Merhaba, üç kişilik bloğun en kısa yazarı ben Fatoş yine bir
fakirlik macerasıyla karşınızdayım. Efendim, fakirlik anlık bir olgu değildir.
Progressive tense miydi perfect miydi onun gibi geçmişte var olan günümüzde de
etkisi hissedilen ve en azından kendim için söyleyeyim gelecekte de hissetmemin
muhtemel olduğu bir illet. Fakir takipçilerimiz alınmasın ama bu süreçte
fakirlikten zenginliğe geçiş nerdeyse imkânsız gibi bir şey. Yani, Tübitak
bursu almak için kefil arayan bir konumdayken birden bire birilerinin Tübitak
bursu alması için kefil olamıyorsunuz. Ben, bu keskin geçişlerin ancak ve ancak
evlilikle mümkün olabileceğini düşünüyordum ama annemin ‘para parayı çeker’ argümanını
mantıklı bulduğumdan artık böyle düşünmüyorum. Fakir doğduysanız eğer maalesef
hayata gözlerinizi o şekilde kapatacaksınız.
Her ne kadar fakir edebiyatı yapsak da bizim de yurtdışına
gitmişliğimiz var. Bu sebeple zenginler hakkında ileri geri konuşmaktansa bu
gibi vesilelerle yine de biz fakirlere yaşam hakkı tanıdıkları için teşekkür
etmek gerekir. Nasıl olsa zengin takipçimiz yoktur rahatlığıyla yazıyorum ama
eğer yanlışlıkla zengin birisi okursa kusura bakmasın, işte biz fakirler öyle
olup olmadık laflar ediyoruz. Zengin, fakir diyorum hemen müsaadenizle kavram
çerçevesini sınırlandırmak istiyorum. Şöyle ki, devlet kadrosunda çalışan
memurlar ve aylık geliri 1750 tl’nin üstü olan özel kurum çalışanları bana göre
zengindir. Evet, bence bu böyledir. Tübitak’a göre de böyledir. Çünkü kefil
olma şartı budur.
Önceki satırlarda da belirttiğim üzere fakirlik anlık bir
olgu olmadığından yurtdışına gittiğimizde de sağ olsun kıymetli dostluğunu
esirgemedi bizden. Bu defa anlatacağım fakirlik, belki de sefillik demek daha
doğru olur, ülke sınırlarını da aşan Avrupa’dan Balkanlar’a bu blog yazarları tarafından
itinayla götürülen bir fakirlik. Nasıl mı? Hemen anlatayım.
Kurban bayramını
Esma’nın ani bir kararıyla Bosna’da staj yapan arkadaşımız Öznur’un yanında
geçireceğiz. Öznur bu durumu “ayyy Fatoooşşş rüya gibi” olarak yorumlasa da Esma
ve ben pek de öyle düşünmüyorduk. Öznur’u özlemiştik ama o kadar da ziyaretine
gidecek kadar özlememiştik, çünkü Esma ve ben Macaristan’da birlikte erasmus
yapıyorduk. Birlikte acayip mutluyduk hiç yerimizden tepinmek gibi bir
niyetimiz yoktu. Ama Öznur’un şımarıklığı yüzünden kendimizi yollarda bulduk.
Esma beni “bak orda kavurma falan yersin iyi olur” diye ikna etti. Ben de ona
yolda huysuzlanmasını gerektirecek hiçbir şey olmayacağı yönünde telkinlerde
bulundum. Tabiri caizse birbirimizi ikna ettik diyebilirim.
Nedense uçak bileti almak aklımıza gelmedi. Macaristan’dan
Bosna’ya tren bileti aldık. Hem de gidiş dönüş. Bayram arifesi ya belki bilet
kalmaz falan. Yolculuğun 8-9 saat sürmesi planlanıyordu. Esma biraz fazla buldu
ama ucuz olması ve benim “bak Esma ben Sivas’a gidiyorum 7 saat sürüyor, burada
ülke değiştiriyorsun 8 saat sürüyor” tarzında mantıksız karşılaştırmalarım Esma’yı
ikna etmeye yetmişti. Fakir ve merhametli olunca uzakta da arkadaşınız varsa bu
mantığa bürümeler pek de yadırganacak bir şey oluşturmuyor. Budapeşte’den
bineriz akşama Bosna’dayız. Yanımıza erzak da alırız. Ohh miss yiye yiye
gideriz. İşte bu gazla hemen çılgınlar gibi market alışverişi yaptık. Değil
sekiz saat hani trene bir şey olsa yolda kalsak falan ben, esma ve yanımızdaki
üç beş yolcuyu iki gün boyunca idare edecek şekilde bir erzak torbası
hazırladık. Zaten yanımıza pek kıyafet falan almadık, birincil ihtiyaç
olduğundan gıda ağırlıklı bir çanta yapmayı tercih ettik.
Trendeyiz, heyecanlıyız. Erzak dolu kocaman Pazar çantasını
saymazsak, onu da zaten üste koyduk nimet var içinde diye, tam bir çılgın
erasmus öğrencisiyiz. Sırt çantalarımız ve mp3lerimiz o şekil. Yolculuk başlar
başlamaz hemen “Esmaaa bir tane muz yesek ya” şımarıklığını yaptım. Esma fakir,
merhametli ama aynı zamanda da sinirli olduğu için izin vermedi. Sonra
bana acıdığı için açıklama yapma ihtiyacı hissetti: "şimdiden yememeliyiz bir program yapıp erzakları ona göre
yemeliyiz, o yüzden bir saat sonra sana muz verecem tamam mı” diyerek zengin
olmadığımızı, elimizde sınırlı sayıda olan yiyeceği sınırsız bir şekilde
harcayamayacağımızı net bir şekilde bana hatırlatmış oldu.
Bunları tartışırken kondüktörün başımızda dikilmesiyle
kendimize geldik. Macarca rakamlar sayarak bir şeyler anlatmak istedi. Ben de
tam bir Macar gibi ağzımı yayarak “igeen igeen” diyerek adamı anladığımı ifade
ettim. Ama anlamamıştım sadece çıkarımda bulunmuştum. O da durumu kotarmaya
yetmişti zaten. Tren yolculuğu yapanlar bilir. Vagonlar duraklara göre kesilir
başka trene eklenir falan filan. Bizim kondüktör de rakamları sıralayarak onu
kastetmişti. Vakti zamanında Haydar paşa garında bavullarımla denize doğru
bakarak ‘beklee beni istaanbulll’ diyebilmek için esmayla staja zor edip trenle İstanbul’a gitmiştik, o yüzden
aşinayız tren yolculuklarına.
Tamam, tren yolculuğunu biliyoruz ama Ankara’dan bindik
İstanbul’da indik ki onda bile Esma çok büyük huzursuzluklar çıkarmıştı, kokudan
midesi bulanmıştı falan. Bu sefer ülke değiştiriyorsun ya. Hadi anladım fakir
olduğunu da aklın da mı yok? Saf gibi düşünüyoruz ki Macaristan’dan binersek
Bosna’da ineriz. Al inersin. Nereye iniyorsun?
Tren, Macaristan sınırında durdu, polisler geldi, biz
korktuk, pasaportlara vizelere baktılar. Macaristan sınırından çıktık,
Hırvatistan sınırına girerken yine polisler geldi, biz yine korktuk, pasaportlara
vizelere baktılar, bize anlamadığımız dilde bir şey söylediler, güldüler, biz bu
defa hem korktuk hem bozulduk. Dedik bak, ya görüyor musun, biz Türküz diye böyle
yapıyorlar. Polisler bir şeyler diyorlar ama onları bir kenara bıraktık, kendi
aramızda “Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız” gibi milliyetçi
söylemlere kapıldık, o kadar gaza geldim ki yani neredeyse ayağa kalkıp
İstiklal Marşı’nı okuyacaktım.
İndirdiler bizi trenden, karakola götürdüler. Kimse bir şey
demiyor ki, kaldık öylece. Dedik pasaportlarımızı inceliyorlar büyük ihtimal. Tedirgin
bir şekilde bekliyoruz. Sadece tedirgin olsak neyse Esma beni koruma içgüdüsüyle
korktuğunu belli etmedi, en azından birimizin güçlü olması gerekiyordu ama ben
öyle bir korktum ki Sübhaneke’den bir yardırdım belli bir noktaya kadar ilerledim ama
sonra tıkandım, tekrar başa dönmek istemedim. Allahtan, babaannemin zor
durumlarda söylemem için öğrettiği “yattım Allah kaldır beni, nur içinde daldır
beni, can bedenden ayrılırken imanımla gönder beni” tekerlemesini hatırladım da
o beni baya bir idare etti.
Karakoldaki görevli Hırvatça beklememiz gerektiğini bizi bir
sonraki trene bindireceğini söyledi. Esma da ona Türkçe teşekkür etti. Hatta
kendini durduramayıp erzak çantamızdan bir poğaça ikram etti. Hoşuna gitti
görevlinin, hep birlikte hiçbir şey olmamış gibi poğaça yedik. Hafiften midem
dolunca tabii tekerlemelerin falan da etkisiyle olacak ki bana kan can geldi
artık eskisi kadar da korkmuyordum.
Hırvatistan’da bindiğimiz tren o kadar kötüydü o kadar pisti
ki Esma kusmasın dikkatini başka şeylere versin diye elimden gelen
komikliklerin hepsini yaptım. Tren kompartımanlıydı ve bizim kompartımanda da
tuhaf tipler vardı yani giyimleri hal ve hareketleri efendi değildi. Liseli ergen
bunlar ya bunlardan bize zarar gelmez diye birbirimizi rahatlattık. Yine Esma’dan
çekinerek büyük bir şımarıklıkla “Esma dolmaları çıkarsan ya dolma yesek ya”
dedim. Çıkardı sefer tasını, açtı kapağı etrafı bir koku sardı. Kokunca, dedik,
göz hakkı, yanımızdakilere de ikram edelim. Ani ve atak bir şekilde ayağa
kalktı: “ııııı do you vant this, aaaa it is special Turkish pepper with inside
something” gibi garip bir şeyler söyledi. Bu jestimizi ellerinin tersiyle ittiler.
Sonra esma bir bozuldu, bir bozuldu. Hemen Hırvatlar ne kadar da aksiymiş çok
aksi bir millet gibisinden genellemeler yaptı. Dedim öyle deme, bak karakoldaki
kadın nasıl iyiydi, hemen poğaçandan yedi. Aa evet dedik sonra ne iyi insanlar
var diye kendimizi rahatlattık. Yanımıza dolma almamız çok iyi olmuştu. Açıkçası
erasmus öğrencisi olduğumuzdan yolculuk hususunda deneyimliydik. Misal, Viyana’ya
giderken sarma yapmıştık o hem doyurmamıştı hem de çok uğraştırmıştı. O zamandan
kararımızı vermiştik. Bundan sonra dolma yapalım diye. Esma sözünün eridir. Tıklım
tıkış pirinç doldurarak güzelce bir dolma yapmıştı.
Her şey güzel giderken tren yine durdu. Herkes indi. Bu sefer
biz inmedik. Bu ne ya? Türkiye’de o kadar tren yolculuğu yaptım. Ben böyle
rezalet görmedim. Sonra bir görevli şaşkın bir şekilde yanımıza geldi, ne
yapıyorsunuz burda dedi. Esma atılarak “we will go to Bosna near my friend
actually our friend to bayram do you know we are Turkish festival” gibisinden
şeyler söyledi. Onunla anlaşamadık, o adam gitti. Biz hala trendeyiz. “iyi
yaptın Esma, nasıl da ağzının payını verdin, bak gitti” diyerek gururunu
okşayıcı şeyler söyledim. O da iyice hiddetlendi “tabii, böyle olacaksın yoksa
ezerler seni” gibisinden nasihatlerde bulundu.
Sonra başka bir görevli geldi bizi indirdi dedi bu tren
Bosna’ya gitmez. Esma yine “but ı have a ticket and also my friend is also
ticket, çıkar Fatma biletini, and as you see the write Bosnia, look” diyerek
hakkımızı aramaya çalıştı. Adam durumu güzelce tane tane açıklayınca ikna olduk
ve trenden indik. Bir grup Boşnak teyze ve amcanın yanında beklemeye koyulduk.
Niye bekliyoruz diye soracağız ama işte İngilizce bilmiyorlar bilselerdi Esma: “sorry,
can ı ask something, we are going to Bosnia, for bayram, near my friend and
actually our friend, why waiting, Fatma biletimi ver, işte ıııı with train will
go to Bosnia but why in there” diyerek durumu izah edip merakımızı giderirdi.
Merak ettiğimizden, endişemizden, korkumuzdan herhalde bu
sefer öleceğiz diye düşündük. Teyzeler amcalar çok tatlıydılar, “bayram mübarek”
gibi şeyler söyleyerek bizi rahatlatmaya çalıştılar. Aslında Almanca
biliyorlardı. Esma, hadi derdimizi anlat, yok. Esma çatır çatır konuştuğu dili
unuttu. Hani, normalde insanlar survive edebilmek için dil öğrenirler. Belki de
hayatımızda ilk defa Almancaya işimiz düştü ama işte yok. Ben Çetin Çetinkaya’nın
Almanca arebesk şarkısını ezbere biliyorum da anlamını bilmiyorum. Ordan uygun
fiil seçip söylersek olur belki falan olmadı tabi. Sonradan durumu anladık.
Eski bir otobüs geldi, sınıra götürdü, sınırda indik, pasaport kontrolü oldu,
tekrar otobüse bindik, belirli bir yere kadar götürdü, ordan tekrar trene
bindik ve nihayet Öznuuurrr.
Öznur da çok korkmuş. Planlanan varış saatinden 4 saat
gecikmeli gittik. Tek başına gecenin bir vaktinde beklemiş. Öznur konuşmaya bir
başladı hiç susmayacak sandım: “Kızlar çok korktum ya, sizi beklerken bissürü
şey geldi başıma, hayır yani ben sütlü çay istedim, adam normal gitmiş sütü
ısıtmış içine çay sallamış, ya nasıl kafesin sen. Çok sinir oldum. Sonra yalnızdım.
Etrafta tuhaf tipler vardı. Korktum da yani, korkum geçsin diye Ramştayn
dinledim, biliyor musunuz benim evim çatı katında o kadar hoş ki, ayyy iyi ki
geldiniz”.
Sinir oldum ve kendimizden tiksindim. Biz bu adamın yanına
gelebilmek için o kadar zorluk yaşadık, değer miydi yani? Neymiş efendim, öyle sütlü çay mı olurmuş, çok korkmuş, korkusundan Ramştayn
dinlemiş. Hayır, esma da aynı. O da destek veriyor Öznur’a. O nasıl kafeymiş,
sütlü çayı yapamıyorlarsa ölsünlermiş. Daha düne kadar acılı şalgam suyu içen
adamlardınız, diye bağırarak uzaklaşmak istedim. Sonra, Esma: “biliyor musun, ne
oldu” diye öyle heyecanlı bir giriş yaptı ki dedim herhalde yaşadığımız
olayları anlatacak. Çevik bir hareketle erzak torbasını gösterdi: “Gelene kadar
idare ettik. Hatta iki tane elmayı arttırdık bile. Şuna kalsa beni bile
yiyecekti.” Al, ye diyerek hemen Öznur’u darladı. O da "gelir gelmez beni rezil
etmeyin" falan gibisinden haklı gerekçeler sunarak yemedi. Elmaları ısıra ısıra yol aldık, soğuk bir bayram arifesinde.
Meraklısına not:
* Çetin Çetinkaya'nın şarkısı için https://www.youtube.com/watch?v=8Yaa4iCZDmw
* Öznur'un evi de çatı katında falan değilmiş, tavan arasında basık bir şeymiş. O kadar dar ve basıktı ki benim boyum o kadar kısa olmasına rağmen ayakta duramıyordum. üçümüz sıralı bir şekilde yer yatağında yatmak zorunda kaldık. Odadan dışarı çıkmak bile sorundu. Bir kişi emeklemek suretiyle kapıya doğru ilerliyor, bu sırada diğer ikisi de odanın köşelerine sinmek zorunda kalıyordu.