9 Aralık 2012 Pazar

Velinimetimiz, Canımız Hocamız ve Basit Bir Kağıt Bardak


Efendi Termos: “Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.”

Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. O gün her zamankinden daha heybetli ve sıcaktı. Sanırım bugün bizleri görev yerlerimize gönderecekti. Zaten şimdiye kadar hiç bu kadar kaynar yaklaşmamıştı bize.

-Üstünlük ancak ve ancak siz bardakların hizmet ettiği  kişilerdedir.

Çok heyecanlıydık. Biz kağıt bardaklar olarak ilk defa doğaya zarar veren plastik bardaklardan ayrı tutulmuştuk. Efendimiz termos bir tıklık nefes aldıktan sonra üzerindeki o şanlı kapak yavaşça açılmaya başladı. O kadar heybetliydi ki içinden çıkan buharlar kısa zamanda tüm odayı kapladı. Biz de hafif hafif nemlenmeye başlamıştık bile. Üzerimde su zerreciklerini görünce bir gün ben de eriyeceğim, yırtılacağım korkusuyla tir tir titredim. Sadece ben değil diğer arkadaşlarım da benimle aynı durumdaydı. Yüce Termos bunu farketmiş olacak ki bizleri bir nebze  olsun rahatlatmak için eğildi ve her birimize sırayla içindeki çayından bir damla akıttı. İçimi aniden bir sıcaklık kapladı. Bu sıcaklık hissi hepimizi çok mutlu etmişti.

-Gideceğiniz yerde bu hissin bin katını belki de daha fazlasını hissedeceksiniz. Sıcak çaylarla dolup dolup boşalacaksınız ama tek kullanımlık olacaksınız. İnsanlar sizin çayınızı içecekler ve sizi atacaklar. İçlerinden öyleleri çıkacak ki çayınızı yarım bırakacak. Yine öyleleri olacak ki sizlere ulu orta işkence yapacaklar. Bu kişiler yarım kalan çaylarınızda sigara söndürecekler.

Bunları duyan tüm arkadaşlarım üzüntüden yuvarlanmaya başladılar. Sadece ben bu söylenenler karşısında dimdik duruyordum. Çünkü biliyordum ki efendi Termos bizi sadece sıkıntı çekmeye göndermez. Kapağını kapattıktan sonra sözlerine devam etti.

-Ama hiçbiriniz yok olmayacaksınız. Geri dönüştürüleceksiniz. Ölümsüzlük siz kağıt bardaklarım içindir. Çayınız her daim sıcak olsun.

Hepimizi tarif edilemez bir mutluluk kapladı. Birbirimizin içine atlayarak, kendimizi ters düz ederek kutlamalar yaptık. Kutlamalardan sonra bir bardak arkadaşımız hariç hepimiz bölük bölük toplandık. Eğitim kurumlarına, iş yerlerine, hastanelere ve insanların çoğunlukta olduğu daha birçok yere gönderilecektik. Bizle birlikte olmayan o tek bardak arkadaşımız da yüce Termos’tan izinsiz içinde çay değil de soğuk su barındırdığı için ceza olarak bir ev hanımının evine gönderilecekti. Arkadaşlardan duyduğum kadarıyla orada mutfak camının önünde duracakmış. Evin çocukları kayısı yedikten sonra tükürüklü ağızlarıyla kayısı çekirdeğine bir iki eziyet edip  hızla o arkadaşın içine atacaklarmış ve orda onu kurumaya terk edeceklermiş. Efendi Termos yardımcısı olsun. Bakalım ben nasıl imtihanlardan geçeceğim.

Ben bölüğümdeki bardaklara göre çok daha şanslıydım. Esma, Fatma, Öznur gibi öğrencilere değil de herkesin hocam dediği güleryüzlü birine hizmet edecektim. Henüz beni kullanma fırsatı bulamamıştı ama hakkında çok iyi şeyler duyuyordum. Adının Dr. Firdevs olduğunu (hocam isminizi boş boş kullanamadım, böyle de biraz garip oldu) birkaç aya kalmaz anne olacağını (o şimdi anne)ve de en önemlisi sigara kullanmadığını öğrenince içim çok beyazladı. Çocukları severim. Büyük ihtimal beni ders anlatırken de yanında götürecek, elinde tutacak ve ben de bu sırada hep o çocukla konuşacaktım. Hayali bile çok hoş.


Yine böyle hülyalara dalmışken bir el beni hızla çekip diğer bardak arkadaşlarımın içinden söktü, aldı. Seri davranıyordu. Ne bana ne de karşısındaki insana bakıyordu. Bu şartlarda ona yanlış bardak aldığını anlatamazdım. Çok büyük bir hata yapılıyordu. Kullanımım dışında başka bir şeye hizmet edersem günahkar olacaktım. Elinden düşmeye çalışsam da başaramadım. Beni 60 krş karşılığında dişlerini göstererek sırıtan bir öğrenciye sattı. Uzun koridorlardan geçtik, merdivenlerden falan çıktık. Bir hayli yorucu bu yolculuk esnasında benim kenarıma bile zarar vermemişti. Şaşırmıştım. Bana ne yapacağını merakla bekliyordum.

Sınıfın kapısı açık olmasına rağmen kapıyı vurdu. Boynunu hafif kısarak biraz da sırıtarak sevimli görünmeye çalışıyordu belli. Bir iki saniye bu can sıkıcı durum sürdükten sonra nihayet içeri girdik. Ezilip büzülüyordu. Sınıfından bir münasebetsiz  (Öznur) “ooo biz de tam çıkıyorduk Fatma” deyince kızcağız daha da zor duruma düştü. Onu öyle çaresiz görmek beni çok üzmüştü. Diğer avcunda sıkı sıkıya tuttuğu sofranın kaynanası olarak bilinen şekerler  bile bu duruma çok üzülmüştü.

Diğerlerine göz ucuyla şöyle bir baktıktan sonra hocasına yöneldi ve beni ona verdi. Hocası hafif bir gülümsemeyle teklifini kabul etti. Bu kız benim gördüğüm insanlardan olamazdı. Belki Yüce Termos’un görevlendirdiği biridir diye düşünmekten kendimi alamadım. 60 krş karşılığında aldığı beni bedavadan hocasına vermişti. İnanılır şey değil.

Kıza bir yandan acıyor bir yandan da başkalarının eline geçip günaha girmediğim için seviniyordum. Sahibim, hocam, her şeyim kaldığı yerden dersini anlatmaya devam etti. Ben ise hocamın elindeydim. O hem hocaydı hem de renkli gözlüydü. Diğerleri renksiz gözleriyle (esma hariç onun gözleri salamura yaprak renginde) oturdukları yerden ayaktaki renkli gözlü hocama ve de tabiki bana bakıyorlardı. Herkesin gözü önünde beni ağzına götürecekti ve bir yudum alacaktı ve ben sonsuzluğa Yüce Termosuma döndürülecektim.

Hayır, tuhaf giden şeyler oldu. Elinde bir türlü rahat edemedim. Elleri küçük olmasına rağmen beni nasıl da parmaklarıyla sarıyordu. Acaba bir şeylere mi sinirleniyordu,  hıncını benden mi çıkarıyordu? Hayır, sanırım o bizi öyle tutuyordu. Bir yandan beni sıktıkça sıkıyor diğer yandan da öğrencilere bir şeyler anlatıyordu. 3 dk geçmesine rağmen hala çayımdan bir yudum almamıştı. Çayım gittikçe soğurken beni sıkı sıkıya tuttuğu için de hocamın eli git gide ısınıyordu. Isımı kendine çekerken beni de kendinden soğutuyordu. İçinde çocuğu olmasına rağmen çok hareketliydi. Bir oraya bir buraya yürürken beni de farkında olmadan çalkalıyor, midemi bulandırıyordu. Çocuğu da ayrı bir hareketliydi.  Ne annesinden ne çocuğundan memnundum. Belki de o an içimi ısıtan tek şey renksiz gözlü öğrencilerin bir şey anlamadan hocalarına olan bön bön bakışlarıydı.

Nihayet elinde bir çay olduğunu hatırladı ve oturdu. İçimdeki şeker kaşığını hoyratça söktü aldı benden. Hiçbir açıklama yapmadan çöpe fırlattı. Masanın kenarında duran şekerler  kendi sonunun da o kaşık gibi olacağından korktu. Ama onun korkmasına gerek yoktu. İnsanlar paketli ürünlere istediğini yapamıyorlardı. Sanırım paket onların kötülük yapmasını engelleyici bir kalkandı.

Tam da ortalık duruldu, biraz dinlenirim derken birden bire kuvvetli bir rüzgar esti. Rüzgarın şiddetinden çayımın damlacıkları hafif bir şekilde havada süzülerek yavaşça toz zerreciklerinin içinde kayboldu. Çok sinirlendim. Sanki sıcakmışım gibi beni üflemesine tahammül edemiyordum. Zerrelerimi ziyan etmesinden de hiç bahsetmiyorum zaten. Bir an önce beni yudumlasa içse bitirse de bu eziyet de sona erse diye bekliyordum.

Nihayet beni biraz havaya kaldırdı ve çayımı üç yudumda içti bitirdi. Sonumun bu kadar hızlı geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Yine bir şeyler anlatırken hızla masaya bıraktı. Hatta ne bırakması adeta beni masaya çaktı. Efendi Termos’tan bir an önce dönüştürüleceğim günün gelmesini istedim. Ne yazık ki çektiğim çileler henüz bitmemişti. Ağzının içinde lafları hafif bükerek “çay da soğumuş” dedi. Ne yaparsa yapsın sineye çekecektim ama bu lafı kaldıramadım işte. Soğudum. Buz kesildim. Dersi bitince beni masanın üzerinde bıraktı ve sessizce çekti gitti.

Ne yapıp edip bir şekilde geri dönüşüm kutusuna gitmem gerekiyordu. Öğrenciler hala sınıftaydı. Şöyle bir göz attım onlara. Acaba hangisi bu yükümlülüğü yerine getirecekti. Salamura yaprak rengi gözlü kız hariç hiçbirinde o göz yoktu. Evet, haklıydım. Kız geldi, beni eline aldı, bedenimi ikiye katladı. Onunla da yetinmedi beni sıktıkça sıktı. Yeter artık. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun? Sonra da onunla da yetinmeyip beş büklüm beni çöpün içine attı. Bir dişlemediğin kalmıştı zaten beni.  Üçü birden dışarı çıkıyordu ki aralarında ufak bir tartışma yaşandı. Bana yaptığı kötü muamelelerden dolayı önce hocaya sonra da Esma’ya kızıyorlar heralde.

Esma: Git, al dedim sana.
Fatma: Ya hep ben yapıyorum, her şeyi ben alıyorum. Hep benim omuzlarımda.
Öznur: (yayvan bir ses tonuyla) Bin gidiyirim. Dirs bışlımıştır. Dılıbımda yıgırt vır. Dirstin sınrı bin mıkırnı yıpırım. Mıy mıy mıy mıy….
Esma: (Yüksek sesle) Tamam geç kalma sakın. Ben gider alırım. Utanmıyosun dimi elimde bu kadar yükle beni sınıfa göndermeye.
Fatma: Almazsam almam Allah allah.
Esma: Yurtta aşağıda çay içerken iyi olur, saf kız ya.
Fatma: Tamam be ne pis huyun varmış. Giiiddiiiiyooorruumm.
Esma: Çemkirmeee banaaaa

Fatma,  sınıfa girdi, masanın kenarında duran şekerleri çantasına attı, sonra hiçbir şey olmamış gibi sınıfı terk etti.
Hocam size diyecek bir şey bulamıyorum. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner. Ben hala dönüştürülemedim. Dünyadayım. İntikamım kötü olacak.
Unutmayın, intikam sıcak içilen, damağın üst kısmını komple yakan bir çaydır.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Küçük İnsanlar Küçük Hayaller

Dün bilgisayar mühendisi bir arkadaşımla akıllı telefonlar üzerine konuştuk. Nokia n73 kullanan biri olarak söyleyecek pek sözüm yoktu, ancak s3 mü iphone 5 mi türünden en sorulmayacak soruları sorabiliyordum. Aradığım özellikleri sordu. Maillerime bakayım, haberler falan gelsin, Facebook, Twitter olsun deyince "O zaman farketmez, ortalama bir şey al işte." dedi. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Aslına bakılırsa bütün bunları n73'üm de yapıyordu ama dünyada Nokia kullanan bir ben kaldığım için değiştirmem gerekiyordu artık. Yani öyle zor bir durumdayım ki, şarj aletim bozulsa mesela, ince uçlu şarj aleti isteyebileceğim kimse yok. Bu soru alkıllara "Kalın uçlu şarj aleti mi kaldı yaa..." sorusunu getirse de, alışkanlık işte. Neyse.


iphone
Ben yine de bilindik bir şey alayım dedim, iphone 5 iyi mesela; en bilindiği. Sonra ona 3 kişilik en büyük hayalimizin Teknosa'ya gidip "3 iphone 5, 3 tane de Mac alabilir miyiz acaba? Evet garanti süresini de uzattırmak istiyoruz." demek olduğunu söyledim. En büyük hayalimizin basitliği karşısında ezilmiştim. Yani hayalimizin sınırı 5 bin tl kadardı.-Fiyatları tam bilmiyorum, maksimum bu kadardır herhalde.- Oysa arkadaşım 15 dakika önce dünyayı gezme hayalinden bahsetmişti.

Risk ve Heyecan Dolu Dakikaların Resmi

Neyse ki büyük hayalleri olmayan başka insanlar da var dedim kendime. Mesela yine bir arkadaşımın en büyük hayali polis görünce hiç bir şey olmadığı halde kaçmaya başlamakmış. Polislerin tepkisini çok merak ediyormuş. Durduk yere koşmaya başlayan biri karşısında polis ne yapar ben de merak ediyorum ama olur ya, kuralları vardır bunların. Mesela kaçan şüpheliyi durdurmak için ateş etmek gibi. İşte o zaman bir hiç uğruna... Neyse. Lunaparktaki o tuhaf  "eğlence" makinelerine bile binemeyen biri olarak göze alamayacağım risklerden. Zaten hayatımda aldığım en büyük risk bazen yeşilin yanmasını beklemeden yol boşsa karşıdan karşıya geçmek. (Ama yol boşsa.)

Bir Düşünce Suçlusu Göz Altına Alınırken
Bir küçük, basit hayalimiz de düşünce suçlusu olmak. Karizmaya bakar mısınız? Ben düşünce suçu işledim, davam uğruna hapisteyim falan. Düşünmesi bile güzel. Bir de polisler göz altına alırken kameralara verilen birkaç cümlelik karizmatik mesajlar.  O, insanlara "Siz de yaşıyor musunuz be, yaşamak dediğin benimki gibi olacak; böyle korkusuz, böyle gözü kara, böyle mert, böyle adanmış..." bakışı. Tamam bu olamayabilir ama en azından düşüncemizden dolayı hocalar bize takamaz mıydı? Bir vizede sıfırı basamazlar mıydı? Sınıfta tartışmalara girip, bizi sınıftan atamazlar mıydı? Bu ne özgürlük! Yok azizim, akademide iş yok. Bu hayal de gerçekleşmeyecek.