Salata, genellikle sebze veya meyvelerden oluşan sade karışım ya da üzerine yoğurt, garip soslar dökülerek hazırlanan yemeklere eşlik eden yiyecek karışımı olarak tanımlanır.
![]() |
| Sulu Salata |
Her ne kadar salata, yemek yanında "katık" olarak kabul edilse de salata üzerinden tarihsel akış içerisinden Türkiye'deki sosyal sınıf tabakaları incelenebilir.
Menülerde kızarmış tulum peynirli salata, sezar salata, mevsim salata gibi çeşitlerine rastlansa da temelde iki çeşit salatanın varlığından söz edilebilir.
İlki, bitkilerin canhıraş bir kıyımdan geçirilerek sularının çıkarıldığı, tüketicisinde kaşıkla yemeyi tetikleyen, karşı konulmaz bir şekilde suyuna banma isteği uyandıran "sulu salatalar"dır.
Diğeri de annemin sofraya çıkarmaya utanacağı türden bitkilerin büyük parçalar halinde derin kaselere atıldığı tüketicisine sağlıklı yaşam vaat eden "kuru salatalar"dır.
Kuru salata adlandırması yetersiz kalsa da hayatımıza girdiğinden beri salatadan çok daha fazlasını sunması özelliğiyle önem taşır. Evet, bu yönüyle kuru salatadan önceki hayatımız ve sonraki hayatımız ayrımı, Starbucks'tan önceki ve sonraki hayatımız ayrımı kadar önemlidir.
Sanırım kuru salataya sosyal bir imaj özelliği yükleyerek kafelerdeki ve restoranlardaki masaların vazgeçilmezi haline getiren genç, modern erkek ve kadınlar nasıl bir akımım öncülüğünü yaptıklarının farkında bile değiller. Gerçi kebapçılar her ne kadar bu kuru salatalara bir kaç tane sıkılmış çiğköfte atarak salatanın kuru kuru yenmesine tepkilerini göstermeye çalışsalar da bu karşı çıkışın o kadar da ses getirdiğini düşünmüyorum.
Masalarımıza kuru salatanın girmesiyle birlikte toplumsal kopuşlarda ve bireyselcilikte artış yaşandığı gözlemlenmiştir. Kuru salata kurudur, özdeşmemiştir. Yağıyla, limonuyla ve malzemeleriyle bir bütünlük oluşturmaktan uzak kalmıştır. Bu da beraberinde yapay ve günübirlik ilişkileri tetiklemiştir. Kuru salatayı dışarıda bir yere koyduğumuzda kısa sürede ellerinde laptop veya basılmış dökümanlarıyla şehrin dört bir yanındaki plazalardan gelmiş modern, genç kadın ve erkeklerin toplandığını görürüz. Öğle veya akşam yemeklerinde arkadaşlarıyla birlikte gittikleri bu mekanlarda ortaya konan salatayı pek de yiyemezler aslında. Parçaları çok büyük olduğundan o parçayı kesip suyunu akıtma rezilliğini göze alamadıklarından sadece gözlerine kestirdikleri küçük marul veya domates parçacıklarını yerler. "Ne var bunda, dere otu mu?" gibisinden yapay sorular sormaya bayılırlar.
Buna karşın kuru salatanın alternatifi olarak sunulan sulu salatayla toplum bütünlüğü sağlanabilir. Sulu salatayı dışarıda bir yere koyduğumuzda Sümerbank'tan aldığı ince gri hırkalı, eli kaşıklı emekli babaların toplandığı görülür. Anne-babanın hiyerarşik üstünlüğünün bulunduğu bu sosyal statüde diğer kişiler de kendilerine babanın birleştirici özelliği altında yer edinirler. Bu masaların varlığı çocuklar için kurulmuş yer sofralarını da beraberinde getirir. Masadaki salatanın yarısının küçükler sofrasındaki bir tabağa dökülmesiyle fedakarca davranışların yaşandığı bu sofralarda birey tek başına önemli değildir, içinde bulunduğu toplumla bir anlam kazanır.
Öyleyse şunu kesinlikle diyebiliriz: kuru salata ile sulu salata birbirine karşıt ama birbirini bütünleyen iki 'yiyecek'. Kuru salata insanın gerçeklestirdiği üzerinde uğraştığı bir yiyecek değil. İnsan onu hazır verilmiş buluyor. Sulu salata ise insanın gerçekleştirdiği kendinin kıldığı bir yiyecek. Sulu salata ile kuru salatayı sadece 'salata'ya indirgemek doğru değildir. Bu indirgemeci tavrın birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bizi toplumdan soyutlamasına izin vermeyelim gelin, salatalara bir de bu açıdan bakalım.
Fatma Çelik
Fatma Çelik


sulu salatanın hala popüler olduğunu kuru salatanın ise aperatif segmentinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
YanıtlaSil