28 Ocak 2015 Çarşamba

Özel Üniversitede Burslu Okumak: Fakirlik Anıları I







Şimdi kimseyi kandırmayalım, bazen Öznur'un burjuvazi tavırları oluyor ama hepimiz en nihayetinde orta halli ailelerin üniversitede okuyan çocuklarıyız. Daha doğrusu özel üniversitede bursla okuyan çocuklarıyız. Kendimizce hesaplarımız var. Aldığımız belli, verdiğimiz belli. Efendiyiz de aynı zamanda, para biriktiririz. Ne olur ne olmaz dünyanın bin bir türlü hali var. Yarın öbür gün üniversitede bayılırsın, hasta olursun bir şey olur, ambulans seni devlet hastanesine götürmez. Bu kızın sigortası var mı yok mu kimse onu düşünmez. Aciliyet söz konusu sonuçta, en yakın hastaneye özelmiş devletmiş diye düşünmezler götürürler.


Misal, benim bir arkadaşım bayılmıştı. Hemen aldılar o zaman Tobb'a en yakın hastane Mesa'ydı, gerçi şimdi TOBB ETÜ hastanesi oldu da oraya götürdüler. Ambulansta ben de varım tabii, dedim yapman etmen, bir şey yok bu hep bayılıyor zaten. Ben biliyorum biraz kolonya koklatsak gelir kendine. Şimdi hastanenin acilini meşgul etmeyelim. Biliyorum çünkü ben başımıza gelecekleri. Yooook ikna edemedim. Neyse gittik. Bir serum, bir iğne, hastayla ilgilenen jilet gibi doktorlar, özel ilgi falan 75 tl'yi verdik çıktık. Sonra dedim bak mutlu musun? Bayıldın da ne oldu sanki, biz o parayla kaç gün tabldot yerdik. O da üzüldü tabii yaptığı bu densizliğe. Zaten o günden sonra da hiç bayılmadı.


İşte bu gibi gerekçelerle genelde kenara bir şeyler koyardık ama para biriktiremediğimiz zamanlar da olurdu. Bilen bilir, genelde ay sonları bize bir masumluk çöker. Dışarda arkadaş gruplarıyla fazla takılmayız, yurtta kendimiz yemek yapar afiyetle yeriz. Ne biliyim, daha bir ders çalışmaya kendimizi veririz. Kısacası bizi para harcatmaya sevk eden ne varsa hayatımızdan çıkarırız. Yine öyle bir dönemde Öznur'la stratejik bir hata yaparak dersten sonra yurda gidip makale okumak yerine çimlerin üstüne oturmayı tercih ettik üniversiteli genç kızlar gibi. Neyse konuştuk, güldük falan ama hava sıcak canımız dondurma istedi. Benim önceliğim Öznur, o yesin ben yemesem de olur. Bilemezsiniz, sevdiğine dondurma alamamanın acısını... Dondurma istiyorum diyor, param yok alamıyorum. Bir yandan hayatın acımasızlığı üzerine düşünüp uzaklara bakarken bir yandan da ceplerimi karıştırıyorum para çıksın da şu kıza dondurma alıyım diye.
        Öznur: "Fatoooşş ben de 250 bin lira var."
         Ben: "Bende de 500 bin lira."
Normal şartlarda olsa o fiyata buzlu dondurma gibi bir şeyler alınır. Ama dedim ya özel üniversitedeyiz. Tam para denkleştirmeye çalışırken çantamda otobüs bileti buldum. O zamanlar ego yoktu tabii.
        Ben: "Bak Öznur, şunu görüyor musun? Eğer bunu okutabilirsek en kral dondurmadan alabiliriz."
       Öznur: "Saçmala Fatoş, ne diyeceksin insanlara? 'İfindim, bilit ılmık istir misiniz?' mi olmaz."
Evet, özel üniversitede böyle şeyler yapamazsın. Bu fikir saçma geldiğinden hiçbir şey olmamış gibi bileti cebime koydum. Tam da o sırada burslu bir arkadaşımız (Kasım) geldi. "Yaa biletiniz var mı?" dedi. İşte beklediğimiz an, keşke başka bir şey isteseydik de dilek hakkımızı boşuna kullanmamış olsaydık. Ayıpsın var tabi dedim ve kahramanca bir şekilde çıkardım. "Çok iyi oldu gerçekten çok sağol" falan gibisinden şeyler söyleyince dedik hani ne olacak işin görülsün, biletin karşılığında para vermeyi teklif etti ama kabul etmedik. Ne biliyim etik gelmedi herhalde, dedik ya işi görülsün istedik :( Kasım gittikten sonra gülmekten kendimizi alamadık. Hem fakir olmamız hem de o fakirliğimize bakmadan insanlara jestler yapmamız komik geldi. Güldük, eğlendik tamam ama hala Öznur'a dondurma alamadım. Sonra kalemliğimde iki tane küçük bozukluk, şimdi hatırlamıyorum ne kadardı, buldum. Öznur'un gözlerindeki ışıltı görülmeye değerdi :) Neyse bir heyecanla gittik şöyle buzlu limonlu güzelinden bir dondurma aldım bizimkine. Çimler de çimler çimlerde oturacağım, öyle yiyeceğim diye tutturdu. İyi dedim, gittik oturduk. Açtı paketi tam yiyecek tanıtım görevlisi İsmail bey geldi. Aaa kızlar ne yapıyorsunuz falan diye başladı konuşmaya. Ama bu konuşmak öyle böyle bir konuşmak değil, baya bir konuştu. Şimdi yese olmuyor yemese eriyor, hava sıcak. Öznur'dan beklenen davranış, yemedi ve eridi, gözlerimizin önünde içimiz gide gide bin bir zorluklarla aldığımız dondurma eridi. İşte o günden sonra "sizden nefret ediyorum, hiçbirinizi sevmiyorum" gibi söylemler edindi kendine. Tamam, üzülme dedim. en azından ben güçlü olmak zorundaydım. Ellerini peçeteyle silip, kalk yurda gidelim ben sana çay demliyim dedim. Hiçbir şey olmamış gibi yerinden kalktı ve "Fatooşş çay demlemeyelim, çok vaktimiz gidiyor, bende sallama çay var, onu içelim." dedi. Sonra kazandığımız vakitleri hunharca harcadık o ayrı.


Ben onu bunu bilmem. Ya paran olacak ya da arkadaşların olmayacak Diğer türlü zor oluyor, hayır yaşadım ondan biliyorum. Sene 2010, yine aşırı yanlış bir strateji izleyerek ay sonunda İstanbul'a gitmeye karar verdik. Dedim bak gitmeyelim paramız yok. Öznur bir yandan Esma bir yandan gidelim de gidelim. Mantığıma da yattı aslında yoksa ben onlarla bu parasızlıkla bir yere gitmem efendim. Üniversite topluluğuyla kitap fuarına  gideceğiz. Hani yoldur yemektir zaten içinde, biz pek para harcamayız. Hem kitap fuarı ya, ne güzel işte ucuz kitaplar vardır toplar geliriz diye düşünmüştük. Şimdi yazarken fark ediyorum, senin ucuz kitap alacak kadar da paran yok ki sen ne diye zor edip oralara gidiyorsun.


Neyse İstanbul nasıl güzel nasıl güzel. Her şey cazip geliyor, her şeyi almak istiyorsun, turistik şehir. Gitmeden önce birbirimizi sıkı sıkı tembihledik, bak sakın kimse bir şey almayacak. Öyle olmadı işte. Daha dakika bir gol bir "ben sıkıştım" dedi.
     Ben: "Eee kahvaltı yaptığımız yerde gitseydin ya. Şimdi sana nerden bulacaz tuvalet?"
     X: (İsim vermeyeceğim genç kız yarın öbür gün evlenecek sonuçta): "ya o zaman gelmemişti şimdi geldi. Hem şurada wc var."
     Ben: "İyi neyse 1 liraymış hadi git"
İnsanlık sonuçta, ben anlayışlıyım. İşte biraz gezmeler tozmalar falan derken yine bir masraf. Bu sefer de ben kovboy şapkası istiyorum diye tutturdum. Topluluktan ayrıldık, Esma ile kovboy   şapkasının derdine düştük ama bir yandan da beni azarlamaktan geri kalmıyor.
        Esma: "Niye gördüğün zaman söylemedin, gider alırdık."
        Ben: "Ne biliyim çekindim, şu sokakta bir turistin kafasında gördüm. Belki şu sokakta bulabiliriz."
Neyse ara sokakları falan dolaştık. Bulduk bir şapka, Esma sağ olsun, bana aldı. Hemen taktım kafama. Sonra aldı beni bir pişmanlık. Ya keşke almasaydık bu paranın yokluğunda beş tl verdik falan. Bu arada Öznur'un haberi yok, olsa ne biçim kızar. Sonra fark etti ama o kadar da sorgulamadı, araya başka olaylar girdi, unuttu.
Neyse öğle yemeğini de yedik. Çıktık dışarı "ya benim wc ye gitmem lazım"
     Ben: "Eee niye orda gitmedin?"
     X: "Gitmedim, ne biliyim."
ben sinir olmayayım da kim sinir olsun? Neyse bir Wc bulduk, bulmasına ama bu da 1.5 tl. Her yerde 1 lira değil ki semtine göre değişiyor. İstanbul, ne kadar acımasız, cami Wc' leri bile ücretli. Üçün beşin hesabını yapmıyorum da paramız yok. Biraz mırın kırın ettim tabii, olan paramızı da hep wc ye verdik gibisinden. Ben öyle deyince ikisi de dayanışma içinde bana kızıyor falan. "Ne yapıyım? Elimde olan bir şey mi?" diyor.Ya elinde değil tamam anlıyorum ama biraz hassasiyet göster. Az su iç, çay may içme mesela, hani idare et ya. Ankara'ya gidene kadar idare et, ne olur sanki. Kaç kere tuvalete gitti hatırlamıyorum ama çok kere gitti ya hiç para mara kalmadı.


Günün sonunda topluluk başkanı kişileri sayıyor. Akşam olmuş gideceğiz. Cebimde yine de bir avuç bozuk para kalmış. Dedim dur bunla kendime bir kola alıyım. Bunu hak ettim ben. Tam keyifli keyifli büfeye yöneliyordum ki ikisi birden geldi yanıma. Biri bardakta mısır istiyor, biri wc' ye gitmek için para istiyor. İşte orda beynime kan sıçradı ve babamı daha iyi anladım. Dedim, ben onu bunu bilmem aranızda anlaşın ya sen wc ye gitmeyeceksin, tutacaksın ya da sen mısır yemeyeceksin. Ben burada bekliyorum, siz aranızda tartışın ve anlaşın. Sonra gidip sormuşlar bardakta mısır ucuzmuş. Şimdi tam olarak ne kadardı hatırlamıyorum ama avcumdaki bozukluklarla hem bardakta mısır hem de wc parası çıktı. Ankara'ya döneceğiz cebimizde 0 tl var. Bir yandan huysuzlanıyorum bir yandan da seviniyorum. Bundan sonra bir şey olmaz daha. Ankara'ya kazasız belasız varabilseydik diye düşünürken yanıma gelmiş kaşığıyla bana mısır veriyor Fatoooooşşş bir tadına baksana. İstemiyorum mısır falan, ye işte. İnsan kendi arkadaşlarından nefret eder mi? Ben sizden nefret ediyorum.


Neden Bu Kadar Eziğiz Yahut Bir Hayatta Kalma Mücadelesi

Üç Kişilik neden ezik? Oysa kağıt üzerinde hiç de fena sayılmayacak hayatlarımız var. Hatta ara ara birbirimizi gaza getirip "Aslında biz bayaaa da iyiyiz hani" demişliğimiz bile oluyor. Ama dış dünyaya açıldığımızda özgüven yerlerde. Hem de kendimizden en emin olduğumuz alanlarda bile.

Mesela Fatoş bir defasında bir hocayla Hacettepe Türkiyat'ın kadrosuna bakıyordu. Hoca kadrodaki isimlere bakarken,

+Haa ben bu hocayı tanıyorum bu hoca Bizanslı. 

dedi. Fatoş da Bizanslı ifadesine biraz şaşırdı ama sesini çıkarmadı.

-Aaa öyle mi hocaaam...

dedi. Üstüne üstlük (bari onu yapma) 

-Hacettepe'nin kadrosuna Bizanslı birini dahil etmiş olması da üniversite için büyük bir kazanım.

dedi. Hoca Fatoş'un yüzüne tuhaf tuhaf baktı. 

+Ne Bizanslısı yaa? Ben Bizanslı mı dedim? Bizans çalışıyor, tarihçi. Sen de ne diyorsun?

 dedi.

Tabii yazık Fatoşum kötü oldu. Bana durumu açıkladı: "Aslında Bizans ne yani sonuçta. Ben de biliyorum Öznur Bizans diye bir ülke kalmadığını ama işte diyemedim. Adım gibi eminim ama hoca başka bir şeyi kastediyordur, koskoca hoca işte dedim. O özgüven yok, adım gibi emin olduğum bir şeyi bile söyleyemiyorum. Bir de yorum yapmasaydım bari, niye Hacettepe'yi Bizanslı hocası var diye över insan." dedi.

Acıdım. Üzüldüm.

***

"Şu hayatta en çok kime karşı eziliyorsunuz?" deseler cevabımız açık ara "Şoförlere karşı" olur. Bir kere asabi adamlar, trafik falan derken stres yapıyorlar. İkincisi belli bir kültürleri/kimlikleri var. Hata yapsan affetmezler. (Ama o set görünümlerinin altında yumuşacık bir kalpleri de var, o ayrı. Blogda da olsa şoför abilerimize yamuk yap(a)mıyoruz.)

Biz şoförlerin bu yönünü biliyor ve ona göre davranıyoruz. Ama herkes öyle mi? Tabii ki değil. ODTÜ ve Hacettepe gibi üniversitelerin öğrencileri biraz hırçın. (TOBB  ETÜ öyle değil mesela.) İnmek için düğmeye basıyorlar, şoför arka kapıyı açmazsa dövüşken dövüşken "Hocaaaaaam arka kapıııııı!!!" diye bağırıyorlar. Biz otobüsteysek geriliyoruz. Ben neredeyse çocuk adına şoförden özür dileyecek duruma geliyorum. "Mazur görün, gençler işte, ehehehe" diyesim geliyor. Biz mesela şoför kapıyı açmasa kısık sesle 

-Şeyyy, arka kapı açılmadı da... Acaba bozuk muydu ya da düğme mi çalışmadı ki acaba?...

deriz. Bunu da zaten kimse duymaz. Bir sonraki durakta ineriz, bir duraklık mesafe değil mi, yürürüz n'olcak. 

(Hakkını yemeyelim inemediğimizi fark eden özgüveni yüksek bir orta yaşlı adam bazen "Kaptan hanfendi inecekmiş" diyor sağ olsun.)

***

Özel üniversite başka, özel üniversite can. Bakın müşteri memnuniyeti çok önemli. Serbest piyasa ekonomisinin ve rekabetin nimetleri bunlar. ODTÜ servisi bir dakika beklemez, durak/güzergah değiştirmez, durak dışında durmaz. Ama TOBB ETÜ ve Bilkent servisleri öyle mi?

Bugün Esma'nın yanından gelirken servisten Aşti'de inip Ankaray'la Tandoğan'a gelecektim. Tunus servisi Emek girişinde durdu, Aşti'de durmuyormuş zaten. Ben tabii şoföre soramamıştım. "Neyse Tunus'a giderim, mal gibi bu soğukta topuklu ayakkabılarımla  Kızılay'a yürür, Ankaray'la Tandoğan'a giderim." dedim. Tam o sırada bana bir özgüven geldi. Servisteki birçok kişinin inmesinden midir nedir, bir Esma edasıyla şoförün yanına gittim: "Şey, Tandoğan'a en yakın nerede durur ya da bir metro güzergahı??" dedim. Şoför kendinden emin bir tavırla "Sen nereye gideceksin?" dedi. "Tandoğan." dedim. "Tandoğan'ın neresi?" dedi. "Metro" dedim "Hayır yani şimdi metroya bineceksen sadece, başka yerlerde de metro var, sen Tandoğan'da mı oturuyon?" dedi. "Evet" dedim. 

Bana biraz sinirlendi. "Söylesen Aşti'den geçmiyorum derdim, Emek girişte inerdin" dedi, Devlet Su İşleri falan dedi. Sonra neyse bu vakitte seni bırakmayayım böylece, Tandoğan'dan geçeyim dedi. Biraz daha zorlasam evime bırakacaktı. Sonra bunu hayal ettim:

Kocaman bir servis apartmanın önünde beni bırakıyor. 

Ya da akşam 7'de evin önüne öğrencilerle birlikte gelip kornaya basıyor: Dıt dıııııt 
+E hadi herkes seni mi bekleyecek? 
(Kısık sesle: Bık-tım yaa, bu kız öğrencilerden bık-tım) (Yaka silkme hareketi yapar.)
-Abi ben bugün gitmiycem Bilkent'e.
+E dün de gitmedin, ohoooo biz her gün seninle mi uğraşıcaz. 
(Söylentiler, öğrencilerin homurdanması)
-Ya gitmiycem, yetişirilecek işler var.
+Ya boşver, gel. Esma'da yaparsın.
-Yok yok Esma da bugün evde yok zaten, gelmiycem.
+Ya bak Fatoş da gitmiyor, iki gündür görüşmüyorsunuz. Aranızda bir şey mi oldu? Olduysa ben konuşurum gerekirse.
-Yaa istemiyorum, bir şey de yok. Gelmiycem bugün. Yarın gelirsiniz ama di mi? Yarın buluşucaz :)
+Offff tamam. Hadi ben gidiyorum. Bak aranızı bozmayın. İyi arkadaş kolay bulunmuyor.

***

Bu bloğa yazma konusunda hep kararsız kalıyoruz. "Ya niye yazıyoruz yaa, kendimizi rezil ediyoruz. Ezikliğimiz yetmiyor, bir de bunu el aleme yayıyoruz. El bize aferin diyecek." diyoruz. Verip veriştiriyoruz. Sonra "Yani şimdi o kadar da kasmaya gerek yok, rezil olsak ne, olmasak ne? Kimiz ki biz?" deyip yine kendimizi eziyoruz. "Ne kadar rezil olursak o kadar iyi." diyoruz. 

***

Aslında övünebileceğimiz güzel başarılarımız var ama onlar üzerinden birbirimizle dalga geçtiğimiz için başarı gibi gelmiyor. Bu sebepten Fatoş bana "Öznur kalem açacağının kapağını açtım, heyecanımı seninle paylaşmak istedim" gibi başarıları için mesaj atıyor. Ya da mesaj atıyor bir de bunun için utanmadan.
Acıdım. Üzüldüm.

***

339 numaralı efsane EGO otobüsüne olan sevgimizi bilirsiniz. Efsane bir otobüs gerçekten. Kiminle hatırlamıyorum, biriyle yarım saat boyunca bu otobüsün güzergahlarını sayıp ne kadar kilit noktalardan geçtiğini söyledik birbirimize. Wi-fi var bir kere dedik. Hızlı dedik. Pratik dedik. Ama bizim için önemli olan TOBB ETÜ'den geçen nadir (belki de tek) otobüslerden olmasıydı. Bugün de 339'la Armada'ya giderken Fatoş'la 339'un önemi hakkında keyifli bir sohbete daldık.

Üniversiteden mezun olduktan sonra göremediğimiz arkadaşlarımız oluyordu. Her binişte mutlaka bir-iki TOBB ETÜ'lüyle karşılaşıyorduk. Bugün de karşılaşmıştık. Mutlu olmuştuk. 339 bizim için sadece bir EGO hattı değil, bir sosyalleşme alanı, adeta bir yaşam biçimiydi. 

"Wi-fi şifresi ne?" diye sordu Fatoş büyük bir mutlulukla. Ben de "Karşıda yazıyor: 12345678" dedim içim huzur dolu bir şekilde ona bakarak. Fatoş internete bağlanıp bana komik video izletti, bir iki komik olmayan ama yoklukta gider türünden Tweet okudu. İkimiz de mutluyduk. 
"İyi ki" dedik, "iyi ki 339 var". "Başımıza bir şey gelse mesela, bir-iki tanıdık mutlaka oluyor bu otobüste. Hem çok hızlı geliyor" dedik. "Tandoğan'dan binsek 10 dakikada Armada'dayız. Muavinleri, şofölerini bile tanıyoruz, 5 senemiz bu hatla geçti" dedik. Eski günleri yad ettik. Bir yarım saat de Fatoş'la 339 üzerine konuştuk. Fakirdik, öğrenci kartıyla 1,5 tl'yle gidiyorduk ama mutluyduk. 

***
Üzücü: En büyük eğlencemiz Esma'ya gidip pizza yiyip Catan adlı lanet oyunu oynamak. 

Oyun şans ve strateji oyunu. (Esma ise zeka oyunu olduğunu iddia ediyor.) Zar atılıp sana ait olan yerlerdeki sayılar gelirse bazı malzemeler kazanıyorsun ve o malzemelerle şehir kurmaya çalışıyorsun. Biz her defasında Esma'nın hırslarının kurbanı oluyoruz. İki süzük, iş çıkışı yorgun argın, bu soğukta Armada'ya gidiyoruz. Armada'dan Bilkent servisine biniyoruz. Esma sağ olsun bize pizza söylemiş oluyor, gider gitmez tıkınıyoruz. Sonra "eğlenmek için" Catan oynuyoruz. Sonra Esma bizi feci halde, ezici bir üstünlükle yenip evimize yolluyor. 

Bakınca sadece Esma'yı eğlendirmek ve onun egosunu tatmin etmek için bütün işlerimizi bırakmış, onca yolu gitmiş, üstüne yenilmiş olarak eve dönüyoruz. Serviste söyleniyoruz: "Hata bizde, bizde hata. Niye gidiyoruz ki? Hayır yani her defasında yeniyor zaten, ayrıca hiç de eğlenceli bir oyun değil. Bir daha oynamayalım." diyoruz. Yine oynuyoruz. Ama bu akşam çok kararlıydık, her ne surette olursa olsun Catan oynatamayacaktı bize Esma. Pizzalarımızı yiyip kalkacaktık. Daha Esma söylemeden atıldık:
+Esma biz Catan oynamayacağız!
Esma bize güldü.
-Ahaha, sizle oynamak isteyen var sanki. Hemen yeniliyorsunuz. Ben artık hiç zevk almıyorum. Kendime dişli rakipler bulucam.

dedi. Önce sevindik. Sonra üzüldük.

Üç kişiydik, mutluyduk.

***

Yazıyı yazarken fark ettim, bütün maceralarımız otobüste, serviste, dolmuşta geçiyor. Gönül isterdi ki arabamızla yaşadığımız eziklikleri anlatalım. İdare edin artık.