22 Aralık 2014 Pazartesi

Bir Minibüs Şoförünün Düşündürdükleri: Olur Öyle Şeyler

Ankara, tarihindeki en sıkıcı günlerinden birini yaşıyordu. Kış gelmişti ama kar yoktu, gelmiş ile gelmemiş arasında. Güneş, ısıtma görevinden ziyade aydınlatma işlevini üstlenmişti. Taurus Avm'nin önünde bekliyorum, aydınlık,soğuk,üşüyorum ama yanımdaki insanlara göre daha mutluyum. Evet, bunu farkediyorum, rahatsız edici bir mutluluk. Etrafıma bakındım, kendilerinden büyük marka alışveriş çantalarıyla insanları gördüm. Bu ülkenin yıllarca "Gelişmekte olan ülkeler" başlığı altında kalmasına büyük alışveriş çantalarının neden olduğunu düşündüm. Sonra acaba ressam olsam yine de minibüs bekler miydim diye düşündüm. Bu meseleye baya bir kafa yordum. Sonradan resime yeteneğim olsa zaten resim öğretmeni olurum, devlet işi ne de olsa diye düşünerek kendimi rahatlattım.

Bu düşüncelerimi minibüs bekleyen insanların yanında bıraktım ve onlardan daha önce binip, oturmasına oturamam da en azından düşmeyeceğim,savrulmayacağım bir yerde olma ümidiyle yan yan yukarı tarafa doğru yürüdüm. Üzerinde Cevizlidere,K.Pınar ve bunun yanında birkaç önemsiz yere daha gittiğini belirten tabelalı dolmuş bana doğru geliyordu. Aşti'ye giden bir minibüse binip, oradan şehirlerarası otobüs yolundan Tobb'a yürüyüp ödevimi teslim edecektim, bu yüzden o minibüse binmeyeceğimi çok iyi biliyordum. Bu düşüncelerimi şoföre belli etmek için uzaklara bakındım ve başka bir yere yürür gibi hareketlendim. Tüm bunlara rağmen minibüsle yan yana ilerliyorduk. Bu durum canımı çok sıktı. Napsam, bilemedim. Acaba Avm'ye gidiyor gibi mi yapsam diye düşünürken bir korna çaldı. Etrafıma bakındım, insanları geride bıraktığım için o kornanın tek muhatabı bendim. Yere baktım, ayağımla kaldırımı eşeler gibi yaptım, telefonu çantamdan çıkarıp sayfalarını kaydırdıktan sonra Öznur'un saçma sapan birkaç tweetini favorilerime ekleyerek zaman kazanmaya çalıştım ama nafile. Minibüsün hala tek muhatabı bendim. Kafamı kaldırıp şoföre baktım, sanırım yeterince kararlı bir duruş sergileyememiştim. Biri gelse de şu minibüse binse de kurtulsam diye hafiften evrene enerji göndermeye başlamıştım bile. Bir kez daha korna çalıp bana doğru bakınca baskıya dayanamayıp, adını dolmuş tabelalarında gördüğüm semtlere gitmeye karar verdim, ne yazık ki o dolmuşa binmek zorunda kaldım.


Gideceğim yeri söylemeden parayı uzattım, söylesem o zaman bu dolmuşta ne işin var diye sinirlenebilirdi. Ve ben bir minibüs şoförünün asla sinirlendirilmemesi gerektiğini gayet iyi biliyordum. Vitesin gerisinden kirli sakalları ve deri yeleğiyle bana baktı, ben tedirgindim, inşallah şoför bey sinirlenmez diye düşündüm. O söylemeden ne demek istediğini anlayıp cevap vermem gerekiyordu. Iki ihtimal vardı ya paranın tüm olmasına sinirlenecekti ya da gideceğim semtin adını söylemediğime. Ilki daha mantıklı geldi. En azından açıklamamı daha masum bir şekilde yapabilirdim. Tüm şirinliğimi kaşlarıma ve yüzüme yansıtmaya çalışarak "Bozuk yok maalesef" dedim korkumdan ve endişeden kıpkırmızı kesilerek. Bu yolculuğu önceden planlayıp gerekli bozuk parayı cebime koymuş olmam gerekirdi. Başını iki yana sallayarak bozuk para hazırlamaya başlamıştı ki korktuğum şeyi sordu. "Neresi?". Kitaplarımı cama yaslayarak ve Şoför Beyle göz teması kurmaya çalışarak, kafamı 45 derece açıyla büküp "şeeeey, Aşti" diyebildim. Şoför bey kafasını hafifçe kaldırıp öfkeli bir bakış attı. O anda buhar olup dolmuşun camına yapışmak istedim, yok olmak istedim, anlıyor musunuz? Çünkü şoför gazabı çok şiddetli olur. "Aşti'den Geçmez ki bu" diyerek bir yandan da para üstünü hazırlayarak mırıldandı, ağzının içinde bir iki şey söyleyerek kızgınlığını dile getirdi. Şimdi ne olacaktı? Altı üstü Aşti'ye gidecektim ya bu ne adrenalin? Biliyordum geçmediğini ama kıramadım işte seni binmiş bulundum bir kere. Avucumda paralarla "haa, pardon"  diyebildim sadece. Dolmuşta bu ana şahitlik eden herkes tedirgindi, şimdi ne olacaktı? Hala ilerliyordu dolmuş, bir kenara çekip beni indirmemişti. Herkes şoför beyin bu olgunluğunu hayranlıkla izliyordu. Sonuçta, sinirlenip, kenara yaklaşıp, minibüsün kapısını açıp, inmemi isteyebilirdi. Sağ bacağımı aşağı indirip daha sol adımımı atmama fırsat bırakmadan kapıyı kapatabilir ve bana hak ettiğim cezayı verebilirdi. Ama diyorum ya Allahtan şoför bey çok büyük bir olgunluk göstermişti.

Aynadan göz göze geldik şoför Bey'le. "Arkada yer var ilerleyelim" dedi. Rencide etmemek için "biz"li dil kullanması çok hoşuma gitmişti. "Arkaya ilerle" diye emir kipiyle de hitap edebilirdi ve
bunu asla yadırgamazdım. Kibar bir beyefendiydi belli ama arkada boş yer yoktu, yine de
sinirlenmesin diye arkaya doğru ilerledim. Kulaklığında dinlediği müziği herkese duyuran genç arka beşliden kalktı ve bana yer verdi. Oturmak istemedim, balık gibiydi. Fırında yanyana dizilmiş balıklar gibi, zaten genç yeni kalktığı için koltuk da sıcaktır diye düşündüm ve asilik yapıp oturmadım. Bana ne, şoför bey belki bu sefer sinirlenebilirdi ama ona karşı bir saygısızlık yapmadığımın farkındaydım, zaten minibüs de Brokoli gibi kokuyor.

Bu sırada dolmuş hafif hafif ilerliyordu ve hala akıbetim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Yanımda Esma ve Öznur yok ondan. Öznur olsa ne olurdu? Değişen bir şey olmazdı. Yine şoför ısrar ettiği için binerdik dolmuşa. Merkez gibi cadde gibi bir yerde iner yemek yer, sonra indiğimiz yerin karşısına geçer ordan dolmuşa biner tekrar başladığımız sıfır noktasına dönerdik ama acayip çılgınız derdik onca yorgunluktan sonra. Esma olsa ne olurdu? Esma olsa böyle olmazdı işte. Cesur bir şekilde şoföre doğru ilerler, "ben tokum, almayayım" jesti yapardı. Esma'nın kararlılığını farkeden dolmuş şoförü ani ve alıngan bir hareketle vites değiştirip son sürat gaza basar ve uzaklaşırdı.

Tam dalmıştım ki, camın köşesine iliştirdiğim kitapların biri şiddetle yere düştü. Yine herkes bana baktı. Şoför bey aynadan bakıp müdahale edecekti ki yaşlı bir amca tüm dolmuşu sakinleştiren o açıklamasını yaptı: " olur öyle, öğrencilik, zoooor, çocuklar ne yapsın? Sınav-dershane, sınav-dershane". Yaşlı amcaya bir iki teyze de yazık yazık gibisinden acıyarak katılınca kendimi bir garip hissettim. Düşen kitabımın kırılan kenarını düzeltmeye çalışırken ben bir kere Master yapıyorum diye kimsenin anlamayacağı bir şekilde atarlandım. Neyse bu Sırada Şoför bey biraz sakinleşmiş gibiydi.

Her şey yolunda gidiyor gibiydi. Tam biraz sakinleşmiştim ki kalbim yine deli gibi atmaya başladı.  Minibüs durdu, kapısı tıslayarak açıldı, bu sefer kurtuluyorum diye düşündüm bir yandan mutluydum da aslında. Indirmedi, ilerlemeye devam etti. Tanrım daha fazla bu acıya dayanamayacağım galiba. Tüm cesaretimi toplayıp şoför beyin tahakkümünden kurtulmak için "müsait bir yerdeeee" diye bağırdım. Her zamanki gibi şoföre sesimi yine duyuramamıştım, sadece yolcular duymuştu ve yine gereksiz bir gerginlik yaratmıştım ortamda. Tekrar söylemeye dilim varmadı. Zaten şoför beyi yeterince sinirlendirmiştim. Ama tuhaf bu şekilde duymuş bu sefer sadece cevap vermek için uygun   zamanı beklemiş. "Abla, bir dur seni Karşıdan gelen Aşti minibüsüne bindirecem, ama ona para vermeyeceksin, ben söylerim, anladın mı?"  Off ne diyeceğim şimdi ben, aktarma yaptım, o yüzden para vermeyeceğim mi diyeceğim yani? Neyse tamam, teşekkürler diyerek şoför beyi geçiştirdim. Dediği yerde inip hiçbir şey olmamış gibi diğer minibüse binerim bu yükten de kurtulurum diye düşünürken karşıdan gelen dolmuşa afilli bir korna çaldı, o dolmuşta bir benzeri ritimde bize karşılık verdi. Şoför bey camı açtı, karşıdan gelen dolmuş bize yaklaştı. Koca yolda iki şerit arasında bu yakınlaşma? Benimle ilgili bir karar alınacaktı. Kafasını camdan uzatıp "bayan Aşti'ye gidecek" dedi. Bana döndü, kapıyı açtı, para verme diye son kez tembihlemeyi ihmal etmedi. Trafiğin ortasında iki dolmuş durdu, ben indim, Şoför beye "çok Sağol dev Yürekli adam" gibisinden bakış attım, o da kornasını kesik kesik öttürerek "ne demek efendim kim olsa yapardı" demek istedi. Ne iyi insanlar var diye düşünerek hülyalı bir şekilde karşıya geçerken diğer şoförün "hadi be abla" kornasıyla kendime geldim. Para verme diye tembihlemişti ama ben yine de 2,25 i uzattım bu sefer rahat bir yolculuk yapmak istiyorum, ayakta da olsa huzurlu olmak istiyordum. "Yok abla para verme aktarma yaptık seni" dedi.

Ne iyi insanlar şu minibüs Şoförleri, evet biraz sinirliler, dolmuşun yönetimi onlarda, dolmuşu tam doldurmadan mutlu olamıyorlar ama ne yapsınlar onlarda rızıklarının peşinde. Yol kenarında gördükleri her canlıya korna çalıyorlar, onlarla ilgileniyorlar, yılmıyorlar, o yolcu dolmuşa binene   kadar sabrediyorlar, karalılar... Evet benim bu adamlardan öğreneceğim çok şey var :)

2 Ekim 2014 Perşembe

Edebiyat Tarihlerinde Şair Esemi ve Renk algısı

X: Çağımızın gelmiş geçmiş en büyük bilgini.
Öznur: Kim, Fatoş mu?
X: Fatoş olarak adlandırmak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama sanırım aynı kişiden bahsediyoruz, evet Fatma Çelik Hoca.
Öz: Ne yapmış ki bir başarısı olsa ben bilirdim daha doğrusu hemen kendisi söylerdi.
X: Daha ne yapsın? Bugüne kadar edebiyat tarihlerimizin yanlış yazdıkları bir bilgiyi düzeltti.
Öz: Bunu Fatoş mu yaptı?
X: 21.yy'da yaşamış şair Esemi var ya...
Öz: Bizim Esma mı ya? Bi dakika noldu ki şimdi bunlara?
X: O kadarını bilemem ama koca bir divanı vardır. El yazması edebiyat tarihlerinin çoğunda adı geçer.

Öz: Evet?
X: İşte o şair Esemi'nin bütün edebiyat tarihleri hiç renk sevmediğini sadece vizon rengi sevdiğini söylerler. Üstat, şair Esemi'nin vizon rengini sevmediğini ispat etti.
Öz: Bana sorsaydınız söylerdim zaten, tövbe yarabbim insana bir gülme geliyor :) Nasıl ispat etmiş peki?
X: Sizin bunu sormanız asıl gülünç olan. Halk neyse ama aydınlar da bu şekilde bilime karşı ilgisiz davranıyorlar. Üstat bu konuyla ilgili 600 sayfalık kitap yazdı.
Öz: İspat edebilmiş mi bari?
X: Hayır, böyle önemli bir konu bir ciltle ispat edilemez. Birinci cilt ancak meseleye giriş.
Öz: Hmm, hayırlısı cnm yaa :)
X: Birinci ciltte Esemi'nin vizon rengini sevmediğini söylüyor. Sonra artık ikinci ciltte mi olur, beşinci ciltte mi, orada da şair Esemi'nin başka renkleri sevdiğini söylüyor.
Öz: O zamana kadar üstat Fatoş ölür ki...
X: Allah gecinden versin, o zaman da kaldığı yerden başka bilginler çalışmaya devam ederler.
Öz: Peki, şair Esemi vizon rengini sevmiyor da hangi rengi seviyor?
X: İşte edebiyat tarihini aydınlatan da esas nokta da bu. Esemi vizon rengini değil de sarı ve mavi rengi seviyor. Zamanında şair Esemi'nin attığı bir tweetten dolayı yanılmış tüm edebiyat tarihçileri.Üstat ise onun ve arkadaşlarının bir blogunu keşfetmiş. Bu blogda bir şiirinde demiş ki:

"Ne gözlerin durdurabilir seni
  Ne de solup giden sarı ve mavi"

Bu dizelerinde sarı ve mavi rengi kullanması tesadüfi değil, renklere özel anlamlar atfetmiş. İnsan sevmediği nesnelere özel anlamlar yüklemez kaldı ki bahsi geçen şair Esemi.
Öz: Bunu bir iki satırla açıklayamaz mıydı?
X: Eğer bir satırla açıklasaydı senden benden ne farkı kalırdı? Bilgin demek herkesin bildiği şeyleri hiç kimsenin bilemeyeceği şekilde yazabilen beş kelimeyi beş yüz sayfa uzatabilen adam demektir. Bir bilginle bir bilgisizin ayrımı işte budur. Yani Fatma Hoca'nın neden üstat olduğu senin ise neden Öznur olduğunu anlamışsındır umarım.
Öz: Yaa, sonuçta ben de Avrupa uzmanı olarak TRT radyosunda 7 dakika 3 saniye İskoçya referandumunu değerlendirdim.
X: Bilmem, doğrudur. Sonuçta bir aralar oturan pervane de olmuştun. Biz daha çok Power FM dinliyoruz.

Öz: Iyy Fatoş yeter ya ağlatacaksın beni
Fat: ehehehe zamanında Firdevs Hoca demişti edebiyata hiç bulaşmayın diye
Es: Kızlaaar hadi gelin yiyecekseniz yiyin, yok yemiyorsanız kaldıracam sofrayı.
Öz, Fat: Küt, pat, çatal bıçak sesi, çatal bıçak sesi, lıkır lıkırr, gggaaaarrrkkk, o değil de çok lezzetli olmuş be...

 
Evet sevgili okurlar, güldürürken düşündüren, düşündürürken hiçbir şey öğretmeyen blogumuzda yazarınız ben Fatoş, Ahmet Mithat-vari sizleri karanlık dünyanızdan çıkarıp ufkunuzu aydınlatacağım. Yukarıda resimde görmüş olduğunuz, belki cahillik yapıp okuyamamışsınızdır diye düşündüm, "ya kebikeç" yazıyor. Kebikeç, asırlarca benim gibi müstensihler tarafından kullanılan efsane bir koruyucudur. Kitap kurtlarının efendisi olur kendisi. Esemi'nin şiirini güvelerden koruyacak, Tılsımlı bir kelime ya o açıdan.

*Meraklısına not: Biz her zamanki gibi kısır yemiyorduk. Çok lezzetli, bir dilimi karın doyuran börek, böyleee çok lezzetli tavuk salatası ama aşırı lezzetli, patlıcan biber kızartması falan, misss

Bu leziz yemeklerden siz de yemek ister misiniz? Cevabınız evet ise ücretsiz mail hattım fatmacelikftm@gmail.com'a mail atın yaklaşık 5 saat içinde siparişiniz kapınıza gelsin. (yemekleri özenle yaptığından ve çeşitli şeyler eklediğinden biraz yemeklerin hazırlanması zaman alıyor)

*Hamilelere ve bebek emziren hanım kardeşlerimize ücretsiz kargo ile.

Fatma Çe.

17 Eylül 2014 Çarşamba

3


sen sevmezsin yalnızlığı
bak bir sen varsın dünyada
köklerini en derine salan bir tek
buğusuyla ruhunun ve hırsıyla 
ellerinin çocukluğuna yol alan
ne gözlerin durdurabilir seni
ne de solup giden sarı ve mavi

kollarına tutunan gölgelere 
daha sıkı sarılırsın sen
bilmek nefes alan gölgelerini
hiç ölmeyecek ve boğacak bedenini.
yürüdüğün yollara,
adımlarına sahip olmak yetmeyecek.

Esma U.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Salatalar Üzerinden Toplumsal Sınıf Okumaları

Salata, genellikle sebze veya meyvelerden oluşan sade karışım ya da üzerine yoğurt, garip soslar dökülerek hazırlanan yemeklere eşlik eden yiyecek karışımı olarak tanımlanır.

Sulu Salata
Her ne kadar salata, yemek yanında "katık" olarak kabul edilse de salata üzerinden tarihsel akış içerisinden Türkiye'deki sosyal sınıf tabakaları incelenebilir.

Menülerde kızarmış tulum peynirli salata, sezar salata, mevsim salata gibi çeşitlerine rastlansa da temelde iki çeşit salatanın varlığından söz edilebilir.

İlki, bitkilerin canhıraş bir kıyımdan geçirilerek sularının çıkarıldığı,  tüketicisinde kaşıkla yemeyi tetikleyen, karşı konulmaz bir şekilde suyuna banma isteği uyandıran "sulu salatalar"dır.

Diğeri de annemin sofraya çıkarmaya utanacağı türden bitkilerin büyük parçalar halinde derin kaselere atıldığı tüketicisine sağlıklı yaşam vaat eden "kuru salatalar"dır.
Kuru Salata
Kuru salata adlandırması yetersiz kalsa da hayatımıza girdiğinden beri salatadan çok daha fazlasını sunması özelliğiyle önem taşır. Evet, bu yönüyle kuru salatadan önceki hayatımız ve sonraki hayatımız ayrımı, Starbucks'tan önceki ve sonraki hayatımız ayrımı kadar önemlidir.

Sanırım kuru salataya sosyal bir imaj özelliği yükleyerek kafelerdeki ve restoranlardaki masaların vazgeçilmezi haline getiren genç, modern erkek ve kadınlar nasıl bir akımım öncülüğünü yaptıklarının farkında bile değiller. Gerçi kebapçılar her ne kadar bu kuru salatalara bir kaç tane sıkılmış çiğköfte atarak salatanın kuru kuru yenmesine tepkilerini göstermeye çalışsalar da bu karşı çıkışın o kadar da ses getirdiğini düşünmüyorum.

Masalarımıza kuru salatanın girmesiyle birlikte toplumsal kopuşlarda ve bireyselcilikte artış yaşandığı gözlemlenmiştir. Kuru salata kurudur, özdeşmemiştir. Yağıyla, limonuyla ve malzemeleriyle bir bütünlük oluşturmaktan uzak kalmıştır. Bu da beraberinde yapay ve günübirlik ilişkileri tetiklemiştir. Kuru salatayı dışarıda bir yere koyduğumuzda kısa sürede ellerinde laptop veya basılmış dökümanlarıyla şehrin dört bir yanındaki plazalardan gelmiş modern, genç kadın ve erkeklerin toplandığını görürüz. Öğle veya akşam yemeklerinde arkadaşlarıyla birlikte gittikleri bu mekanlarda ortaya konan salatayı pek de yiyemezler aslında. Parçaları çok büyük olduğundan o parçayı kesip suyunu akıtma rezilliğini göze alamadıklarından sadece gözlerine kestirdikleri küçük marul veya domates parçacıklarını yerler. "Ne var bunda, dere otu mu?" gibisinden yapay sorular sormaya bayılırlar.

Buna karşın kuru salatanın alternatifi olarak sunulan sulu salatayla toplum bütünlüğü sağlanabilir. Sulu salatayı dışarıda bir yere koyduğumuzda Sümerbank'tan aldığı ince gri hırkalı, eli kaşıklı emekli babaların toplandığı görülür. Anne-babanın hiyerarşik üstünlüğünün bulunduğu bu sosyal statüde diğer kişiler de kendilerine babanın birleştirici özelliği altında yer edinirler. Bu masaların varlığı çocuklar için kurulmuş yer sofralarını da beraberinde getirir. Masadaki salatanın yarısının küçükler sofrasındaki bir tabağa dökülmesiyle fedakarca davranışların yaşandığı bu sofralarda birey tek başına önemli değildir, içinde bulunduğu toplumla bir anlam kazanır.

Öyleyse şunu kesinlikle diyebiliriz: kuru salata ile sulu salata birbirine karşıt ama birbirini bütünleyen iki 'yiyecek'. Kuru salata insanın gerçeklestirdiği üzerinde uğraştığı bir yiyecek değil. İnsan onu hazır verilmiş buluyor. Sulu salata ise insanın gerçekleştirdiği kendinin kıldığı bir yiyecek. Sulu salata ile kuru salatayı sadece 'salata'ya indirgemek doğru değildir. Bu indirgemeci tavrın birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi toplumdan soyutlamasına izin vermeyelim gelin, salatalara bir de bu açıdan bakalım.

Fatma Çelik

16 Haziran 2014 Pazartesi

Kısa Kısa-3

Derste entelektüel tartışmaların yapılması çok güzel. Mesela Ranciere'in eşitlik anlayışının nasıl olduğu geçen gün sınıfta epey tartışılmıştı. Ama soru sorarken, açıklarken falan ortam yavaş yavaş gerildi. Sesler yükselmeye başladı. En son, "Önce bi' o elini indir, git Ten Thesis'i oku!" ya  gelindi. Sonra hoca "Ama bi' dakka, sen o zaman Ranciere'i Foucault'ya yaklaştırıyorsun; bu kabul edilemez!" diye çıkıştı. Çocuk da "Ahanda hoca da kavgaya girdi, elim güçlendi." dedi. Sonra  bi' durduk, düşündük. "Biz ne yapıyoruz?" dedik. Hoca ara vermeyi önerdi, kabul ettik. Sanırım bizimkilerin sigara saati gelmiş, gerginlik ondanmış. Sonra güle eğlene eşitlik ve demokrasi tartıştık.
...
Sorunları çözme şeklim: Şaka yaptım, eheheeh :)
...
Biraz "sosyalleşmek" biraz da eğlenmek adına Model konserine gidelim demiştik, o zamanlar ben yalnızca 3 şarkısını biliyordum; Fatoş ve Esma ise sadece "Değmesin Ellerimiz"i biliyordu. Ama yine de çok ısrar ettim, "Ben bayılıyorum noolur" falan dedim. Ertesi gün ise klasik edebiyat sınavımız var. Biraz direndiler ama çalışmaya pek de niyetleri olmadığından geldiler. 6 kişilik hep özendiğimiz "kızlı erkekli" bir grup olarak konsere gittik, çok eğlendik.
Sonuç: Dersten kötü notlarla geçip dersi tekrar almak zorunda kaldık. Benim savunmam ise şuydu: Kassak da max. BA ya da BB alırdık, bakın şimdi AA aldık, eheheehe :)
...
Sorunları çözme şeklim: Sorundan kaçmak.
...
Bazen o uzun saçlı pis metalci çocuklara demek istiyorum ki: Devrim yapacağına git bir duş al. Bak seni hemen ikna edicem. "Duş almak devrimci bir harekettir." Gülmek ya da yürümek için denir bu ama olsun. Bunların hepsi "everydayness" sonuçta.
...
Sorunları çözme şeklim: Müzik.
...
Benim parmak izim yok, evet yok. Bunu pasaport alana kadar fark etmemiştim. Pasaport alırken adam zorla silik de olsa iz çıkarmıştı bastıra bastıra. Parmaklarımı ezmişti. Sonra bir daha bu problemle karşı karşıya kalmamıştım, ta ki yurt parmak izi ile giriş sistemine geçene kadar.

Parmak izim yine pasaportta olduğu gibi parmaklarımın ezilmesi suretiyle alındı. Sonrasında her girişte aynı derecede bastıramadığımdan epey bi' beklemek zorunda kalıyordum okuyana kadar. Sonunda isyan ettim: "Bu ne yaa?! Ben her giriş-çıkışta burada 15 dakika parmak izi okutmaya mı çalışıcam?! Öznur Akcalı benim işte, fotoğrafımla karşılaştırın."

Benim gibi sorunlu iki kişi daha varmış. Bizi aldılar. Güvenlik görevlilerine tanıttılar. Güvenlik görevlileri bizim adımızı, soyadımızı ve yüzümüzü öğrendi. Ve dediler ki:

+Bundan sonra giriş-çıkışta "Öznur Akcalı giriiiş" ya da "Öznur Akcalı çıkııııış" diye bağıracaksınız. Güvenlik yüzünüze bakacak, eğer doğru kişiyseniz sisteme giriş-çıkışlarınızı manuel yapacak.

İşte kötü günlerim o açıklamayla başladı. Her gün sabah 8.30 dersine ya da staja giderken "Öznur Akcalı çıkıııııış" diye bağırıyordum. Acelem olursa koşa koşa çıkıyordum, bu defa da güvenlik görevlileri yüzümü göremediğinden peşimden koşuyorlardı: "Bir saniye tatlım, kalabalıktı tam bakamadım." Ama asıl zorluk girerken ortaya çıkıyordu. "Öznur Akcalı giriiiş" deyip asansöre bindiğimde herkes tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor ve neden parmak izi okutmayıp öyle bağırdığıma anlam veremiyordu. Ben de bir süre sonra artık ezberlediğim açıklamayı tanımadığım onca insana yapmak zorunda kalıyordum:"He he, benim parmak izim yok da :)" Böyle böyle ben ve diğer iki kişi 2 ay bıoyunca çile çektik ama sonunda bütün yurt Öznur Akcalı diye bir kişinin parmak izi olmadığından girip çıkarken öyle mal mal bağırmak zorunda olduğunu öğrendi. Tabii dönem bitip yeni kişiler gelince aynı çile yeniden başladı.
...
Sorunları çözme şeklim: Bir ruj her şeyi halleder. (Halletmedi.)


5 Mayıs 2014 Pazartesi

Kısa Kısa-2

Akademide yeni trend iki noktalı başlıklar; bir başka trend ise (dikkat çekici olsun diye sanırım) deyim, atasözü ya da en azından başka anlama da gelebilecek tırnak içerisindeki sözler kullanma. Bu ikisini birleştirince komik şeyler çıkıyor ortaya. Mesela (tamamen atıyorum):

Merkel Dönemi Alman Dış Politikası: Ya Bu Deveyi Güdersin Ya Bu Diyardan Gidersin
Türkiye-İran İlişkileri: Körle Yatan Şaşı Kalkar
AB-Türkiye İlişkilerinde Gerginlik "Egemen" Dönem: Atara Atar, Gidere Gider

Yani hoş mu şimdi bu başlıklar? Tabii ki bu başlıklar gerçekte yok. (Thanks God!) Ama iş buraya doğru gidiyor, benden söylemesi...

...

Tanımadığınız, adını bile bilmediğiniz bir adama derdinizi anlatıyor hatta bir de karşısında ağlıyorsanız şunlar olacak:
1-O sırada "Ulan adını bile bilmediğim adama içimi döküyorum, şu zavallılığıma bak yaa" deyip yalnızlığınızı daha çok hissedip daha çok ağlayacaksınız.
2-Adam sizden hoşlanmaya başlayacak.
3-Böylelikle artık çok da yalnız kalmayacaksınız.
4-Sonra ilişkinizde o daha önce uğruna ağladığınız "ex"iniz hakkında her ayrıntı başınıza bela olacak.

Yani demem o ki, adını bile bilmediğiniz o adam muhtemelen next'iniz; ex'iniz hakkında fazla açılmayın.

...

Azalarak tükensin: Söylediklerimiz beklenilen  tepkiyi almayınca yaşadığımız "ehehehe şaka tabii bunlar" hissinin trajedisi.

...

Suluk
Esma yanında Tupperware'in 750 ml'lik suluğunu (suluk ne yaa) taşımaya başlamış. Gülsem mi, takdir mi etsem bilemedim. "Şey ama.. biraz büyük değil mi bu?" dedim.
İtiraz etti: "Hayır, işte tam ideal boyut. Bana anca yetiyor hatta bir büyüğü olsa alırdım." dedi.
Sonra düşündü: "Yok bir büyüğü de fazla olurdu, bak bu tam ideal." dedi.
Şişeyi evirip çevirdi, birkaç defa elinde salladı: "Kenarlarını çıkıntılı yapmasalar daha küçük görünürmüş, ondan büyük görünüyor." dedi. Bana da verdi: "Al iç, hiç su içmiyosun." dedi; "Bak ikimiz de içebiliyoruz böyle." dedi.
Sonra aldı eline, dikti suyu bitirdi: Tam ideal." dedi.
Evet dedim
Gece mesaj atmış, "Evet, 500 ml'lik olanı olsa daha iyi olurdu diye.

...

Üstteki yazıyı yazarken Esma ile konuşmalarımızın neredeyse tamamının bu şekilde insanlı için de bizim için de küçük adımlar sayılacacak, boş, lüzumsuz, olmasa da olur konuşmalar olduğunu fark ettim. Evet ortalama buluşma süremiz 7 saat ve 7 saat boyunca tokanın ucundan su şişesine, ayakkabının renginden saç uçlarına ne kadar gereksiz şey varsa konuşuyoruz; bıkmadan usanmadan.

Ha ama sorarsanız; Esma ile 10 dakika böyle boş muhabbetler yapmayı mı tercih edersin; Mouffe ile 1 saat kamusal alan üzerine derinlikli bir sohbeti mi diye...

Tabii ki tercihim, Esma ile su şişesi üzerine konuşmak olur.

(Bu arada bu tercihimden Fatoş'a bahsettim, onun yorumu "Tabii Esma'yı seçeceksin, Mouffe sana bir tas su mu vermiş?" oldu. -tas ne yaaa-)

...

Birisine, özellikle olmaması gereken yerlerde kendi kendinize konuşurken yakalanmaktan daha kötü olan, şarkı söylerken yakalanmak; daha da kötü olan şarkı söylerken bir taraftan da dans ederken yakalanmak. Çünkü bunu kurtaracak tek olay, sizi yakalayan kişinin de size eşlik etmesi. Düşünsenize mesela patronunuz falan. Kaldı ki patron ne yaa, 80'li yılların Türk filminden beri ilk defa şu an ben kullandım bu kelimeyi.

...

Evde çalışınca yazdığım şeyleri kendime mail atıyorum. O an mail "okunmamış" olsun da yarın bakayım diye okundu olarak işaretlemiyorum. Birkaç saat sonra Gmail sekmesinde parantez içinde bir (1) görünce mail geldi diye heyecanlanıyorum.

...

Öğrenilmiş çaresizlik: Arkadaşlarım artık sokakta giderken yanlarında sesli bir şekilde şarkı söylememe sinirlenmiyor ve bunu takmıyorar. Nasıl olsa susmaz düşüncesinin verdiği bir kabullenmişlik hali, bir dinginlik, bir Nirvana.

Ama benden susmamı nasıl bekleyebilirler ki... Bizim ailede evde herkes şarkı mırıldanarak, yer yer  de epey bir sesle söyleyerek dolaşır; kimse rahatsız olmaz. Hatta şarkıyı biliyorsa eşlik eder.

...

Bilen bilir, ellerim sürekli terler. Heyecanla stresle falan da ilgisi yok, kronik bir rahatsızlık işte. (Evet gittim doktora, geçmiyor. Ameliyatı da riskli falan. Of, ne çok konuştum.)

Ben 6. sınıfa kadar ellerimin terlemesinin normal bir şey olduğunu düşünürdüm, daha doğrusu bu konu üzerine hiç düşünmemiştim. Zaten öyleymiş gibi kabul etmiştim. Yani "Ağzımda neden tükürük oluyor, niye ıslak; acaba bir tek bende mi böyle?" diye nasıl düşünmediysek, "Elim neden hep terli?" diye de düşünmemiştim ben.

Bir gün arkadaşım okulda elime bir kağıt tutuşturmuştu, ben de onu ıslak ellerimde bir süre tutunca ve onu elimde unutunca kağıt ıslandı. Sonra kağıda bakacaktık "Aaa ıslaaaak" dedi. Ben de "Elimde tuttum ya, unutmuşum." dedim. Sonra elime baktılar, "Ellerin neden terli, sıcak değil ki..." dediler. Ben de "Ama hep böyle, sizin terli değil mi?" dedim. Değilmiş. Sene 2003, bu da böyle bir aydınlanmam.

Bu arada, herkesin ağzında tükürük var di mi, yani ıslak?

...

Tweetlerime "Aslında kassam bundan bir blog yazısı çıkar" düşüncesi yerine "Aslında kassam bundan bir op-ed çıkar" düşüncesi hakim olsaydı, her şey çok farklı olabilirdi.

...

Saçlarınıza fön mü çektirdiniz? Sabah güneşe bakıp mont değil de trençkot mu tercih ettiniz? Şemsiye almak aklınızın ucundan bile geçmedi mi?
İşte dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağması ve sizin o havada yürümenizi gerektirecek bir iş için çıkmanız için harika bir gün daha!

...

Bugün telefonum kapalı olduğuna ve annem beni defalarca arayıp ulaşamadığına göre kesin başıma bir şey geldi. Kaçırıldım, cinayete kurban gittim, ya da hapse girdim.
Anneme sordum, "Hapse girme seçeneği nerden çıktı?"
Annem dedi ki "Diğerleri çok normal de onu sorguladın." Sustum; evet haklıydı.

...

Hayatımın en dumur etkinliği (düzenleyenler kızmasın ama) bir dil sempozyumu idi. Üstelik ilk düzenlediklerinde ders almamışlar, ikincisinde hatalarını fark etmemişler, sayı ona kadar ulaşmış. Onuncu defa yapılan bu yanlışa sadece izleyici olarak da olsa ben de ortak oldum. Akıllı telefonum da yoktu o zaman, saatlerce sıkıldım.
+İşte sempozyuma geldik biz de. Ben yeni edebiyatla ilgilendiğimden pek hitap etmedi ama yine de çok faydalıydı. Bana çok katkısı oldu.
(Nereye katkısı oluyor, olmaz olsun onun sağlayacağı katkı. Hocaya hayır diyemediğimden geldim desene, mal mal oturdum saçma sapan sunuşlardan hiçbir şey anlamadım deseneeee)
-Çok sevindim. Bildiri özetlerini de yayınlıyoruz.
+Aaaa ne kadar güzel, ben de ona bakıyordum. Çok iyi oldu, ben bir tane almak istiyorum. Ama asıl Fatoş dil çalışmayı düşünüyor. İkinci oturuma kalma dedim, koparamadım burdan onu. Benim acil bir işim çıktı, çıkmam gerekiyor da Fatoş'a engel olmak istemedim. Yalnız bırakmazsınız değil mi onu?
-Hiç şüpheniz olmasın.
(Bu da Fatoş'a böyle bir pisliğimdir.)

21 Nisan 2014 Pazartesi

Spor Pişmanlıktır!

+Çek, çek, çek, esne! Tekrar; çek, çek, esne!
...
+Nefes aaallll, nefes ver; aaaaalll veeer.
...
+Yavaşlamıyoruz...

Evet yanlış anlamadınız, bu sözler bir step hocasına ait.

Bu yaşıma kadar beden eğitimi dersleri ve 2002 Dünya Kupası hariç sporla zerre ilgisi olmayan, sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanından bile nefret eden biri olarak spora başlamam yadırganabilir. Nitekim ben de yadırgıyorum.

Sağlığa düşman, konformizm ve "efficiency" prensipleriyle donatılmış güzel hayatımda, spor yapmamı da sağlıkla bağdaştıracak tek bir gerekçe bulunmuyor. 15 yıldır birkaç ay aralıklarla olduğu gibi kilo vermeyi düşündüğüm bir anda "Aslında spor yapsan..." diye başlayan cümleleri kulak ardı etmemeye karar verdim. 15 yıldır olmuyorsa ve spor yapmamakta ısrar ediyorsam, belki de ısrarımda diretmemeliyim, belki bu sefer bir de sporu denemeliyim dedim.

Tabii hayatımda ilk kez spor yapacak olmanın gerginliği epey yüksekti, hayatımda hareket etmemek için yaptığım üşengeçlikleri saysam bu gerginliği daha iyi anlatabilirim ama bu başka yazının konusu.

Spor salonununa 15 dakika önce geldim, kendimden daha kilolu olanları görüp mutlu oldum. Ancak bir sürü zayıf insan da oradaydı, hiç anlam veremedim. Ben genç ve zayıf olanlarla değil, kilolu ve orta yaşlı ve hatta yaşlı olanlarla takılmayı tercih ettim. "Bu hoca iyi, öbürü de çok zıplatıyor." türünden küçük, anlamsız, konuşulmasa da olacak muhabbetler ettik.

Step başladı.

Başta sadece "marş" diye bilinen yerinde  sayarak yürüme hareketi vardı. Hiç korkmadım. Sonra iş değişmeye, hareketler karmaşıklaşmaya ve yorucu olmaya başladı.

Aklımdan "Tamam artık yaa, bu kadar yeter, bitsin." diye geçirdiğimde ise sadece 15 dakika olmuştu başlayalı.

Step hocası tempolu müzikte ....8, 9, 10 diye sayıyordu, 10'da biter diye mutlu oluyordum ama bitmiyordu. Bir de bunun 10, 9, 8,... diye geri sayımı vardı. 0'a kadar zaten tükenmiş oluyordum. Ama yine bitmiyordu; bunun bir de diğer kolu-bacağı vardı. Ve hala 18 dakika olmuştu.

Step hocasının bitmek bilmeyen enerjisi ve diğerlerinin coşku ile (ve de son derece mutlu ve hayatlarından memnun şekilde) eşlik etmesi artık sinirlerime dokunmaya başlamıştı. Zaten hareketleri de tam yapamıyordum. Teoride step hocası da ben de dizimizi karnımıza çekip bırakmak şeklindeki aynı hareketi yapıyorduk ama bunun pratikteki yansıması çok farklı oluyordu. Step odasının duvarları aynalarla kaplıydı çünkü, kendimi ve hocayı görüp karşılaştırma yapabiliyordum. Yaşlı amca ve teyzelerin spor yapması kadar estetiklikten uzak duruyordu benim hareketlerim.

Henüz 25 dakika olmuştu ama nefes nefese kalmıştım. Bu hocanın çek'i bırak'ı, esne'si zıpla'sı bitmeyecek diye düşünüyordum. Zaman genişlemişti sanki, o kadar atlayıp zıplıyordum, iki dakika geçiyordu.

Yarım saat olmuştu, artık biteceğini düşündüm ama hoca minderleri alalım deyince hayal kırıklığı yaşadım.

Kendimi düşündüm, sporsuz geçen bütün hayatım gözlerimin önünden geçti. Boş boş oturulan güzel zamanlar, yenilen soslu soslu lezzetli yemekler, içilen milkshake'ler... 

Tabii ki minder falan almadan, kimsenin de fazla dikkatini çekmeden salondan sıvıştım. Soyunma odasında biraz oturdum, sonra dışarı çıktım.

Sibel Hoca (Temsili)
Yolda giderken restorantların önünden geçtim. İçeride pervasızca yemek yiyen insanlar vardı. "Yiyin yiyin, Sibel Hoca'nın eline geçerseniz görürsünüz." diye içimden geçirdim.

Açtım, yorgundum, bir de sporla ilgisi yok ama uykusuzdum. Yemek yesem, yiyemezdim. Onca sporun üstüne yemek yemeye ve tekrar kalori almaya kıyamıyordum. Onca çekmeye, esnemeye, zıplamaya acırdım şimdi bir pizza yesem. Bu da bir çelişkiydi tabii. Demek bu insanlar böyle böyle bu kadar inceliyordu. 

Bütün bunların etkisi geçip sağlam kafayla düşündüğümde, 23 yıllık hayatım boyunca kendimi çok iyi tanıyıp spor yapmak gibi bir yanlışa bulaşmamakla ne kadar haklı olduğumu düşündüm. "O pizzayı da yemem, o hareketleri de yapmam." diyerek sağlıksız yaşantıma devam ettim.

3 Şubat 2014 Pazartesi

Kısa Kısa-1

O gün çok yoğun bir gündü. Üçümüzün de bin bir türlü işi vardı. Ben çakışan iki dersim olduğundan ilk saat birine ikinci saat diğerine gideyim düşünceleriyle asansöre doğru yürürken iki saftiriğimi mutfakta gördüm. "Ben derse gidiyorum, önce çatışma analizine sonra halk bilimine giricem." dedim. (Cümleyi söylerken bile tuhaflığı hissediliyordu ama o dönem bunları sorgulamayı bırakmıştım.)"Üff ne sıkışık zamanlar..." diye de ekledim. Fatoş "Biz iş bölümü yaptık, her şey hallolacak. Ben senin için derse gideyim, not alırım sana anlatırım." dedi ve yemeği karşıtırmayı bırakıp mutfak önlüğünü çıkarmaya yeltendi. Esma ise bir köşede İspanyolca kelimeler ezberlemeye çalışıyordu.

O anki iş bölümünün heyecanına kapılıp: "Tamam o zaman ben de yemeği yaparım." dedim. "Esma, sen niye İspanyolca çalışıyorsun ki?" diye sordum. O da Fatma'nın yarın İspanyolca sınavının olduğunu söyledi.

Evet, bence harika bir iş bölümü yapmıştık: Fatoş benim yerime derse gidiyor, ben Esma'nın yerine yemek yapıyorum ve Esma da Fatoş'un yerine hiç bilmediği ve okuması bile beceremediği bir dilin kelimelerini ezberliyordu. Üçümüz de çok mutluyduk.
                                                  ...

Yetkisiz biri olarak yetkili birini gördüğümde engellenemez ve durdurulamaz şekilde kucak dolusu gülümsüyorum. Umut Sarıkaya sayesinde keşfettiğim özelliklerimden biri daha.

                                                  ...

Akbank'ın bankacıların güven veren fotoğraflarını çekip altına "Sizin için buradayım." yazan reklamındaki bir bankacının resmine aşık olan "bi arkadaş" o fotoğraftakilerin o şubede çalıştığını öğrenince yıkılmıştı. 3 ay o fotoğrafın önünden geç ve o şehirden ayrılınca bu acı gerçekle karşılaş... E adı üstünde "Bizim için ORADA."

                                                  ...

Bankacı deyince, hem erkek hem de kadın çalışanları için bakımlı görünme zorunlulukları varmış. Zaten bu erkekleri zorlamasan bir şey yapacakları yok. Hepsi için demeyeyim şimdi, yine bir arkadaşın "Elleri benden daha bakımlı, manikürlü falan..." dediği tipler de yok değil. Tabii abartmamak lazım. Oldu olacak "hangi renk oje sürelim"i tartışalım.
                                                  ...

Türk dizisi izleyip "Yüksek İhtisas Hastanesi"ni "Yüksek İhtiras Hastanesi" olarak okuduğum güne lanet olsun.
                                                  ...

Therion grubunu çok sevdiğim halde adının doğru okunuşunu bilmediğim için hiçbir zaman kendisinden kimseye bahsedemiyorum. Gizli gizli büyüttüğüm bir sevgi var içimde. Esma ve Fatoş'a değişik şekillerde telaffuz ederek söylüyorum. İki ihtimal var, ya beni dinlemiyorlar ya da dinleseler bile o grupla zerre ilgilenmiyorlar. 
Bir defasında Fatoş, radyodan metalci bir çocuğa "Ben de rock müzik severim, mesela Manga ve Gece Yolcuları'nı çok beğeniyorum." demişti. O ilk ve son konuşmaları olmuştu. Ama ben Therion sevsem de onu Sivas'ın ilçelerini öğretmeye yönelik kullanılabilecek olan:
"Hem cilveli hem nazlıymış,
Can yakmaya havaslıymış,
Sordum sordum söylemedi,
Öğrendim ki Sivaslıymış"
diye başlayan ve Sivas kelimesinin yerine Zara, Divriği gibi Sivas'ın bütün ilçelerini bitene kadar koyan türküsüyle de sevmiştim.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Ev Anayasası

Bugün akşam eve geldim. Biraz acıkmış gibiydim. Her zamanki gibi dolapta yemek yoktu ama bir tane dürüm gördüm. Ev arkadaşımın olmalıydı. Onu öylece sormadan etmeden yiyemezdim. Her şey hukuka uygun olmalıydı. Önce hemen bir kural koydum: "Dolaba koyulduğu andan itibaren 24 saat içerisinde tüketilmemiş yemekler, otomatik olarak evin en kilolu kişisinin olacaktır." 

Bugün hiç eve gelmediğine göre... Dün de kim bilir kaçta aldı? Otomatik olarak benim olmuştu. Çok mutluydum. 

O an aklıma bu kuralı ona bildirmem gerektiği geldi. ama yine daha önce koymuş olduğum kural gereği "Çoğunluğun aldığı karar oylamada bulunmayan ev arkadaşları karar alındıktan sonra 6 saat içerisinde eve gelmezlerse bildirmek zorunluluğu ortadan kalkar." hükmüne uydum.  Evde benden başka kimse olmadığına göre %100 çoğunluğu sağlamıştım. Zaten ancak ikisi birden evde olmalıydı ki %33'lük oranla azınlığa düşeyim. İkisi de yoktu. Gece geçirilen kanun tasarıları kurnazlığı ile hemen birkaç tane daha kanun ve kanun hükmünde kararname geçirmeye başladım.Kanun hükmünde kararname çok havalı durduğu için, kanun çıkarmaktan vazgeçip kanun hükmü karanameye abandım.

Çıkardığım kararnameleri yazmaya karar verdim, sonuçta yazılı hukuk diye boşuna dememişler. Ama anayasamız olmadığını fark edince bir anayasa yapayım dedim.

Ev Arkadaşlığı Anayasası
Bölüm 1- evin şekli,bayrağı, tanımı hakkında
1-Evimiz diktatörlük ile yönetilir. Diktatör doğa kanunları gereği evin fiziksel olarak en güçlü kişisidir. Yasaları da o yapar.
2-Evin bayrağı yoktur, saçmalamayın.
3- Evin şekli 3+1 apartman dairesidir. Bu yüzden en fazla üç kişi kalabilir. Kimin hangi odada kalacağı yasalarla belirlenir.
4-İlk 3 madde değiştirilemez, değişmesi teklif dahi edilemez.
5- (Şimdi yatayım, yarın sabah erkenden kalkıp ilk bölümü bitiririm.)

Böylelikle yarım saat daha dolmuştu, afiyetle yemeğimi yedim.

12 Ocak 2014 Pazar

Welcome to METU

Sürekli yeni bölümlere yelken açma heyecanının yaşandığı fırtınalı akademik hayatımdaki önemli gelişmelerden birisi, lisansı bitirdikten sonra yüksek lisansa ODTÜ siyaset biliminden kabul almamdı. Bunun için zorlu bir mülakat süreci geçirmiştim. (Herkesinki 5 dakika sürerken, benimki 20 dakika sürmüştü.) Mülakattan çıktığımda o son Gramsci'ye girmeseydim, her şey çok güzel olabilirdi diye düşünüyordum. Yolda gelirken ise ne kadar üstüme geldiklerini düşünüp "Haklı adamlar, sonuna kadar haklı. Edebiyat okumuşsun, uluslararası ilişkilerden çap yapmışsın. Asıl bölümün uluslararası ilişkiler olsa bile alınman çok zordu zaten. Özgüvene bak! Gidip bir de Foucault falan bahsediyorsun. Siyaset senin neyine vesayet!" diye söyleniyordum kendime. Ama ilginç bir şekilde kabul almıştım. Bir tarafan "Beni kabul etmeyecekler de kimi kabul edecekler." diye bir övünme duygusu yaşarken bir taraftan da "Yok yaa, nasıl kabul ettiler?" diyordum. Hatta vazgeçmesinler diye sonucun açıklandığı ekranı "print screen" ile kaydetmiştim. Ola ki biz yanlış yazmışız, sizin adınız yok derlerse çirkeflik yapıp "Bana ne, yayınlamışsınız bir kere. Elimde belgeler var." diye kendimi savunacaktım. Bütün bunlar hiç olmadı. "Demek ki adamın hasıymışlar, hiç kıvırmadılar. Ben de azdan değilmişim hani, eheheehe" dedim. Okula kaydoldum.

Ders seçmek en zorlu aşamalardan birisiydi. Hem bir şeyler öğrenebileceğim, hem gerçekten gerekli hem de "kasmayan" hoca arıyordum ki bu ütopya gibi bir ders olurdu. Sonra bazı dersleri kafamda belirleyip onlara ilk hafta gideyim ve iyi olacak gibiyse alayım diye düşündüm, bunlardan üç tanesini de sistemime ekledim.

Gel gelelim Tobb Etü'den gelmiş bir öğrenci olarak "Ön Kayıt Yaptırın" kampanyaları, maille kayıt döneminin başladığı mailleri, geç kalırsam "geç kayıt ücreti" ödeyeceğim hatırlatmaları, danışmanımın telefonla arayıp kayıt yaptırmamı söylemesi gibi şeyler hiç olmadı. İnanır mısınız, kaydımı son gün onaylamamış olsam danışmanım "Öznur bugün son gün hala onay vermemişsin, çabuk onayla." diye azarlamayacaktı bile. 

ODTÜ'lü bir arkadaşa son derece gizli yürütülen bu kayıt süreci hakkında bazı şeyler soruyordum. Danışmanımı arıyordum, açmıyordu. Kimse maillerime cevap vermiyordu. Sekreteri arayıp hangi derslerin zorunlu olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. Kimse bir şey söylemiyordu, gizli bir yeraltı örgütü gibi herkes işlerin nasıl işlediğini bilip, işini tıkır tıkır hallediyordu. Ben ise "Hocam syllabus'ı alabilir miyim?" diyordum, hoca "Sistemde var zaten." diyordu. Bu sistem neydi? Hep bahsettikleri kapitalist sistem miydi? Kim tarafından yönetiliyordu? Dış mihraklar mı vardı? Ve de en önemlisi, buna nasıl ulaşılıyordu? 
Sistem

En sonunda soluğu labirent gibi binaların arasında kaybolma pahasına danışmanımın yanında aldım. "Hocam zorunlu dersler neler? Kaç ders almam gerekiyor? Hangi dersleri önerirsiniz?" sorularını sordum. O da sistem dedi, sistemde var. Kendimden emin bir çıkış yaparak "Yok hocam, yüklenmemiş." dedim. Yoksa bilgi almam mümkün değildi. Hoca zorunlu ders diye bir şeyin olmadığını ve 5'i bölümden olmak koşuluyla 7 dersi en çok 3 dönemde tamamlamam gerektiğini söyledi. Sistemden kurtulmuştum.

Az önce hatırlarsanız kayıt döneminde olduğumuzu ODTÜ'lü arkadaş yardımıyla öğrendiğimi ve 3 ders eklediğimi söylemiştim. Dersler deyim yerindeyse birbirinden "baba"ydı. Okumaları, her hafta yazılacak annotation'ları, uzun uzun ödevleri ve sınavlarıyla baş edemem diye düşünüp en azından birini bırakıp yerine başka bir ders almaya karar vermiştim. Ama o işler öyle benim karar vermemle olmuyor. Sağdan soldan "ekle-sil"  diye bir şeyin ODTÜ'de de var olduğunu öğrenmiştim. Rahatladım. Ben dışında herkesin doktora öğrencisi olduğu, benim safı safına gidip "Hocam o kim?" diye sorduğum ve sınıfta alay konusu olduğum ders bütün senemi kabusa çevirebilirdi. Onu kesin bırakmalıydım. 

Okula gittim, yeni tanıştığım biri ile şöyle bir konuşma geçti aramızda:
-Ben o dersi bırakıcam yeaa, herkes doktora öğrencisi.
+İyi de ekle-sil bitti, nasıl bırakacaksın?
-Nasıl yani?!
+Dün bitti işte, sistemde yazıyordu, görmedin mi?
-Bu sistem neymiş böyle? Ama mail atmadılar, haksızlık bu... 
+Mail mi?
-Evet, mail.
+Bunu niye mail atsınlar ki, ayrıca kimse yani hocalar falan da mail atmaz.
-Nasıl iletişim kuruyorsunuz?
+Kurmuyoruz.
-?!!
+Welcome to METU.