yıkanır..."

He annem he, işi gücü bırakıp balkonla uğraşalım. Ama bu konuşmadan Öznur öylesine etkilenmişti ki "Fatoş acaba hortum mu alsak her gün bidon taşıyıp balkon yıkamak zor olur" dedi. Biz bunları konuşurken babam sinsice odama gitmiş, eşyaların yerini tamamen değiştirmişti. Tabi ki bana sormadan. Gerekçesi ise sorgulanmayacak kadar güçlüydü: "cam önünde, kalorifer dibinde yatak olmaz."

Artık, evimizi işgal etmişlerdi. İş iyice çığırından çıkmıştı. Öyle bir acil ihtiyaç listesi oluşturdular ki çamaşır leğeninden tut kurbağacık anahtarına, buzdolabı raflarına serilen dantelli yapışkanlı örtüden japon yapıştırıcısına kadar akla bile gelmeyeck her şey mevcuttu. Evde herkes hareket halinde, annem çıldırmışçasına yemek yapıyor. Babam sürekli kendine tamir edecek bir şey buluyordu. Annem yemekleri birer birer dolaba istifliyor, boş zamanlarında babamın yanına gidiyordu. Babam her zamanki gibi iş yaparken yanında birilerinin dolaşmasına sinir oluyor, annemin yanından gitmesini istiyordu. Ben amaçsız bir şekilde etrafta dolaşıyorum. Yapacak işim yok ama oturduğumu farkederlerse neden bi işin ucundan tutmuyosun diye azar işitebilirim korkusuyla evi arşınlıyorum. Öznur zavallım ise o hengamede tez düzeltmesi yapmaya çalışıyor...

(Süreç hala devam ediyor, o yüzden yazıyı bitirmedim. Bakalım daha neler olacak? Babam evi bütünüyle tamir etmeyi başarabilecek mi? Annem bildiği tüm yemekleri yapabilecek mi? Öznur tez düzeltmesini zamanında teslim edebilecek mi? Balkon her gün yıkanmaya devam edecek mi? Ben süreç bitene kadar kaç kilo almış olacağım?)


10 Temmuz 2015 Cuma

2030'a Mektup

Zaman zaman gazetelerde siyasetçiler hakkında çıkan "Bilmemkimin Kayıp Mektubu" "X'in 2010'a Yazdığı Mektup" gibi haberler görürsünüz. Büyük bir isim olmadığım ve mektubu koca bir ülkeye yazmadığım için kimse yazdığımın peşine düşmeyecektir. O yüzden peşin peşin bloğumda yayınlıyorum. Buyrun:

Sevgili Kızım,
2029 yılının şu son günlerinde bir seneyi daha sana rağmen hayatta kalarak geçirmemin mutluluğunu yaşıyorum. Baban bir yandan sen bir yandan ömrümü yediniz. Şaka şaka. Ha hay, çok komiğim. (Annem ve iğrenç eprileri diye arkadaş çevrende anlatırsan bozuşuruz, ona göre.)

Öncelikle 3 sayfa diye mektuba burun kıvırıp okumadığını ve eline bu beşinci alışında okumaya karar verdiğini biliyorum. Nerden mi biliyorum, baban kılıklısın da ordan. İşte siz busunuz. Ne anlarsınız incelikten.
Hemen sazan gibi atlayıp "Anneaa siz babamla 2013'te tanışmamıştınız ki..." deme. Birincisi, anneye karşılık verilmez. İkincisi, erkeklerin çoğu böyledir, sen ne bilirsin. Üçüncüsü ben bu mektubu milattan sonra 2029'da yazıyorum. Kafan karıştı di mi, karışır, karışacak, karışmalı. Öhöm öhöm. Neyse kızım, neşemizi kaçımanın anlamı yok. Yeni yıla mutlu bir şekilde gireceğiz.

Canım kızım, yılbaşı için harika planlar yaptım, Melis'lerin evinde düzenlenecek partiden daha eğlenceli olacağı için yılbaşı akşamını bizimle geçirmeyi seçeceğini biliyorum. Bunu bilmemin bir sebebi de o parti için sana izin vermeyecek olmam :) (Mothers' poweerrr!!!) Planım nelerden mi oluşuyor: Giriş artı bir yerli içecek (siz böyle denince anlıyorsunuz, n'apayım), sınırsız çerez (içinden bademleri ve antepfıstıklarını seçmek yasak), sınırsız meyve, muhteşem TV programları özellikle de Acun'un yılbaşı özel programı, (hemen beğenmemezlik yapma, adam bu yaşında yine iyi program yapıyor), kahkahalarla dolu tombala ve Fatoş ve Esma teyzenler de geleceğinden kalabalık, gırgır, şamata :) Bayıldın di mi, bayılacağını biliyordum.

Gelelim hediyelere...
Benim canım kızım, benim saf kızım. Sen kimlere çektin bilmem. Öyle arsız gibi hediye istenir mi, hele liste halinde yazılıp buzdolabının üstündeki magnete sıkıştırılır mı? Yoookk... Sana ben hiç nezaket öğretemedim. Bu arada kime çektiğini de buldum: Halana. Kız halaya, oğlan dayıya demişler. Neyse. Yine de büyüklük edip hediye taleplerini aşağıda değerlendiriyorum:

1-Köpek (Canlı)
Evet kızııımm... Köpek demişsin, bir de not düşüp canlı diye eklemişsin. Zaten ölü köpek alacağımız yok, kokutur evi. Oyuncak köpek konusunda da, kaç yaşına geldiğinin farkında değilsin herhalde, oyuncak yaşını çoktan geçtin. Kısacası, canlı köpek almıyoruz. Neden mi,  evimde köpek istemiyorum. Havlaması, bakımı... Alt kattaki Sevinç Hanım zaten benim topuklularıma takmış durumda, bir de köpek havlarsa delirir.

 .
Eve köpek almamalıyız...
Ya da alsak mı...
Merdivenden iki basamak iniyorum, kadın kapıya çıkıyor. "Ay Öznur Hanımcığım, rica ediyorum asansörü kullanın" diyor. Ben onun kalın kalın sesiyle bir Noel Baba edasıyla "Hoa hoa ho ho" diye kahkaha atmasına bir şey diyor muyum? Ev sahibi olmasa derdim de, işte.(Noel Baba'lı cümle ile yılbaşı ruhuna uygun bir mektup oldu artık.) 
Yine de anne yüreği dayanmıyor, illa canlı bir şey istedin diye sana balık aldım. Havlama yok, bakım yok. Stressiz ve mutlu bir hayat. Benim de 3 tane balığım vardı vardı zamanında. Fatoş ve Esma teyzenin adlarını ve kendi adımı vermiştim.  Fatoş ve Öznur bir sene geçmeden öldü, Esma ise sene oldu nerdeyse 2030, hala yaşıyor. Senin doğduğundan beri gördüğün ve evin bir aksesuarı gibi kabul edip hiç sorgulamadığın o balık, senden daha yaşlı. Ona saygı duyacaksın bundan sonra. Neyse senin balıklara gelelim. Odanda çok afedersin ama adım atacak yer yok. Oraya giremediğim için mutfak masasının üstüne bıraktım. O oda meselesini de sonra konuşucaz. Yılbaşından önce tadımız kaçmasın. Yılbaşından sonra Nazi uygulamarımla geliyorum. Coming soon...

2-Kardeş :)
Bu ne biçim madde yaa, tutturdun bi  kardeş de kardeş. (Ayrıca o maddenin yanına gülücük koyunca sevimli mi olduğunu sanıyorsun?) 15 yaşına gireceksin, hala kardeş. Aradaki yaş farkından arkadaşların dalga geçer bak, benden söylemesi. Sonra, bu isteğin köpekten sonra geliyor. Çok ayıp, köpeği kardeşinden daha mı çok seviyorsun? İşte sen busun. Halası kılıklı. Senle zor başa çıkıyoruz, senden bir tane daha olsa ne olur bir düşünsene... İşte tek çocuksun ya, bencilsin. Bencil olmasan biraz da bizi düşüp 10 senedir kardeş, kardeş diye başımızın etini yemezsin. Tek çocuk olmasan bencil de olmazdın gerçi. Böyle bir kısır döngü. Kısacası, yok sana kardeş mardeş. Halanın çocuğu olacak işte, onu sev. 
İşin bir de Foucault boyutu var. "Anne yeaa, yine başlama." deme, siyaset okudum ben siyaset. Biyo-iktidar mı oldun başımıza. İşte iktidarın bilgisini öğreniyorsunuz okulda, sonra gelip "Neden üç çocuk değil?" Bilgi bir ağ gibi yayılmış falan diycem ama şu an senin dikkatini çeken tek bilgi Hey Girl dergisinin "Acaba senden hoşlanıyor mu?" testinin sonucu. Hoşlanmıyor kızım, uydurma. Acı ama gerçek. Bu da anne realizmi.

3- Makyaj İzni!!!
Canım kızım, öncelikle takdir ediyorum. Sonunda makul bir istek bulabildin kendine. E artık büyüdün, izin verebilirim. Zaten çirkin de bir şeysin, dediğim gibi halana çekmişsin işte. Üzülme, makyajla hallolur; durumun o kadar vahim değil. Bu izni sana veriyorum ama bu senin için gerçek bir hediye olmadı sanki. Çünkü zaten veli toplantısına geldiğimde evden  altı morarmış gözler, renksiz bir yüz ve dağınık saçlarla zombi gibi çıkıp, okulda über güzel olmandan anlamıştım okulda gizli gizli makyaj yaptığını. Tavsiyem, o allığı öyle sürme. Fazla kaçırınca palyaço gibi oluyorsun. Okulda bu kadar makyaja nasıl izin veriyorlar bilmiyorum ama işte, zaman değişti demek ki. Bizim zamanımızda saçımızı bile hep toplamamız gerekirdi. Tamam, bizim zamanımızda'lı cümleler kurarak daha fazla çirkinleşmek istemiyorum.

8 günde toplayabilirsen, büyük ödül senin.
4-Diğerlerini Yapmazsanız Herhangi Bir Hediye :(
Şahsen en sevdiğim madde bu oldu. Baban ise "Kardeş :)" maddesini gündeme getirdi. Ona dik dik bakınca  cevabını aldı "Ehehe bence de bu son madde en güzeli :)" diye cevap verdi. Makyaj yapmadığını bilseydim bu maddeyi seçerdim ama zaten yaptığına göre, neden seçeyim ki? Yine de belki bir şeyler düşünebiliriz. Yılın son 8 günü odanı toplamayı bitirebilirsen, 8 günde hallolabilecek bir şey olmadığından yoğun çabandan dolayı büyük bir ödülü hak etmiş olursun. Anneler böyledir işte, her şeyin bir şartı vardır. Geçen günü hatırla: İki gün bulaşıkları makineye yerleştirdin diye sana o eldiven-atkı takımını almana izin vermiştim. Sonra, babanın lise yıllığını yanlışlıkla çöpe attığımı söylememen karşılığında yine sana arkadaşlarınla tatile çıkma izni vermiştim. (Bak bu biraz dengesiz olmuş, tatil izni daha büyük bir şey sonuçta. Dur ben babana kendim söyleyeyim de tatil iznini iptal edeyim.)  İşte ebeveynler böyledir. Her an birlik olabilirler. Bize karşı çok dikkatli olmalısın, düşmanın nerden saldıracağı belli olmaz.

Neyse canım kızım, yılbaşı ve hediye mektubu bir yana seni çok seviyorum. (Baban da çok seviyormuş, araya girmese olmaz sanki.) Hoş, sevmesem napıcam, evlat işte. Atsan atılmaz. Ama yok ben cidden seviyorum. Hayatıma anlam katıyorsun gibime geliyor. Katarsın sen katarsııınnn :) Ne tatlı şeysin, yerimmm yerimmm. Ayy sen daha şu kadarcıktın, nasıl büyüdün de böyle... Ya baksana babası fotoğrafına... Neyse ben ağlamaya gidiyorum. Kızım, canım kızım... Ühü ühü...  :( 

Öptüm, 
Annen.