Bloğumuzu takip edenlerin bildiği gibi hareketli bir lisans dönemi yaşadık. Hareketten kastım, başımıza her gün yeni bir rezilliğin gelmesi, her gün biri tarafından yanlış anlaşılmak, her gün yine de aptal bir mutlulukla derslere gitmekti. Şimdi üstünden zaman geçmiş olduğundan buradan bakınca sevimli geliyor ancak o zamanlar bazen o kadar bunalıyordum ki "Her gün okula rezil olmaya geliyorum, bari bugün bir aksilik çıkmasa" diyordum ve o gün hiç aksilik çıkmasa bile en azından Osmanlıca dersinde bir kelimeyi okuyamayıp ya da çok alakasız bir şekilde okuyup insanların bana gülmesi gibi küçük bir rezillik yaşanıyordu.
Normalde Osmanlıca derslerinde aslında iyiydim ama bir şekilde metindeki en karmaşık yer bana denk gelirdi. Bir defasında Aşıkpaşa Tarihi'nden bir yer okuyoruz. O tarihte yazılmış bir eserde şimdi kullanmadığımız kelimeler olabiliyor ya da şimdi kullandığımız kelimeler farklı bir anlamda kullanılabiliyor. Okurken okurken bir kelime geldi. Duraksadım, herhalde yanlış okuyorum dedim. (Aslında kelime çok basit yazılmış, doğru okuduğumdan eminim.) Ben duraksayınca herkesin dikkati metne kaydı ve pür dikkat söyleyeceğim söze odaklandı. Ama yazan kelime argo, hatta baya baya küfür. Düşünüyorum ki "Koskoca Aşıkpaşam, ayıp etmişsiniz, neye kızdınız da böyle yazdınız?" ama bir taraftan da "Tarihi metinde bu kelimenin ne işi var?" diye de düşünüyorum ve kesin yanlış okuyorum diyorum. Ama o kadar kolay ve yanlış okumama ihtimal yok ki, bir şey de diyemiyorum. En sonunda "Hocam burada basım hatası mı var?" dedim. Tabii herkes yazanı okuduğundan kahkahayı bastı. Hoca da güldü. Sonra dedi ki o kelime o dönemde araç- gereç anlamında kullanıyordu dedi. Anlamı o şekilde düşünün dedi ve bana da cümleyi baştan al dedi. Hocaya içten içe kızdım tabii, "Hocam ne uzatıyorsunuz, o cümleyi de anlamayıverelim yani illa 30 kişinin içinde töbe estağfurullah..." diye içimden söylenerek cümleyi baştan aldım. Maalesef ki olgun olmayan ve tarih bilimine saygıları sıfır olan sınıf arkadaşlarım yine ben okurken kahkaha attı. Ben ise hiç üstünde durmadan konuyu değiştirmek için hızlı hızlı diğer cümleye geçip konuyu değiştirmek için başka bir kelimenin anlamını sordum. Tabii kelime anlamı sorunca Hocamız bizim sözlük kullanmamızı teşvik etmek için hemen "Evet ne yapıyoruz, hemen Develioğlu'nun sözlüğüne açıp bakıyoruz. Belki başka anlamları da vardır, bir de Kamus-ı Türki'den bakıyoruz." dedi. O dönemde her iki sözlüğü (ikisi de çok kalın) Osmanlıca kitabını ve o hafta okuyacağımız metnin kitabını derse getirmek zorunluydu. İlk iki hafta herkes bunları getirdi. Sonraki haftalarda elimizde koca koca kitaplarla okulda dolaşmaktan o kadar yorulmuştuk ki hocayla pazarlığa giriştik. Üç kişilik bloğumuzun en sempatiği Fatoş, pazarlık için masaya oturdu.
+Hocam bu kadar kitabı taşıyoruz, genç yaşta kamburumuz çıkacak, çok yoruluyoruz.
-Siz Tobb yurdunda kalmıyor musunuz? Zaten üstgeçitten geçip okula geliyorsunuz. 3 dakika ancak yürüyorsunuz bu kitaplarla.
Hoca çetin ceviz çıkmıştı. Fatoş hemen yeni argümanlar bulmalıydı.
+Hocam ama sonrasında da hep elimizde taşıyoruz, akşam yurda dönene kadar hep elimizde. Bir de diğer derslerin de kitapları oluyor. Hepsi birlikte çok ağır oluyor.
-Okulda dolaplarınız yok mu? Oraya bırakın dersten sonra.
Hocanın okulun yurdunda kaldığımız bilmesi, okulda dolaplarımızın olduğunu bilmesi elimizi iyice zayıflatıyordu. Bu kadar sistemi bilen Hocayla pazarlık yapmak gittikçe zorlaşıyordu. "Aaaa aynı Amerinkan filmlerindeki gibi okulda dolap mı varmış?" diye bir heves öğrenci işlerine koşa koşa gidip aldığımız, "Okulda dolabımız var, çok havalı aynı Amerikan gençlik filmlerindeki gibi" diye sağa sola anlattığımız ama alışkan olmadığımızdan pek de kullanamadığımız bu dolaplar şimdi pazarlıkta işimizi zorlaştırıyordu.
Fatoş Hocayı fikrinden vazgeçiremeyeceğini anlayıp "Hocam bari tek sözlük getirelim" diyerek kitap sayısını azaltmaya çalıştı. Sonuçta ders kitabı ve okunacak metnin kitabını getirmeyelim diyemezdi. Bari sözlüklerden biri olmasın, kar kardır diye düşünüyordu. Ama Hoca "Bazen birinde aradığımız kelime olmuyor" diyerek ikisini de zorunlu tuttu. Bu kez Fatoş daha da bastırdı:
+Hocam mesela biz üçümüz birer tane sözlük getirsek, yani 6 sözlük yerine 2 sözlük taşımış oluruz. Dönüşümlü taşırız, hep birlikte bakarız. Zaten Hocam biz kardeş gibiyiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Sözlüklerimizi de paylaşsak olmaz mı?
Bu kez zafere çok yakındık. Hoca biraz düşünmüştü, ona da mantıklı gelmişti. Ama sonunda "Olmaz" dedi. "Her birinizin Osmanlıca sözlükte kelime bulmayı, yazılışını, anlamını okumayı öğrenmeniz lazım. Konu kapanmıştır, sözlükler gelecek."
Hocamız, Hoca olmasının verdiği otoriteyle bizi püskürtmüştü. Biz de asi öğrenciler olmadığımızdan "Aman ne olacak ya götürmeyiverelim bu hafta da" diyemiyor, Hocanın her dediğini yapıyorduk. Ertesi hafta parlak bir fikir bulduk.
Bütün sözlükleri (üçümüzün toplam 6 tane yapıyordu), Osmanlıca kitaplarını, okunacak metnin bulunduğu kitapları, defterleri, başka derslerin kitaplarını hepsini bir tekerlekli valize doldurduk. Okula valiz çeke çeke ve mutlu bir şekilde giderken herkes "Memlekete mi gideceksin?" diye valiz kimin elindeyse ona soruyordu. Tabii içinde sözlük taşıdığımızı duyunca dalga geçiyorlardı ama bizim tatlı canımız yorulmasın yeter. Derse geldik, valizi açıp kitapları çıkardık. Herkes güldü ama bence çok mantıklıydı. Sonra herkesin aklında "Acaba biz de mi üç kişi birleşip valize girsek?" düşüncesi oluştu.
Yani kısacık yurt ve okul arasındaki yolu da bir rezilliğe dönüştürebilmiştik. Ama bu ilk değildi. Bir defasında dersten çıkmış, okulun biraz ilerisindeki büfeden iki somun ekmek almış ve üstgeçite doğru yürüp, üst geçidin sonunda karşımıza çıkan huzurlu yurdumuzda ne yemek yapsak diye düşünerek gidiyorduk. Elimizdeki somun ekmekler de şeffaf poşetin içerisinde. Tam o esnada az önce dersinden çıktığımız Hocamız aradı ve bir sebepten (şu an hatırlamıyorum) "Şu nolu derslikte Göktürkçe dersindeyiz. Okuldan çıkmadıysanız gelebilir misiniz?" dedi. "Tam okulun önündeydik Hocam, hemen geliyoruz" dedik. Ben Fatoş'a dedim ki:
+Fatoş ekmeği ne yapıcaz? Derse ekmekle mi gidicez?
-Acaba yurda bırakıp gelsek mi hemen?
+Ya şimdi git-gel uğraşmayalım, bir de Hoca hemen çağırdı.
-Ekmekle gidelim, ne olacak ki?
+Olur mu ya, elimizde iki somun ekmek, bir de şeffaf poşette...
-Niye olmasın, sanki Hoca ekmek yemiyor mu? İsterlerse bölüp ikram da ederiz.
+Ekmek yiyor tabii ama derse elinde ekmek poşetiyle gelmiyor.
Böyle tartışa tartışa en sonunda girişteki deri koltuklara bırakmayı düşündük. Fatoş aslında endişeliydi:
+Öznur, ya ekmeğimizi yerlerse...
-Üfff saçmalama Fatoş, kim yiyecek ya. Hadi koy şuraya. Yerlerse de bi daha alırız.
+Ekmek kalır mı sence biz oradan gelene kadar, elimizde alıp götürelim işte. Bunda utanacak ne var?
-Fatoş herkes güler. Bırakalım işte uzatma.
Poşeti girişteki deri koltukların üzerine bıraktık. Tam uzaklaşıyorduk ki güvenlik görevlisi seslendi.
-Pardooon, bakar mısınız, bu ekmekler sizin mi?
+Evet bizim.
-Buraya ekmek bırakamazsınız. Bunu almanız gerekiyor.
+Niye ki, nesi var ekmeğin, zaten biz derse katılmıycaz. Hoca bi çağırdı muhtemelen çok uzun sürmez hemen geliriz.
-Maalesef bırakamazsınız.
+O zaman sizde kalsın, biz 15 dakikaya alırız.
-Emanet alamıyoruz, üzgünüm.
Mecburen elimizde ekmeklerle derse gittik. Yine güldüler ama olsun. Akşam yurda döndüğümüzde karnımızı doyurduk sonuçta.
Tabii bir de üç genç kızın iki somun ekmek yemesi de çok üzücüydü. Biz hiç yurttaki diğer kızlar gibi kepekli, çavdarlı ekmek falan almazdık. Mesela kahvaltıda menemene banmalık beyaz somun ekmek harika olurdu. Çok yiyince de yaşlılar gibi "Bu meret de taze taze, yediriyor kendini" diye şakalaşırdık. Hiçbir zaman çıtı pıtı, zayıf kızlar olamamıştık ama "Bizde şişman neşesi var, zayıflasak mutsuz oluruz" diyerek kendimizi teselli ediyorduk. Yani, üç kişiydik ve mutluyduk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder