13 Aralık 2015 Pazar

Avrupa'dan Balkanlar'a Sınır Tanımayan Fakirlik II

Bosna'ya staja geldiğim için hep çok mutluydum ama o sırada Macaristan'da Erasmus'ta olan Esma ve Fatoş'un yanıma gelecek olması, stajımın en mutlu günlerini bana yaşatacaktı. Bunu hissediyordum. Her şey mükemmel olmalıydı. Bütün planlarımı yapmış, bir hafta öncesinden kiralayacağımız aracı seçmiş, gezi planını o sırada benimle aynı yerde staj yapmakta olan ve aynı zamanda tur rehberliği de yapmış Boşnakça da bilen arkadaşımla planlamıştım. Aracı da o kullanacaktı. Zaten defalarca birilerini gezdirdiğinden güzergahın nasıl olması gerektiğini, nerede neleri göreceğimizi, ne yiyeceğimizi en ince ayrıntılarıyla (ve defalarca) bana anlatmıştı. Her anlattığında bir ayrıntı ve eksiklik bulup onu darlıyordum, o da her defasında bir sorun çıkmayacağına dair beni rahatlatmak için çalışıyordu.

Esma da Fatoş da kaldığım çatı katını çok beğeneceklerdi, çünkü biliyordum ki filmlerde hep çatıdan açılan pencereye özeniyorlardı. Esma kolaylıkla darlanacağından kışın ortasında da olsak sürekli pencereyi açıp bizi mahvedecekti, ama olsun.

Sonunda o büyük gün geldi. Normalde tren akşam 8'de gelecekti ama ben heyecandan duramayıp 1 saat erken gitmiştim. Cafeye oturdum, sütlü çay istedim. Adam normal sütün içine çay sallayıp verdi, çok canım sıkılmıştı. Hayır daha önceki stajımı Erasmus'la Almanya'da yapmamış ve Avrupa görmemiş olsam, bu benim için o kadar da sorun olmazdı. Ama sorun ettim ve derdimi anlatmaya çalıştım. Adam İngilizce bilmediğinden anlatamadım. Soğuk olan cafede cam kenarındaki küçük ve yuvarlak bir masaya montumla oturdum.  (Zaten self servis olması da canımı sıkmıştı ama bugün neşemi hiçbir şey bozamazdı.) Çayımı içerken biraz etrafı izledim, kendimce oyalandım ama sadece yarım saat geçmişti. Zaten yerimde duramıyordum. Trenin geleceği perona çıktım. Dolanarak ve müzik dinleyerek yarım saati geçirdim. Saat 8 olmuştu ama ses seda yoktu. Biraz daha bekleyip Türkiye'de "istasyon şefliği" diye tabir edilen yere gittim. Oradaki görevliyle zar zor anlaşıp trenin tehir yaptığını, iki saat geç geleceğini söyledi. Bu sırada Esma ve Fatoş'a telefondan da ulaşamadım. Cafeye tekrar indim.

Bu kez sevmediğim halde kahve almıştım.Yapacak hiçbir işim olmadığından da etrafımdakilerle meşgul oluyordum. Herkesin nasıl bir hayatı olabileceğine dair tahmin yürütüyordum. Bir ara birine fazla dikkatli bakmış olacağım ki adam Boşnakça bir şeyler söyledi. Ben de Türkçe derslerinde öğrencilerime söylediğim "Oh, nema Bosanski" (Boşnakça yok) ifadesini kullanarak Boşnakça bilmediğimi anlatmaya çalıştım. Aynı zamanda bunu Boşnakça söylediğim için de sempatik olduğumu düşünüyordum. Adam da "Where are you from?" dedi. "Turkey" dedim. Normalde bunu deyince "Ooooo Turkey, I like Turkey. I went Antalya last summer. Do you know Muhteşem Yüzyıl?" gibi ifadeler duymaya alışkındım. Yine Türk -yani kardeş ülke vatandaşı- olmamın verdiği ayrıcalığı yaşayacağımı sanıyordum, ama adam yüzünü buruşturdu. "Hımm, ok." gibi bir ifade takındı. Biraz bozulmuştum ama ülkede herkesin Muhteşem Yüzyıl'dan haberdar olduğunu biliyordum. Konuyu hemen oraya çekmeliydim: "Do you know Muhteşem Yüzyıl ııııı it is TV series, you know, Ottoman, Kanuni :)))" gibi bir şeyler söyledim. Adam da aksi çıktı: Diziyi de Osmanlıyı da iyi bilirim. Yıllarca ülkemizi sömürdüler" dedi. İngilizce dedi, arada da küfür olduğunu düşündüğüm Boşnakça bir şeyler söyledi. Normalde hiç olmayan milliyetçi hislerim o an açığa çıkmıştı: But the most famous things in Sarajevo are still haritage of Ottoman, you know Başçarşı... Their names are even Turkish, came on" diye İngilizce atar yaptım. "Sanki başkaları bir taş üstüne taş mı koymuş?" diyemedim İngilizce ama onu ima ettim. Adam da küçümser bir tavır takındı. Yugoslavya'dan falan bahsetti, uzun uzun konuştu. Aralarda cevap vermeye çalışıyor ama lafını bir türlü bitiremediğinden araya giremiyordum. Bir taraftan da ilk defa Türk olmanın ekmeğini yiyemediğim için içten içe üzülüyordum ve içimden "Türküz lan biz!" gibi normalde hiç düşünmeyeceğim şeyler geçiriyordum. İnsan yurtdışına gidince içini gereksiz bir vatan sevgisi kaplıyor.

Adam konuşmasını bitiremiyordu. Üstelik içiyor ve sarhoş oldukça daha çok konuşuyordu. Artık dinlemeyi bırakmıştım, adamın da dinleyip dinlememem umrunda değildi. Yanındaki arkadaşına anlatıyordu. Etrafta da tuhaf tipler kalmıştı ve hemen hepsi sarhoştu. Bir iki defa bana da bir şeyler sormuşlardı, duymuyormuş gibi yapmıştım. Korkmaya başlamıştım. Mp3'ümü çıkarıp bir şeyler dinleyeyim dedim, dışarıdan gelen kahkahaları ve anlamadığım Boşnakça konuşmaları duymamak için -ve de biri bana bir şey söylemesin diye- kulaklığımı takmak iyi olacak diye düşündüm. Sesleri ve korkumu bastırmak için yüksek sesle Remmstein dinledim. Saat 10'a doğru gelirken de artık iyice soğumuş olan cafeden çıktım. Dışarısı daha da soğuktu.

Saat 10'u 10 geçiyordu ama tren hala gelmiyordu. "20 geçe olsun, yine görevliye sorayım" diyordum ama kendim de 10 dakika daha bekleyemeyeceğimi biliyordum. Zaten saat 10'da istasyondaki bilet gişeleri ve diğer her yer kapanmıştı. Yalnızca o cafe 24 saat açıktı, bir de peronların orada bulunan klübe gibi bir yerin ışığı yanıyordu. 10.15'te o klübeye gittim ve treni sordum. Tenin Bosna sınırına girdiğini ama ne kadar sürede geleceğini bilemediklerini söylediler. Sinir olmuştum çünkü "Ne demek bilmiyorlardı?" Normalde 20-25 dk sürermiş ama tren bu, belli olmazmış. Ben en iyi ihtimale göre davranıp soğukta bir süre bekledim. Cafeye inmek istemiyordum. Hem çok az kişi kalmıştı hem de kalanların çoğu sarhoş olmuştu. Ayrıca benden başka sadece tezgahın orada bir kadın vardı ki o da gitmişse tek başıma olmak istemezdim.

10.45'te dayanamayıp tekrar sordum, ama adam en az bir saat sonra geleceğini söyledi. Canım sıkılmıştı, çünkü soğukta duramıyor, cafeye de gidemiyordum. Adama sorarken gözüm televizyona ilişti: Muhteşem Yüzyıl!

"Watching Muhteşem Yüzyıl ha?" gibi cool bir giriş yaptım. Adam da "Yes, from Turkey?" dedi. "Yess!" dedim. İşte beklediğim tepkiler gelmişti, adamın gözlerindeki Osmanlı sevgisini ve hayranlığını hissedebiliyordum. Lafı olabildiğince uzatmalıydım ki kapıdan soğuk geliyor diye rahatsız olsun ve içeri geç desin. Bir iki şey sordum ama adam bir türlü içeri geç demiyordu. En sonunda arsızlık yapmak pahasına "By the way, it is too cold" dedim titreyerek. Adam "Yes, today is very cold" dedi ama beni içeri davet etmedi. Üniformalı arkadaşıyla birlikte dizi üzerine Boşnakça bir şey söylüyorlar ve benim dizi keyiflerini bölmeyip bir an için gitmem konusunda sabırsızlanıyorlardı. Artık kabalık olacaksa da olsun dedim ve "May I come in?" diye sordum. (Daha Anadolu öğretmen lisesinde hazırlık okurken "can" yerine "may" tercih edersem daha kibar olacağını öğrenmiştim, kendimle gurur duydum.) Adam "Yes sure but here is very small" dedi. Ben de "Nema problema" (Problem yok) deyip hem sempatik hem arsız olmamın mutluluğuyla küçük turuncu bir tabureye oturdum. Bir taraftan da "nema" kelimesinin ne kadar çok işime yaradığını düşündüm. Benimle pek muhatap olmadan ama benden rahatsız da olmadan bir saat kadar oturdular. Bulduğum sıcak ortamı kaybetmemek için hiç sesimi çıkarmıyordum. Fatoş ve Esma'ya üzülecek vakit de bulmuştum artık: Kim bilir ne yapıyorlardır, yazık, onca saat yollarda?

Bir saati öyle sessiz ve düşünceler içinde mahzun mahzun geçirdim. Bir de sıcaktan iyice mayışmış ve uykum gelmişti. sonunda telsizden bir şeyler dendi adam da "Your friends are coming" dedi. Günün en güzel cümlesiydi. Hemen dışarı çıktım. Trenin ışıkları göründü. durduk yere heyecanlandım. Tren durdu, yolculara bakıyordum. İçimi "Ya treni kaçırdılarsa?" gibi bir korku kapladı o an. Ama önce Fatoş, sonra Esma trenden inince bu korku geçti. Hemen koştum sarıldım. Görevlilere bir teşekkür bile etmeyi unutarak hemen başımdan geçenleri anlatmaya koyuldum:"Kızlar çok korktum ya, sizi beklerken bissürü şey geldi başıma, hayır yani ben sütlü çay istedim, adam normal gitmiş sütü ısıtmış içine çay sallamış, ya nasıl cafesin sen. Çok sinir oldum. Sonra yalnızdım. Etrafta tuhaf tipler vardı. Korktum da yani, korkum geçsin diye Ramşytayn dinledim, biliyor musunuz benim evim çatı katında o kadar hoş ki, ayyy iyi ki geldiniz."

Fatoş'un anlattıklarımı küçümser hali beni çileden çıkarmıştı. Esma ise "Biliyor musun ne oldu?" deyip heyecanla çantasını açtı, yolculuk erzaklarından artırdıkları bir elmayı bana verdi. Gelir gelmez beni rezil etmeye başlamışlardı. Sinir oldum ve kendimizden tiksindim. Saatlerce soğukta ve türlü tehlikelerin içinde beklediğim, memnun kalmaları için her ayrıntıyı planladığım arkadaşlarımın böyle olması beni üzmüştü.  Büyük resme odaklanıp onlarla ne kadar güçlü bir bağımızın olduğunu düşünüyordum ama aslında içten içe bizi bir arada tutan şeyin Tobb Etü yurdunda kalırken "tencerelerimizin ortak olması" olduğunu da düşünmeden edemiyordum. Kavga edemezdik, çünkü ayrı ayrı yemek yapsak ayrı mutfak gereçleri almak durumunda kalırdık. Ayrıca zaman ve maliyet açısından inefficient olurdu bu. Biz muhteşem bir uyum içindeydik: Esma yemek yapardı, Fatoş salata yapıp sofrayı kurardı, ben de bulaşık yıkardım. Böylesi destansı bir dostluğu kimsenin bozmasına izin veremezdik. Bizi bir arada tutan şey de aslında -yine de- çok güçlüydü: Tencerelerimizin ortak olması. Bunu düşünüp gülümsedim. Eve varınca elmayı kütür kütür yiyecektim.

Eve geldik, Fatoş ve Esma "Iyyy, çok güzel dediğin çatı katın burası mı?", "Biz nasıl sığıcaz buraya?", "Aç aç, pencereyi aç, daraldım.", "Hofff çantalarımız çok yer kaplıyor." gibi şikayetlerde bulunsalar da çatı katımın güzel olduğu düşüncesinden beni vazgeçirememişlerdi. Sonra zaten birkaç gün tahammül edeceklerini anlayıp şikayet etmeyi bıraktılar. Üçümüz yere yatak yapıp sıralanıp uyuduk. Her ayrıntısını planladığım gezi için hazırdık.

Üç kişiydik ve mutluyduk!

1 yorum: