13 Eylül 2015 Pazar

Modernizmin İflası: Annemin ve Babamın Evimize Gelişi

Üniversiteye kadar ailemden ayrı bir yaşantım olmadı. Hatta kuzenim (teyzemin kızı) "bugün bizde kal lütfen yaa hadii"dediğinde "annem kalırsa ben de kalırım" diyerek mantıklı bir argümanla reddederdim kendisini. Ama üniversiteyi Sivas dışında bir ilde (Ankara'da) kazanmamla ilk kopuş başladı. Bu kopuş üniversiteyi bitirene kadar hissedilmeyecek derecedeydi. Burslu da olsan neticede öğrencisin, sürekli olarak ailene işin düşüyor. Derme çatma eşyalı evde oturmak, doğru düzgün beslenememek seni bir yerde farkında olmadan ailene inanılmaz bağlıyor.

Ne zaman iş hayatına başlıyorsun cebin üç beş kuruş para görüyor o zaman asilik, kendi başına buyrukluk hemen kendini gösteriyor. Ne biliyim en azından evini derme çatma eşyalardan kurtarmak istiyorsun, her şey IKEA olsun istiyorsun. Kanepe daha kullanışlı olmasına rağmen (en azından bi misafirin gelince yatar, altına yorganını yastığını yığarsın) gidip oturacak alanı az olan ama rengi güzel olan yastıklı koltuklardan alıyorsun.

Ben ve bir arkadaşım da (Öznur, Esma değil, o evli çünkü) aynen böyle yaptık. Öznur, bütün IKEA, MUDO ıvır zıvırlarını eve doldurdu çok büyük ihtiyaçmış gibi. Bir misafirimiz geldiğinde doğru düzgün yatıracak yerimiz yok ama evimiz mumluktan falan geçilmiyor. Çünkü modernizm bunu gerektiriyor. Çünkü Öznur'a göre "Fatooooşşş tabi ki öyle olacak. Biz evimizde modern, minimalist bir dekoratif tarz benimsedik."

Her ne kadar evimizin rızkını saçma sapan eşyalara veriyorsun diye Öznur'a kızsam da mutlu, mesut, her şeyden önemlisi iki şehir kadınına yakışır şekilde modern modern yaşayıp gidiyorduk. Ta ki annem ve babam bize gelene kadar.

Annem, "kızım, Murat abin Bursa'ya gidiyormuş. Bizi de Ankara'ya sana getirecek. Evinize hiç bulunamadık ki. Gelelim de bir bakalım. Ne yiyip ne içiyorsunuz? Eşyanız var mı, yok mu? Prizlerinizi, kapı kulplarınızı baban bi tamir etsin" diyerek geçerli bir bahane sununca Öznur da dedi ki "tabii gelsinler. Senin annen baban, benim de annem babamdır." Ama öyle değildi işte işin rengi. Bilmiyordu Öznur. Öznur cahildi ve dünyanın rengine kanmıştı. Annemle babamla aynı evde yaşamayı bilmiyordu. Nasıl bir travma geçireceğinin de farkında değildi. Evet, Öznur bilmiyordu ama ben biliyordum. Sustum ve yutkundum. Öznur'a bir şey yansıtmak istemedim.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor: Babam, Branda ve Ernest Hemingway

(Daktilo sesiyle Washington D.C fragman bi şeysi gibi okunacak)

Sene 2015
Yer: Ankara
11 Eylül Cuma
Saat 23:55
Hava sıcaklığı: 93,2 Fahrenhayt. Az bulutlu ve açık, zaman zaman parçalı bulutlu, öğleden sonra ve akşam ilk saatlerde doğu ilçeleri yerel olmak üzere gök gürültülü ve sağanak yağışlı.

Minimalist evimize 3'ü şişman 1'i normal 4 kişi birden yorganlarla, halılarla ve hatta patates, soğan çuvallarıyla giriş yaptı. Ve Öznur gözlerine inanamadı. Hayatında ilk defa bu kadar çok kişiyi geleneksel motiflerin içinde görüyordu.

Daha paldır küldür bağırışıp birbirimize sarılamadan babam getirdiği koliyi deli gücüyle parçalamak suretiyle açarak mavi, parlak brandayı eline aldığı gibi büyük bir heyecanla balkona fırladı. Annem ise o hengamede Sivas'tan gelen halıları çoktan sermişti bile. Öznur çayı demleyip salona geldiğinde gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Gözlerinin ayrılarak kaşlarını delip ordan alnına çıkışına engel olamamıştı.

Bir yandan babam bana kızıyor. Niye balkonun ölçüsünü yanlış aldın. Bak branda yarım kaldı. Ben diyorum ki sen benden ölçü istemedin ki. Babam beni hiç duymamış gibi kızım olur mu insan hiç bir şey yapamasa adımlar ya, adımla ölçer. Ben diyorum niye adımlıyım , bizim mezuramız var. Ordan annem kızıyor, madem mezuran var aranın ölçüsünü niye yanlış aldın, kapıya takılıyor halı. Ordan Uğur abimle Murat abim bu koltuklar bizi tartmaz diyerek orta yaşlı ve şişman espirileri yapıyorlar. Öznur usulca lafa giriyor Tevfik amca hadi buyrun çay demledim. Babam o sırada hala kızgın ve öfkeli 4 modunda. Diyor ki dur bi kızım biraz soluklanalım, gelir gelmez ne çayı. Uğur abim diyor ki ben açım. Murat abim diyor abi beni de ye. Öznur panik halinde misafirlere bir şeyler hazırlamaya çalışıyor. Servis tabaklarını koyuyor bıçağıyla falan tam bir protokol sofrası hazırlamanın derdinde. Annem bir yandan Öznur'un koyduklarını kaldırıyor. Boşuna kirlenmesin. Onlar öyle yemeyi bilmezler kızım diyor...

Annem Kafkaesk Bir Kadın Mı?

Sabah 07.30-08.00 civarı patates ve soğan kokuları size günaydın diyor. Mutfaktan gelen tıkır tıkır sesler sizi adeta selamlıyor. Bir kadın başınızda "kalk kızım, size modern kahvaltı hazırladım" diyor elinin soğanla karışık domestos kokusuna aldırmayarak. Gözlerim kapalı Öznur'u düşünüyorum. Acaba dün geceden sonra bizimkiler hakkında ne düşünüyor? Bu günleri atlatabilecek mi? Yine gözlerim kapalıyken annemin bağırmasıyla zıpkın gibi yataktan fırlıyorum.

Annem: "Kalk, baban gelecek. Bu saatte uyuduğunu görürse çok kızar."
Ben: "Babam nerdeki sabahın bu saatinde?"

Babam ekmek almaya diye çıkmış evden. Aksi ihtiyarlara yaraşır bir biçimde cep telefonunu almamıştı yanına. Neden sonra eve geldi ve kapıdan girer girmez büyük bir hayretle, kızım sizin ev Kocatepe Camisine çok yakınmış, dedi. Ekmek almak için Kurtuluş'tan Kızılay'a kadar yürümüş. Sonra da, baba olmak kolay değil ne çektim sizin boğazınızdan, diye söylenmeye başladı. Öznur uyuyor, babam kızmasın diye gittim usulca uyandırdım. Kalk kahvaltı yap tekrardan yatarsın dedim. Sağolsun beni kırmadı ve kalktı. Bu sefer alnına fırlamış gözleri tepesine çıktı, dalgalı saçlarının arasından etrafı şaşkınlıkla izledi. Annem bir şişe yağın yarısını harcamıştı. Bu konuda annem ile Esma benzerlik gösteriyor. İkisi de servet düşmanı.

Annem: "Ben balkonunuzu yıkadım ama süpürgeniz yok. Her gün yıkayın balkonu. Balkona çıktığınız terliği mutlaka içeri girince banyoda yıkayın. Balkon her gün yıkanmadı mı olmaz. Dışarının isi, pisi, tozu he evinize dolar. Ne var ki üşenmeyin, balkonunuz küçük zaten. Hemen bir bidon su dökün yıkayın. Ama demirleri de mutlaka silin. Yıkayın balkonu. Balkon hatta sabah akşam yıkanır..."

He annem he, işi gücü bırakıp balkonla uğraşalım. Ama bu konuşmadan Öznur öylesine etkilenmişti ki "Fatoş acaba hortum mu alsak her gün bidon taşıyıp balkon yıkamak zor olur" dedi. Biz bunları konuşurken babam sinsice odama gitmiş, eşyaların yerini tamamen değiştirmişti. Tabi ki bana sormadan. Gerekçesi ise sorgulanmayacak kadar güçlüydü: "cam önünde, kalorifer dibinde yatak olmaz."

Artık, evimizi işgal etmişlerdi. İş iyice çığırından çıkmıştı. Öyle bir acil ihtiyaç listesi oluşturdular ki çamaşır leğeninden tut kurbağacık anahtarına, buzdolabı raflarına serilen dantelli yapışkanlı örtüden japon yapıştırıcısına kadar akla bile gelmeyeck her şey mevcuttu. Evde herkes hareket halinde, annem çıldırmışçasına yemek yapıyor. Babam sürekli kendine tamir edecek bir şey buluyordu. Annem yemekleri birer birer dolaba istifliyor, boş zamanlarında babamın yanına gidiyordu. Babam her zamanki gibi iş yaparken yanında birilerinin dolaşmasına sinir oluyor, annemin yanından gitmesini istiyordu. Ben amaçsız bir şekilde etrafta dolaşıyorum. Yapacak işim yok ama oturduğumu farkederlerse neden bi işin ucundan tutmuyosun diye azar işitebilirim korkusuyla evi arşınlıyorum. Öznur zavallım ise o hengamede tez düzeltmesi yapmaya çalışıyor...

(Süreç hala devam ediyor, o yüzden yazıyı bitirmedim. Bakalım daha neler olacak? Babam evi bütünüyle tamir etmeyi başarabilecek mi? Annem bildiği tüm yemekleri yapabilecek mi? Öznur tez düzeltmesini zamanında teslim edebilecek mi? Balkon her gün yıkanmaya devam edecek mi? Ben süreç bitene kadar kaç kilo almış olacağım?)