21 Mart 2013 Perşembe

Sene 2009 (2)

Sene 2009... Hızlı zamanlarımız... (Tobb Etü konukevinin yapılacağını, Adıyaman Çiğköftecisi'nin numarasını ve  Çağdaş Market'in  yerinde olan Tivmaş'ın servis saatlerini bilmediğimiz günler.)

Esma ve ben 19 yaşımızın verdiği havailikle, henüz birinci sınıf olmamızın rahatlığı ve mezun olunca ne olacak endişesini zerre taşımadığımız o güzel günlerimizde çay demleyip mütevazi öğrenci evimizin balkonunda içerken kapı çalınıyor. Gelen bütün sarılığıyla Fatma. (Nedense Fatma sarışın değil de sarı hep gözümde, sarışının farklı bir havası olur çünkü.) Elinde Tivmaş poşetleri, çay keyfi ve gofret aldım diyerek bizi sevindiriyor. Yine marketin servisiyle gelmeyi başaramamış ama çok da ağır değil poşetler diye kendini teselli ediyor. -Bu talihsizliği daha sonraları okul servislerini de bir türlü kullanamaması olarak karşımıza çıkacak.-

-Neden balkonda içiyoruz yaa, biraz rüzgarlı, salona geçelim.
-Salon basık, ben darlanırım.
-Bence de balkonda içelim ferah ferah.
 (Elbette ilk cümle bana ikinci ve üçüncü cümleler Esma ve Fatma'ya ait. Onlar "darlanırlar." :)

Birinci sınıf olmanın ve yeni edebiyat derslerinin hevesiyle Nurdan Gürbilek'ten Berna Moran'dan Murat Belge'den bahsedip sonra da "Çok enteliz biz yaa..." havalarına girip edebiyatçı olmanın tadını çıkarıyorduk. Makale isimleri üzerine yaptığımız espriler muhtemelen diğer insanları tiksindiriyordu. Yine de biz Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sında geçen "Az kalsın o anda resmim çiziliyordu!" cümlesini konu hakkında bir yazısının başlığı olarak seçen Nurdan Gürbilek'ten etkilenip sonraki bir-iki ay boyunca her şaşırılacak olaya "Az kalsın o anda resmim çiziliyordu!" diye tepki vermekten çekinmiyorduk.
Bu muhabbetin sonuna gelip, çayları -ve tabii ki gofretleri de- bitirdikten sonra Esma kendi evine gitti. Biz de şimdilerde  yaşamamızın hiç mümkün olmadığı boş boş saatlerce konuşup kahkaha atma şeklindeki rutinimizi saat 00.30'a kadar sürdürdük:

-Geç oldu yaa, ders sekiz buçukta. Hadi yatalım.
-Yuh! Saat 12 buçuk mu?
-Ya ben de anlamadım Esma gittiğinde sekiz falandı, nasıl  geçti hemen?
-Geçen hafta da geç kalmıştık, erken kalkalım.
-Tamam 7.30 iyi mi?
-8.10'da çıkalım ama en geç.
-İyi geceler.
-Sana da.

Fatma kafasını yastığa koyar koymaz uyuyan bir insan olmasına rağmen ben uyumakta zorluk çeken biriydim. Yine uykusuz geçecek bir gün, 12'de yatsam 1-1.30 gibi uyurdum ne güzel diye düşünerek odama gittim. Bir saat sonra falan uykuya dalmıştım. Biraz zaman sonra kapıdan gelen tıkırtılarla uyandım. Neden hemen uyanıyorum diye yine kendime söylenirken işin ciddiyetinin farkına varıp "Lan, bu ne tıkırtısı gecenin 5'inde?" diye işkillenmeye başladım. Sesleri dinledim, dış kapıdan geliyordu. Tahminime göre biri dış kapımızı açmıştı ancak yatmadan önce kapıyı mutlaka sürgülediğimiz için birkaç santim açılan o zincirinden dolayı açan kişi içeri giremiyordu. Gelen sesler de zincirin sesleriydi, açan her kimse zinciri çıkarmaya çalışıyordu.
Ben korkmaya başladım tabii. Diğer ev arkadaşımız ailesinin yanındaydı ve bu gün dönmeyecekti. Karar değiştirse bile haber verirdi, ya da zili çalardı ne bileyim.
Kafamda Canlandırdığım Durum
Kesin hırsızdı bu diye düşünmeye başladım. Hırsız gelse ne yapacağımı bilmiyordum. Hemen düşünmem lazımdı.
Hırsız girse hiçbir şey yapamazdık, en fazla çığlık atardık. Onda da apartmandaki komşularımız uyanıp gelene kadar iş işten geçerdi. -Gelseler ne yapacaklar ayrıca, adam belki de silahlı.- Polisi falan aramak çok saçma, adam kapıyı açmıştı zaten; zinciri çıkardı mı içerdeydi. Belki de birkaç dakika sonra!
Mantıklı düşün Öznur dedim, adam neden geliyor, çalmak için. Zaten çok yanlış bir seçim yapmış, öğrenci evine girmiş. O da anlar zaten. Bilgisayarımı ve içinde cüzdanımın bulunduğu çantamı odamın dışına hemen odamın kapısının yanına bıraktım. Alsın gitsin de sessizce, bana bulaşmasın diye düşünüyorum. Bu arada hala zincir sesleri geliyor. O tarafa doğru gitmeye cesaret edemedim, hiç ses yapmadan odama döndüm.

....

-Nasıl ben duymadım Öznur yaaa?
-Nasıl bir uykun varsa artık, evimiz soyulsa ruhun duymayacak.
-Hayır ben şunu merak ediyorum, bilgisayarı ve çantayı odandan çıkarıp hırsız alsın diye koridora bıraktıktan sonra o korkuyla naptın sonra?
-Yattım, uyudum.
-Yuh! Uyudun mu bir de hiçbir şey olmamış gibi, hırsız sonuçta, kapıda hırsız var; nasıl uyursun?
-Napayım çok uykum vardı, zaten geç dalıyorum uykuya, sabah da erken kalkacaktık.
-Sana inanmıyorum yaa, kapıda hırsız var, sen uyuyabiliyorsun. Ne yapacaktın içeri girip eşyalarını alıp odana falan da girseydi?
-Uyumasam da uyuyor taklidi yapardım zaten, değişen bir şey olmayacaktı. Gerçekten uyudum ben de.

....

Gerçekte Olan Durum
-Ayşen sen de haber ver geleceğini yaa... Değişen bir şey olmadı, ben yine uykumu aldım ama biraz da korktum yani.
-Hala uyku diyor yaa, Ayşen boşver onu sen de, niye zili çalmadın?
- Rahatsız etmek istemedim, uyuyorsunuzdur diye; saat 5'e geliyordu.
-Niye haber vermedin? Sürgüyü çekmezdik yatmadan önce.
-Ben 7 gibi gelirim diye düşünüyordum, hızlı geldi otobüs. Öyle olunca işte... Bir de benim elim o zincirin açıldığı kadar olan yerden sığar çekerim sürgüyü dedim, zile basmadım.
-Ne kadar sürede açtın? Ben dinliyordum aslında açabilecek mi diye, uyumuşum işte sonra.
-15 dakikada falan açıldı.


Bir "anımız veya hatıramız" da böyle geçmişti.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder