30 Temmuz 2012 Pazartesi

Kendime Yeni Bir Ben Lazım*

Uckisilik blogun üçüncüsü ya da uc olanlardan biri olarak herkesi selamlıyorum!

Yazmak, kendini ifşa etmek hem de böyle sanal bir ortamda, biraz tuhaf yaşım bu duruma pek müsade etmese de tam bir eski kafalıyım. Yazma eyleminin kalemle kağıt olmadan olmayacağına inanırım. Tüm gelenekselliğimle bir haftadır blog da neymiş diye ortalıkta dolandım ama sesimi kimseye duyuramadım. Üstüne üstlük Öznur’la Fatma bir ton laf ettiler. Neymiş efendim beni blogdan atıp yerime Can’ı -belki gaza gelir de yazarım diye- alacaklarmış bununla yetinmeyip resmimi yayınlayıp artık onlardan olmadığımı duyurcaklarmış falan da filan da.. Bir de bugün için bana mühlet verdiler gece yarısına kadar yazdım yazdım yoksa artık onlardan olamayacaktım (ahahahah ne sanıyorlarsa kendilerini hıh! ama neyse ya öz arkadaşlarım sonuçta bir bildikleri vardır :)
Öznur -bizim grubun lideri- her şeyi bizim için düşünmüş Fatma da gereksiz ayrıntılarda ona yardımcı olmuş, tabii ben de onlara katılmazsam olmaz. İçlerinden en huylusu -huysuzun Sivas* şivesinde yaşayan kullanımı- ben olduğum için benim suyuma gidiyorlar ama az azar yemedim o Öznur’dan neyse madem blogda benimle alay edilecekmiş bana da cevap hakkı doğdu artık umuma açık istediğim gib laf sokabilirim (fazla amiyane oldu uluorta söylemiyeydim iyiydi, utandım yaa) Blogdan korkmayayım diye Öznur epey konuştu, sağolsun!

*Başlığın yazdıklarımla hiçbir alakası yok ama hep böyle havalı bir başlık atmak istemişimdir.

*Fatma’nın memleketi olması hasebiyle Sivas’ın hayatımızda çok büyük önemi var ilerleyen günlerde onları da paylaşıcağım, unutmamamız lazım!

Not: İtalik yazdım ki ne kadar huylu biri olduğum belli olsun. Böyle içimi döktüm bir mutlandım, güzelmiş bu blog işi ben her gün yazarım ki (Fatma gibi genelledim.)
Bu vesileyle tüm İslam alemine hayırlı ramazanlar diliyorum. Herkese bereketli sahurlar!
Kalemlere zeval olmasın!

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Başlamadan Biten Bir Kariyer Öyküsü


Hoca olsam edebiyat dersinde öğrencilere şöyle bir soru sorabilirdim:
“Senin için ‘sözüm redifli’ bir kaside yazacağım.” cümlesindeki mantık hatasını bulunuz. (40 p)
Öğrencilerin muhtemel cevabı şunlar olurdu:
Sözüm redifli kasidede şair kendi şiirini över. Mesela Nef’i böyle yapmıştır. Bu durumda “senin için” ifadesi mantıkla çelişir. Eğer benim için yazıyorsan güneş, kerem, gül ya da ne bileyim  -mı değül redifli bir kaside yazmalısın.
Kaside Sunan Şairler

Ve bu cevaba vereceğim not : 0 (Sıfır) Hem de cevabın üstüne boş küme işareti yaparak. Ya da insafsız hocalardan olmayayım, sonuçta öğrenci mantığını kurmuş kendince ve de açıklamış. Ama daha önemli bir mantık hatasını gözden kaçırmış : 15 (On Beş). -Çok bonkör bir hocayım.-

Gelelim mantık hatasına: Yaa yıl olmuş 2012, sen hala kaside yazıyorsun. Kaside yazan mı kaldı? Demezler mi adama, sen nerede ve hangi devirde yaşıyorsun diye?
Hadi diyelim ben günlük hayatımda kasidelerle, gazellerle eğlenen bir klasik edebiyat aşığıyım. Niye etrafımdaki insanlara kaside yazıyorum, ben o gelenekten mi geliyorum? Hangimiz Şehname okuyarak büyüdük? Mario oynamadık mı zamanında?

Diyelim ki ben tüm koşulları sağladım, Şehnamemi de okudum. Geleneğe de hâkimim. Üç dili de ustalıkla kullanıp aruz vezni ile kaside yazıyorum ve çevremdekilere böyle jestler yapıyorum. Sen kim oluyorsun, kendisine kaside yazılmayı hak eden? Padişah mısın, vezir misin? Kaldı ki 90’lı yıllarda çıkan, hala ezberimizde olan bir şarkıda demiyor mu Sibel Can:
 “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, bezirgan değil
Bu kadar güvenme hiç kendine kimse şah değil, padişah değil…” diye.
Hiç mi ders çıkarmıyoruz toplum olarak dinlediklerimizden? Ben size eleştirel bakışı, anakronizmi falan hiç öğretemedim mi? Yazık! Benim burada bulunmamın hiçbir anlamı yok artık. Hepinizi dersten bırakıyorum, ben de istifa ediyorum.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Tobb Etü Olmasaydı...


                                       (Dikkat! Bu bir felaket senaryosudur.)
·   *Kimse TOBB’u bu kadar sahiplenmezdi. Üniversitenin yakınındaki arazilerin alındığı ya da alınacağı dedikodularına kimse pirim vermezdi. En azından Tüyap  kitap fuarına giderken sahilde başıboş bir arazide “Bu arsa TOBB’a  aittir.” Tabelasını görünce arkadaşlar sanki babalarının malıymış gibi çığlık çığlığa sevinmezlerdi.


*   *TOBB logosuna kimse bu kadar sempati duymazdı. TOBB ETÜ’nün tarzını kimse benimsemezdi. Bir zamanlar Mesa Hastanesi'nin yanından geçip de cam mimarisini beğenerek bu binaya yakışan kimlik “Tobb Etü Hastanesi”, ‘şöyle ambulanslara falan da Tobb Etü logosunu da koydun mu tamamdır’ tarzında hayallere kimse kapılmazdı. (Gerçekten de daha sonra Mesa Hastanesi’ni Tobb Etü satın aldı ve Tobb Etü Hastanesi oldu.)
Armada AVM’ye gidildiğinde okulda göremediğim adamları burada görüyorum abi ya.
   B: Tobb Etü’nün ikinci kampüsü bura” şeklinde muhabbetleri kimse yapamazdı.
     * Aşti’den memleketine giderken otobüs Tobb Etü’nün önünden geçtiğinde  üniversiteyi görünce  yanındaki teyzeye amcaya hemen üniversiteyi anlatma derdine kimse girişmezdi.

·   * 3 dönem üniversitenin devam etmesinden kaynaklanan “11 ayın sultanı Tobb Etü” espirisini kimse yapamazdı.
*   Deri koltuklar, Nar, Sultan, Merdiven altı, Kort gibi buluşma yerleri olmazdı.
    *Öyle aylak aylak çimlerde oturmayalım diye Tahsin hoca (eski rektörümüz) Allah’ın her saati çimleri sulatmazdı.
*  Başkanımız Rifat Hisarcıklıoğlu’nun da bize benimsettiği görüşlerden biri olan icat çıkarma ne biliyim şirket kurma gibi şeylere kimse prim vermezdi. Örnek: “A: Turşu basmak gerek ya marketten aldıklarım hiç iyi çıkmadı. B: O zaman şöyle yapalım, ben finanse edebilirim, önce küçükten başlayıp sermayeyi kazanıp ordan yürür gideriz. A: O şekilde değil ya yemelik, kendime kadar turşu. B: Ben de şirket kuracaksın sanmıştım.” Şeklinde şirket kurmayı bakkaldan iki ekmek alıp gelmek kadar kolay bir şey gibi kimse anlatamazdı.       İtiraf edelim teoride aldığımız bilgiyi uygulayamazdık.


     *  “Okula klima takıldı” demek yerine “iklimlendirme çalışmaları nihayet bitti” diyemezdi kimse.
     * Yurdumuz olmazdı. Adres verirken önce Tobb Etü öğrenci yurdu deyip de daha sonra Tobb Etü Öğrenci Konukevi şeklinde kendini düzeltme ihtiyacı duymazdı. (5 yıldızlı otel konforunda olduğu için)
     * Yurt müdiremiz “sevgili çocuklarım” şeklinde başlayan mail atamazdı.
Kıymet bilelim arkadaşlar, ne kadar şanslıysak artık :) Ama hiçbir şey olmasa bile “Kökler ve Kanatlar” illaki olurdu. “Kökler ve Kanatlar” için bakınız : http://www.youtube.com/watch?v=XecAvePDOhk

24 Temmuz 2012 Salı

Atılgan'ın Sıkılganı: Aylak Adam



“C.” : Yusuf Atılgan’ın sıkılganı, aylak mizaçlı, bir ismin bile kendisine çok görüldüğü, boş gezenin boş kalfası işte. Düşünün bir kere böyle bir adamı romanın başkahramanı yapmış sevgili Yusuf Atılgan.
 “C.” Nasıl bir insansın sen! Hiç işi olmaz mı bir adamın, aylaklık diz boyu. Yapabildiği en iyi iş serseri serseri sevdiklerinin peşinden koşmak.  Babasından kalan paralarla kendince uğraşlar çıkarıyor işte ne biliyim restoranlara, kahvehanelere falan gidiyor bir iki bir şeyler içiyor, düşünüyor, okuyor, sinemaya gidiyor,  yine düşünüyor, aşık oluyor… Ne kadar tekdüze bir hayatı varsa artık “Keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu.” Diyor. Bence uydurduğu en güzel iş  de sokak adlarını toplamasıydı. “İki Öksüzler Sokağı adını okuduğum zaman kendi kendimi bir işe atadım. Şehrin sokak adlarını toplayacak onlar üzerinde uzun uzun düşünecektim.”
“C.” nin başından iki aşk macerası geçer de şöyle bir profesyonel aşık da olamaz hani. Gerçi o aşkı sevdiklerinin peşinden koşarak ona ulaşamayarak yaşıyor. Sevdiğine teğet geçtiği bir bölümde adamın aklı fikri önündekinin kulak kirinde de olursa ister istemez o aşk bir sorgulanır hani. “Başını sola çevirseydi onu görecekti; B’nin yüzü ondan yanaydı. Ama onun aklı fikri önündeki adamın kulağının ardındaki kirdeydi. Bu kirin biçimi onu müthiş ilgilendiriyordu. Sonunda Matisse’nin bir desenine benzetti de içi rahatladı.”
Sözünü ettiğimiz adam kulak kirini Matisse’nin bir desenine benzeten bir adam. Ama ne olursa olsun okur yazar kimliğine laf ettirmem. Kötü yazarların yasak bölgesine bile müdahale ediyor. Nedir kötü yazarların yasak bölgesi? İşte romanlardaki karakterlerin camdan olması.  Örnek: Adam sabah kalkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. “C.” işte bunlara inanamıyor. Çok afedersiniz hiç mi çişi gelmedi bunların diyor. Biz de inanamıyoruz ama ne yapalım sürekli öyle şeyler de yazılmıyor ki. Artık bu duruma “C.” Ne kadar içerlendiyse ilk hikâyesi: “Bir büyük şehrin gürültüsünde insan, kimseye sezdirmeden istediği zaman yellenebilir. O yellenemezdi” diye başlıyor. Ama bu cümlede adamın bütün hayatının gizli olduğunu kim fark edecekti ki. Bu yazıyı okuyanlar sizler hiç telaşlanmayın efendim sizler farkındasınız. Bir de hem romanı hem de bu yazıyı okumuş kimseler var ki ne mutlu onlara…
Velhasıl kelam içimizdeki “aylak adamı okumuş kişi” yi  öldürmeyelim.  Naçizane önerim yaşatmaya çalışanlara da destek olalım. “Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır, cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp, kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama ben dişlerim sağlamken ısıracağım…” Gözlerimiz sağlamken okuyalım okutalım J 

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Merhaba!

Blogda paylaşacağım ilk yayın için heyecanlıyım. Aslında değilim. İlk iki cümlem bile birbiriyle çelişirken neyi nasıl yazabilirim ki? Blog açma fikri bugün öğlen geldi aklımıza. Konu da bir arkadaşımızı (isim vermek gibi olmasın ama Esma) türlü nesnelere benzetirken bunun resimlerle desteklenmiş güzel bir formatta yazıya dökülebileceğini düşündük. Ve blog bunun için iyi fikirdi. Hangi blog sitesi (blog sitesi de ne demekse) olsun diye düşündük. Google'a "Blog aç" yazıp aratınca blogspot geldi. Ben de "Google'ın ürünüymüş, Google'ınsa iyidir, kalitelidir." diyerek son derece bilinçli olan tercihimi yapmış bulundum. Sonra isim aradık. Aradık deyince bu eylemin birden fazla kişi tarafından yapıldığını anlayabilirsiniz, nitekim doğru da anlamış olursunuz. Benimle birlikte bu eyleme eşlik eden kişi de kadim dostum -bu ifadeyi kullanmaya hep özenmiştim, mazur görün.- sadık yardımcım Fatma. Çünkü Esma'nın henüz kendisiyle dalga geçiyor gibi olacağımız bir yazıyı paylaşmak için, yani sırf bunun için blog açmaya kalktığımızdan haberi yok. Nerde kalmıştık, evet isim aradık. Ben düz adam olduğum için ve de kendi gmailimle açtığım için oznurakcali olmasını düşündüm. Sonra üçümüzün kullanacağını varsayarak vazgeçtim. Umarım varsayımım doğru olur. Sonra bir sürü isim bulduk, örnek: üç silahşörler, saftrikler, tante rosa, imdat gazi, içimizdeki irlandalı vs. vs. Neden bu isimleri bulduğumu zu belki daha sonra anlatırız. Bu isimlerin hepsi daha önce kullanılmış olduğundan önümüze çıkan ilk engelde vazgeçtik ve "Blog açmak zorunda değiliz sonuçta..." diyerek kendimizi savunduk.

Biraz önce yemek yiyince kafamız çalışmaya başladı. Bunu şurdan anladım; birbirimiz üzerinden, komiklik adına birbirimizi harcayan espriler yapmaya başlamıştık. Konuşmalarımız mantık düzleminden iyice uzaklaşıyordu. Ve kendime dedim: İşte "icat çıkarma"nın tam zamnı. Blog açma işlemine yeniden başladım ve gayet sıradan bir adresle "üç kişilik" -uckisilik.blogspot.com- ismini bulabildim. Ama iyi tarafından bakalım: Türkçe karakter olmadığı için uç kişilik diye de okunabilir. Başlığımız da "Paylaşmak İçin!" oldu. Bula bula bunu mu buldun,ya ne için olacağıdı? diye kendime söylendim biraz ama geçti.

Şimdi ise mutluyum. İlk yazımı yazıyorum. Diğer iki kişiye sürpriz olacak. Yalnız Esma'ya hemen söylersem onun hakkındaki yazımı sonsuza kadar iptal etmek zorunda kalabilirim ve blog amacına ulaşmamış  olur. Yine kendimle çelişerek yazıma son veriyorum. En son aklıma gelse de "MERHABA" diyorum.